İkinci Dünya Savaşı’nda Sabahattin Ali – Emel Aksaç

Sabahattin Ali, aşkla sevdiği ülkesinden kaçmasına neden olacak kadar acıya, güçlüğe neden katlanmıştır? Bunca sebatın ve gözüpekliğin açıklaması nedir? Bu tutkuyu nereden nasıl beslemiştir? Edebiyat tutkusu diyebilirim buna… Bir tür idealizm yaratan, gerçeğe aşkla bağlayan, acıdan kaçmayan bir tutku.

İkinci Dünya Savaşı’nın başladığı sıralarda, birkaç kez tecil ettirdikten sonra askere giden Sabahattin Ali, savaş başlar başlamaz silah altı emri çıkınca, ikinci kez askere çağrılıyor. Şimdi Ankara Altındağ Adliyesi’nin bulunduğu tümende, Niyazi Berkes, Pertev Naili Boratav, Bedri Rahmi Eyüboğlu gibi birçok isimle askerlik yeniden başlıyor. Sonra bu tümene Boğaz’ın savunulması görevi veriliyor ve İstanbul-Büyükdere dolaylarında bir ordugah kurulup, çadırlar yerleştiriliyor.

Sabahattin Ali, Kürk Mantolu Madonna’yı bu çadırlarda yazmaya başlamış. Belgrad ormanlarına doğru at koşturmayı severlermiş; işte onlardan birinde, kol bileği çatlamış. Şiş koluna aldırmadan romanı yazmaya devam etmiş. Arkadaşları onun çadırına tenekeyle ısıttıkları suyu taşırlarmış, bileğinin şişliği ve acısı sıcak suyla dinsin diye.

Ardından 1944’te üçüncü kez askere çağrılıyor, Çankırı’ya. Burada TEKEL’in tuz menbahanelerinde tuz işçileriyle uzun uzun konuşmaları mesele olmuş, sıkıntılı günler yaşamış. Ama akşamları, bir küçük kadeh rakısını içerken ırkçılarla Ankara’daki mücadelelerinden bahsedermiş. Çankırı’daki askerlik arkadaşı Murat Trakyalı böyle anlatıyor.

‘Ankara’daki ırkçılarla’ mücadele hikâyeleri özetle şöyle: 1940’ta Sabahattin Ali’nin İçimizdeki Şeytan romanının yayınlanmasıyla, ilişkileri düşmanlığa dönüşen Nihal Atsız, 1944’te Orhun dergisinde ‘Başvekil Saraçoğlu’na Açık Mektup’ başlıklı bir yazı yayımlıyor. Bu yazıda, Türkçülüğe yönelik saldırılardan şikâyetçi oluyor. Umduğu cevap gelmeyince ikinci mektubu yazıyor ve Sabahattin Ali’yi komünist olmakla, Hasan Ali Yücel’i de onu korumakla suçluyor. Özellikle de bu ikinci mektup, Türkçü çevreler içinde büyük bir galeyana sebep oluyor. İstanbul ve Ankara’da birçok şehirde komünizm aleyhine gösteriler yapılıyor. Bunun üzerine Nihal Atsız’ın öğretmenliğine son veriliyor ve Orhun dergisi kapatılıyor. Bu arada Sabahattin Ali de Nihal Atsız aleyhine hakaret davası açmıştı. 1944’te Sabahattin Ali’ye ‘vatan haini’ dediği için altı aya mahkum edilen Atsız’ın cezası dört aya indirilmiş ve bu ceza da ertelenmişti. Bundan birkaç ay sonra başlayan Irkçılık-Turancılık davasının sanıklarından biri olan Nihal Atsız, bir buçuk yıl tutuklu kalıyor ve öğretmenliğine bu davanın sonunda son veriliyor.

İnönü Hükümeti, 1944’te Alman faşizmini öven Türkçüleri, Turancıları topluyor anlayacağınız. Niyazi Berkes’e göre, ‘savaş döneminde kendisinin öne sürdüğü Türkçü-Turancıları geri çekiyor’.

Dünyada 1930’lu yıllarda yükselen faşizm, Türkiye’de şöyle karşılığını bulmuştu:

Mayıs 1931’de toplanan kurultayda –CHP için yeni bir dönemin başlangıcı bu- o güne kadar net bir programı olmayan yöneticiler, yeni kararlar alıyor. Fransız devriminden ilham alınan cumhuriyetçilik, laiklik, halkçılık, milliyetçilik ilkelerinin yanına, devletçilik ve inkılapçılık ilkelerini de ekliyorlar, ki bunlar da Rus devriminden mülhem, böylece altı oku tamamlıyorlar. Ve iktidar ideolojik olarak savunduğu bu ilkelere sağlam bir dayanak oluşturmak istiyor. İstiyor istemesine de bakın şöyle şeyler oluyor:

Bir ‘tarih tezi’geliştiriyorlar ve Türklerle hiçbir ilgisi olmayan uygarlıkların aslında Türkler eliyle kurulduğunu anlatıyorlar. Afet İnan 1930’da toplanan ‘Türk Ocakları ‘Kongresi’nde, Latin medeniyetinin esasını kuranların ‘Ertrüsk’ denilen Türkler olduğunu söyleyerek, alkışlar eşliğinde ırkçı-şoven anlayışını daha da pekiştiriyor. ‘Güneş Dil Teorisi’ne kaynaklık eden bu gelişmelerle milliyetçi-faşist akımların önü açılıyor. 1930’lar halkı zorlayan vergi politikalarının yanında, Kemalist iktidarın felsefesine karşı olanlara baskı uygulayarak, bir zabıta yönetimiyle geçiyor. ‘Türk ulusu’ ülküsü, bütün değerlerin üzerine konuyor, bütün olumlu hasletler Türklüğe, bütün olumsuz olanlar Türk olmayana yükleniyor. Türk olmayanlarla Türkler, Müslümanlığın resmi versiyonuyla (Diyanet İşleri Müslümanlığıyla) yobaz Müslümanlar, Alevilerle Sünniler, Kemalist olanlarla olmayanlar arasındaki çatışmayla, toplumun tüm katmanlarına bir dışlama kültürü yerleştiriliyor. Dünyada 1930’larda yükselen faşizm, ırkçılık dalgası İkinci Dünya Savaşı’nı doğuruyor.

Malumunuz, 1941’de Nazi Almanyası’nın SSCB’ye saldırmasının ardından Türkiye’deki ırkçı-faşist akınlar da hareketleniyor. 1943’te ‘Irkçılığın Doğru Olduğunu İspat Ediyorum’ yazısının üzerine, aynı yıl sosyalistler faşist hareketi şiddetle eleştiren ‘En Büyük Tehlike’ adlı broşürü yayımlıyorlar. Broşürde, yükselen ırkçılık ve faşizmin tehlikesine vurgu yapılıyor. Bunun ardından, ilk kez devlet yanlısı gazetelerde, bu broşürün diline sahip çıkılıyor. Dolayısıyla, ülkede ırkçı-milliyetçiliğe karşı bir tavır geliştiriliyor. Çünkü savaşta Nazi Almanyası’nın gücü gerilemeye başlamış artık….

İkinci Savaş döneminde İnönü Hükümeti, bir tarafsızlık politikası yürütmüştü. Sağcı ve solcuların kendi propagandalarını yapmalarına karşı çok büyük bir baskı yok. Ne zaman ki savaşın sonunda gücün kimin lehine dönüşeceği belli oluyor -Nazi Almanyası yeniliyor- bu tarafsızlık politikasından vazgeçiliyor. 1943 itibarıyla ırkçı-faşist çevreler, devletin destek ve himayesinin çekilmesiyle bir parça yalnız kalıyorlar. Bundan sonra, ırkçılık temalı propaganda dışında anti-komünizm propagandası başlatıyorlar. ‘En Büyük Tehlike’ ile solcuların içimizdeki ırkçılığa yaptığı eleştiriye Nihal Atsız ‘En Sinsi Tehlike’ adlı broşürle cevap veriyor. Asıl tehlikenin Sovyet’ten yönetilen içimizdeki komünistler olduğunu bildik teraneleriyle anlatıyorlar. Oğuz Türkkan’ın ‘Solcular ve Kızıllar’ broşürü de ekleniyor, saldırıyı başlatıyorlar anlayacağınız.

İnönü’nün bir konuşmasında meşhur bir sözü var; ‘Irkçılık prensibinin düşmanıyız!’ İnönü’nün bu sözüyle son işaret verilmiş oluyor ve 1944’te Sabahattin Ali’nin şikayetiyle Nihal Atsız’ın birkaç ay hapse mahkum edilmesinin ardından (ceza ertelenmişti hatırlayın), savaş döneminde Alman faşizmini övmelerine izin verilen ırkçı-faşist çevreler tutuklanıyor. Buna ’44 Tevkifatı’ deniyor, 23 sanık yargılanıyor. Albay Alparslan Türkeş de var aralarında, sonradan başbuğ yapacakları Türkeş. Genelkurmay’da NATO Dairesi başkanı olan Albay Alpaslan Türkeş… Bu ’44 Tevkifatı’nı ‘korkunç bir zulüm’ olarak anlatacaklar ülkücüler, efsaneleştirecekler. Yıllarca mahkumiyet kararı alınıyor bu sanıklar için ancak hemen ertesi yıl salıveriliyorlar.

Bakın bu 23 sanığın 1945’te mahkemede beraat kararlarında şöyle yazıyor:

“Suç olmayan bir fikrin, cemiyet hayatına girmesi de suç değildir!” Hiçbir sosyalistin beraat kararında böyle bir şey yazmadı… Malumunuz, sosyalist fikirler, doğuştan suçtur! 1932 itibarıyla sürekli tevkifata uğrayan Türkiye Komünist Partisi de 1944 ve 1946’da yeni tutuklamalarla karşılaşıyor tabii ki.

1945’te Sabahattin Ali’nin Cami Baykurt’la birlikte çıkardığı Yeni Dünya dergisi, Görüşler dergisi ve Tan gazetesi yağmalanıyor. Savaş sonrası gelişmeye başlayan ‘Türk-Amerikan ilişkileri’nin karşısına ‘Türk-Sovyet ilişkileri’ni koyan ve bu ilişkinin gelişmesi gerektiğini savunan Tan gazetesi, iktidar tarafından pek hoş karşılanmıyor tabii… Üniversite gençliği Tan gazetesine saldırıya davet ediyor. Aralık 45’te toplanan çok büyük kalabalık gazeteyi, kimi kitabevlerini, Görüşler ve Yeni Dünyadergilerini yakıp yıkıyorlar.

Sabiha Sertel bu dehşet verici olayları, anı kitabı olan Roman Gibi’de anlatıyor… Tan olayları sırasında Ankara’da ailesinin yanında olan Sabahattin Ali, birkaç gün sonra sıkıyönetim altındaki İstanbul’a geliyor ve Sertellerin evine gidiyor. Sabiha Sertel, gizlene gizlene evlerine gelen Sabahattin Ali’nin korkmadan gelebildiğine şaşırmış ve Roman Gibi’de şöyle anlatmış: “Sabahattin Ali’yi ilk defa bu kadar ciddi gördüm!” Sabahattin Ali şöyle söylemiş: “Halk Partisi, gazetelerimizi yıkmakla bizi yıkmadı fakat kendi prestijini yıktı. Halk Partililerin de İnönü’ye itimadı kalmadı…”

İkinci Dünya Savaşı’nda çok kan akıyor, evet: Ama savaşa girmeyen Türkiye’de de korkunç geçiyor o yıllar. Savaşa “ha girdik, ha gireceğiz” kaygılarıyla geçen veremli evlerdeki karartma geceleri, tifüs salgını, vurgunculuk, harp zenginlerinin karaborsa kazançlarının üzerinde yükselen gösterişli hayatları, yol vergisini ödeyemediği için taş kırmaya gönderilen köylüler, 1940 tarihli Milli Koruma Kanunu’yla üretilen ekmeğin dahi devlet eliyle toplatılması ve karneye bağlanması ve kimi ‘büyükler’in halkın emeğini karaborsacıya, namussuza, arsıza peşkeş çekmeleri… Yine 1942 tarihli Varlık Vergisi’yle gayrimüslimlerin varlıklarına, kelimenin tam anlamıyla tüm varlıklarını gasp ederek, yüksek oranlı vergiler getirilmesi, ödeyemeyenlerin yine taş ocaklarına sürgün edilmeleri…

Milli Şef yönetiminde ‘büyükler’ dediğim çoğu siyasinin yeraltı dünyası ile içli dışlı olduğu, altın kaçakçılığı, arsa spekülasyonlarına karıştıkları, yurt dışındaki bankalara para aktardıkları, kimi cinayetlere yancı oldukları hemen her yerde fısıldanarak konuşuluyor. Ülkeyi savaşa sokmama becerisi, tarih kitaplarına büyük bir siyasi başarı olarak geçen İsmet İnönü’ye minnettar bir halktan bahsetmek zor fakat. “Savaşa girilseydi acaba daha mı kötü olurdu” diye düşünecek kadar umutları çiğnenmiş, kırgın bir halk var. Bütün bunların savaş koşullarıyla açıklandığı yıllarda savaşın bitmesini sabırla bekleyen insanlar, savaşın ardından yükselen demokrasi şiarıyla umutlarını perçinliyorlar. Çok partili hayata geçişin konuşulmaya başlamasıyla daha da artan umutlu bekleyiş, kısa bir süre sonra bazı gazete ve dergilerin kitle gösterileriyle yıkılmasıyla yerini yeniden umutsuzluğa bırakıyor. Yani geçilmek istenen demokrasinin kime merhem olacağı az çok anlaşılıyor… Kısa bir süre sonra, ‘Yeter söz milletin!’ diyen partinin de korktukları, usandıkları partiden ayrılanlarca kurulduğunu bilen ve bu nedenle bu yeni partiye de kuşkuyla bakan insanlar, yaşadıkları zorluklar artarak devam ettikçe bu partiye yöneliyorlar.

Açık ki çok partili hayata geçişle birlikte halk, yönetimin değişmesini istiyor. İstiyor istemesine, neye karşı olduğunu da biliyor ancak, yerlerine geçeceklerin neyi nasıl yapmaları gerektiği konusunda açık seçik bir fikri de yok, aldatıcı baharlardan çok çekmiş çünkü… Derken 1946 seçimleri “açık oylama, gizli sayım” prensibiyle yapılıyor. Yani Demokrat Parti’nin seçimi kazanması engelleniyor. O zamanlar şöyle yazılıyor: “Neshebi gayrı sahih bir çocuk doğdu!”. İşte bu ortamda çıkıyor Marko Paşa. İlk sayısı Kasım 1946’da çıkan dergiyi, Sabahattin Ali ve Aziz Nesin çıkarıyorlar. Bir mizah dergisi olarak çıkan bu yayın, Türk basın tarihinin en yüksek tirajlı yayınlarından biri oluyor. Sabahattin Ali başyazarlığını, Mustafa Mim Uykusuz çizerliğini ve derginin diğer tüm işlerini de Aziz Nesin yapıyor. İlerleyen sayılarda, “Toplatılmadığı zamanlar çıkar” veya “Yazarları hapishanede olmadığı zaman çıkar” veya “Ankara ve Samsun dışında dünyanın her yerinde çıkar” ibareleriyle yayımlanıyor Markopaşa. Dergi, sıkıyönetim tarafından kapatılınca ardından Merhumpaşa’yı, o da kapatılınca Malumpaşa’yı ve o da… Alibaba’yı yayınlıyorlar. Alibaba ismi, Sabahattin Ali’nin Ali’sini bildirsin diye seçiliyor..

Haftalık çıkmaya çalışan Markopaşa’da Sabahattin Ali imzalı kısa yazılarından kimileri şöyle:

İSTİKLAL

Evet, Mustafa Kemal’in kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin Birleşmiş Milletler Kurulu’ndaki mürahhası (delegesi), Ürdün’ün her bakımdan müstakil ve tam manasıyla hür olduğunu, hemen Birleşmiş Milletler Kurulu’na katılması gerektiğini ileri sürmüş. Bu murahhas, Mustafa Kemal’in genç arkadaşlarından rahmetli Reşit Galip’in de kız kardeşidir.

Ama bizim bildiğimize göre, bundan yirmi beş sene kadar önce Mustafa Kemal, Ürdün şeklinde bir istiklal ve hürriyeti kabul etmediği için Türk milletinin başına geçip, silaha sarılmıştı. Halbuki o zaman bize teklif edilen sulh şartları, bugün Ürdün’ün elde ettiği sulh şartlarından çok daha hafifti.

(…) Bizim bildiğimize göre, müstakil bir memleketin topraklarından bir karışı bile askeri maksatlarda kullanılmak için, yani üs olarak, sulh zamanında yabancı bir devletin kara, deniz, hava kuvvetlerinin veya teknik personelinin emrine verilemez.

(…) Halbuki gene bizim bildiğimize göre müstakil Ürdün’de nüfusunun yarısı kadar sayıda yabancı işgal ordusu vardır. Bu memleketin kendi ordusunun, jandarmasının, polisinin masrafları yabancı bir devlet tarafından ödenir; bu müstakil devletin toprakları, yabancı bir devletin kışlalar, askeri hava meydanları ile kaplıdır. Bu müstakil memleketin başındaki adam, yabancı bir devlet tarafından kral ilan edilmiştir.

Acaba Mustafa Kemal’in memleketinde bu kadar kısa zamanda istiklal anlayışı bu kadar kökten değişmeler mi geçirdi?

Acaba bu memlekette Ürdün’dekine benzeyen bir istiklali soğukkanlılıkla karşılayacak olan kimseler mi türedi?

On sekiz milyon insan, Ürdün gibi müstakil olmamak için gene silaha sarılmaya her an hazırdır. Bu milletin emperyalistler elinde bir kere daha oyuncak olmaya hiç niyeti yoktur. Aksini düşünenler, Damat Fert’in hüsranına uğramaya mahkumdurlar. (Markopaşa-1. Sayı-25 Kasım 1946)

Sabahattin Ali, derginin ilk sayısında bir İngiliz mandası olan Ürdün’ün 1946’da Londra anlaşmasıyla ‘bağımsızlığına’ kavuşmasını ve bunun İngiliz Hükümeti’nin stratejisi gereği Türkiye devleti tarafından tanınmasını sert bir dille eleştiriyor.

YABANCI SERMAYE

Yurdumuza tekrar yabancı sermaye gelecekmiş. Gazeteler bu havadisi verirken cümbüş ediyorlar. Resmi makamlar da, memlekete yabancı parası girmesini kolaylaştırmaya himmet (gayret) ediyorlar.

Hele bu sermaye bir girsin mi, asfalt yollar uzayıp gidecek, gökleri uçaklar kaplayacak, memleket malla dolacak, madenler gürül gürül işleyecek, herkes yağ bal içinde yüzecekmiş.

İyi ya kırk seneden beri şu yabancı sermayeyi defetmek için sarf edilen gayret neydi?

Şimdi hatırlıyorum. Daha beş altı yaşında bir çocuktum. Seferberlik başlamıştı. O zamanın hükümeti, sokaklarda davul zurna çaldırıp, şöyle bağırtıyordu:

‘Kapütülasyonlar kalktıııı! Bütün millet şad oldu’ (Markopaşa-2. Sayı-2 Aralık 1946)

Sabahattin Ali bu yazısında, savaş sonrası ABD tarafından yürütülmeye başlanan soğuk savaşın temel kartlarından biri olan Marshall kredilerinden pay almaya çalışan yöneticilere seslenmiş. Çatallı, iğneleyici dili ve gözüpekliği açıkça görülüyor.

HEP LAF

Yirmi beş senede çok şeyler yapmışız. Asırlara sığmayan işler başarmışız. Dünyanın parmağı ağzında kalmış.

Fesi atıp şapkayı geçirmişiz başımıza.Harflerin eskisini atıp yenisini almışız. Kanallar, regülatörler, barajlar… Bozkırların göbeğini asfaltla hançerlemiş yemyeşil modern şehirler kurmuşuz. (…)

Saymakla tükenir gibi değil ki…

Milli bayram günlerinde şakşakçı gazetelerin olağanüstü sayılarında okuyoruz. Cilalı kağıtlara basılmış istatistikler, parlak kağıtlara basılı grafikler…hep gözümüzün önünde.

Hepsi güzel, inkar etmek aklımızdan bile geçmiyor. Ama biz ne yapalım ki, elle tutulur eserlere bakıp, hüküm veren kıt akıllı insanlarız. Grafikler, istatistikler, dergiler, çizgiler, resimler, nutuklar bize bir şey söylemiyor.

(…)Bu milletin özü olan en az 17 milyonluk kitlenin kültürü kaç arpa boyu, kaç iğne başı ilerlemiştir? Daha insanca yaşanacak evlerde mi barınmaktadırlar? Zevkte, sanatta eskiyi aratmayacak bir yükselme var mı? Bu koskoca kitleyi asırlardan beri kemiren sıtma, trahom, frengi hele verem eksilmiş mi yoksa artmış mıdır?

Bu paçavralar içinde gezenler, evvelce çıplak mı geziyorlardı? Hele, en mühimi, bu on yedi milyon, acaba eski yediğinden yılda bir lokma fazla yiyebiliyor mu?

Üst tarafı laf efendim laf. (Markopaşa-8.sayı-27 Ocak 1947)

Markopaşa, daha ilk sayısında dağıtımı engellenerek, sabote ediliyor ve TBMM’de ‘kökü dışarıda’ nitelemesi ile hedef gösteriliyor. Basımını engellemek için matbaalara baskı yapılıyor, bazı kentlere girmesi yasaklanıyor, sokak gösterilerinde gazete satıcılarından toplanarak yakılıyor, yazarları sık sık gözaltına alınıyor, tutuklu olarak yargılanıyor, kapatılıyor. Fakat kapatıldıkça ad değiştirerek yoluna devam etmeye çalışıyor. Hatta bu süreçte, dergiyi çıkaranların güvenini kazanan birisi, Sabahattin Ali hapisteyken onlardan ‘vatansızlar, soysuzlar, memleketi içten yıkmaya, milli birliği bozmaya çalışan(…) Kızıl Rusya’nın gayelerini tahakkuk ettirmek için kiralanan kalemler..’ diye irkiltici nitelemelerle bahsettiği, ‘Sahte Markopaşa’yı çıkarıyor. Okur neye uğradığını şaşırıyor tabii. Bu birisi, imza yetkisi kendisine verilmiş olan, derginin sahibi ve yazı işlerini fiilen idare edeni olarak imza yetkisi olan ‘Orhan Erkip’miş. Sonradan MİT ajanı olduğu anlaşılan Orhan Erkip. Bu provokasyonun öyküsünü, Mehmet Ergün’ün Sahte Marko Paşa- Bir Provokasyonun Öyküsü adlı kitabından okuyabilirsiniz.

1947’de Merhumpaşa’da Sabahattin Ali’nin bir yazısında kendisine hakaret ettiği gerekçesiyle Nihal Atsız, Sabahattin Ali’ye dava açıyor. Ali, hapse girip bir iki ay kaldıktan sonra çıkıyor. Ardından yine Merhumpaşa’da Sabahattin Ali’nin ‘Adalet Koridorlarında’ adlı yazısı nedeniyle ‘Adaletin manevi şahsiyetini tahkir’ davası açılıyor ve yine tutuklanıyor Sabahattin Ali. Kısa kısa birçok tutuklamadan sonra, Sırça Köşk adlı bir öykü kitabı yayımlanacak, ancak o da toplatılacak. 1948’de Zincirli Hürriyet’teki ‘En Büyük ‘Tehlike’ başlıklı yazısı nedeniyle tekrar tutuklanıyor. Hapisteyken yurt dışına kaçmaya çalışan Sabahattin Ali, Kırklareli’nin köylerinden birinin yakınlarında bulunuyor. Çoktan öldürülmüş olarak.

1949’da Ali Ertekin adlı birinin Sabahattin Ali’nin katili olduğu açıklanıyor. Ali Ertekin, cinayeti ‘milli duygularla’ işlediğini söylüyor 1950’de dört yıl ceza alıyor. Aynı yıl çıkarılan bir yasayla salıveriliyor.

Sabahattin Ali, aşkla sevdiği ülkesinden kaçmasına neden olacak kadar acıya, güçlüğe neden katlanmıştır? Bunca sebatın ve gözü pekliğin açıklaması nedir? Bu tutkuyu nereden nasıl beslemiştir? Edebiyat tutkusu diyebilirim buna… Bir tür idealizm yaratan, gerçeğe aşkla bağlayan, acıdan kaçmayan bir tutku. Bugün sıkça söylendiği gibi ‘keyifli, hazlı vs.’ bir hayat değil onunki. Çok zevkli olduğundan eminim ama. Yüzeyde yaşamayan, gerçeği söylemezse yaşayamayan insanlar bunlar.. Bunu anlayabiliyorum.

Adını, babası Ali Bey’in entelektüel çevrelerinden yakın arkadaşı olan ve Abdülmecit’in torunu olan Prens Sabahattin’den almış Ali. Prens, cumhuriyetin kurulmasıyla Fransa’ya gidip, ferah fahur hayatına devam etmiş, Allah uzun ömür vermiş. Sabahattin Ali, çoktan gidebilecekken kalıyor. Bir feda hikâyesi olarak okursak onun hayatını, bu bir tragedya. Ben öyle demem ama bu topraklara özgü sırlardan biri onun ölümü de. Tragedyaların kaldıramayacağı kadar acılı sırlar. Ya kaparız gözümüzü kafiyeli şiirler okuyarak ya görürüz simsiyah tarihimizi itiraftan kaçmayarak…

O kadar erken gitmeseydi daha neler yazardı kim bilir?

Kaynak: DUVAR

İlginizi çekebilir