Hindistan bağımsızlığını ilan etti

15 Ağustos 1947’de Hindistan bağımsızlığını kazandı. Jawaharlal Nehru Hindistan’ın ilk başbakanı oldu.

Geçen yıl bağımsızlığının 70.yılı için timeturk’te çıkan EHMET ÖZAY analiz yazısı ”70. yılında Hindistan’ın bağımsızlığı”, Gazete Karınca’da çıkan bağımsızlık mücadelesinin saklı kalanlarını, kadınlarını ele alan ”Hindistan’da bağımsızlık mücadelesine katkı veren 6 kadın”, M.Sinan Birdal’ın Evrensel için yazdığı ”Hint ideolojisi” yazılarını Özgür Denizli Okurları ile paylaşıyoruz.

***

ANALİZ – 70. yılında Hindistan’ın bağımsızlığı

Soğuk Savaş yıllarında öne çıkan ve daha sonra güney hareketi olarak güncellenen Bağlantısızlar Hareketi küresel güçler karşısında etkin bir varlık gösteremediği gibi bu hareketin öncüsü konumundaki Hindistan, giderek Batı’ya yaklaşan bir siyasi çizgi sergiledi- İçinde şiddet eğilimleri de barındıran Hindu milliyetçiliğinin ülkenin potansiyel ekonomik gelişimine ve uluslararası ilişkilerine de da

EHMET ÖZAY- Bağımsızlığının 70. yılını kutlayan Hindistan, sömürgecilik dönemi kadar belki de daha çok bağımsızlığa giden süreçte yaşanan toplumsal ve siyasal gelişmelerle yüzleşmeyi bekliyor. Bu sürecin bugüne yansıyan en görünür yanını ise Keşmir sorunu teşkil ediyor.
Hint alt kıtası olarak da anılan ülkenin bağımsızlığı tek başına gelmedi. Aksine aynı dönemde sancılı bir sürece tekabül edecek şekilde Pakistan da bağımsızlığını elde etti. 2. Dünya Savaşı’nın hemen akabinde birkaç yıllık zaman diliminde yaşananlar bugün her iki ülke toplumlarının hafızalarında canlılığını koruyor. Bölgenin siyasi ve toplumsal haritasını yeniden şekillendiren sürecin 1947’de bitmediği, 1971 yılında o dönem Doğu Pakistan olarak anılan Bangladeş topraklarında yeni bir bağımsızlık olgusunun ortaya çıkmasıyla görüldü. Bugün üç farklı devlet çatısı altında bir araya gelen bölge halkları, farklı din ve etnik yapılara mensup olmakla birlikte genel itibarıyla aynı kadim geçmişi paylaşıyor.

– Bağlantısızlıktan liberalleşmeye

Hindistan’ın kurucu siyasi iradesi Kongre Hareketi’nin bağlantısızlık ilkesi, aradan geçen süreçte küresel siyaset üzerinde arzu edilen ölçüde belirleyici olamadı. Öyle ki Soğuk Savaş yıllarında öne çıkan ve daha sonra güney hareketi olarak güncellenen Bağlantısızlar Hareketi küresel güçler karşısında etkin bir varlık gösteremediği gibi bu hareketin öncüsü konumundaki Hindistan, giderek Batı’ya yaklaşan bir siyasi çizgi sergiledi.

İç siyasette aynı ailenin mensuplarının liderliğinde uzun dönem iktidarı elinde tutan Kongre Hareketi, sekülerlik gibi temel ve kurucu ilkeye bağlılık gösterse de ekonomi politikalarında ufuk açıcı bir atılım gerçekleştiremedi ve izlenen politikalar geniş kitlelerde karşılığını bulamadı. Bunlara eklenen yaygın yolsuzluk olayları, neticede Hindu milliyetçiliğinin yeşermesi için uygun bir toplumsal zeminin oluşmasına yol açtı.

Ancak Soğuk Savaş’ın bitiminde, yani Başbakan Narasimha Rao döneminde (1991-1996) liberal ekonomiye kapılarını açan Hindistan, bugün benzer bir ekonomik açılım sürecini tecrübe ediyor. Daha önce ülkenin önde gelen ticaret merkezlerinden Gücerat eyaleti başbakanlığı yapan Narendra Modi’nin 2014 yılında başbakan olmasıyla, ekonomiyi düzlüğe çıkartması beklenen politikalar uygulanmaya başlandı. Aradan geçen üç yılda Modi yönetimi, günün gerektirdiği küresel ekonomik ve siyasi açılımlarına eklemlenecek şekilde adımlar atarak, uluslararası ticaret ve yatırımlar konusunda çeşitli ülkelerle önemli anlaşmalar imzaladı.

– Hindu milliyetçiliği tehdidi

Başbakan Modi’nin handikaplarından biri, mensubu olduğu Bharatiya Janata Partisi’nin (BJP), Hindu milliyetçiliğine yaslanan politikalarını çok dinli ve kültürlü Hint toplumunda uygulamak istemesinde yatıyor. Partinin ve siyasi lider olarak Modi’nin iktidara gelmesinde Hindu milliyetçi kitlelerinin desteğini alması siyasi bir angajman olarak kabul edilebilirse de, Uttar Pradeş eyaletinde gözlemlendiği gibi aşırı milliyetçi çıkışlar çok dinli ve kültürlü Hint toplumunda ulusal barışı tehdit etmekle kalmayacak küresel anlamda da tepkilere yol açacak.

Bu noktada önemli bir ekonomi zekasına sahip Modi’nin sosyal zekasını da rasyonel bir şekilde kullanması gerekiyor. Ancak bu şekilde Hindistan toplumunun önünü açacak imkanlar ve ihtimaller gündeme getirilebilir. Nitekim içinde şiddet eğilimleri barındıran bu eğilimin ülkenin potansiyel ekonomik gelişimine ve uluslararası ilişkilerine de darbe vuracağı, Hindistan’ın bölgesel ve küresel bir güç olma iddiasını zayıflatacağı kesin.

Bu sürecin başlatılması ve toplumda karşılık bulması için siyasetçiler, entelektüeller ve akademisyenlerin yoğun bir çaba harcaması gerekiyor. Hindistan’ı bir ‘Hindu yurdu’ olarak kabul eden ve bunun psiko-tarihi yönünü ise uzun yüzyıllar boyunca Müslüman devletler egemenliğinde yaşamaya bağlayan yaklaşımın yeni bir tarih ve siyaset anlayışı geliştirmeli. Bunu da genel anlamda toplumsal barışı bir ön kabul olarak değerlendirerek yapabilir.

– Müslümanların ülke barışına katkısı

Ülke nüfusunun yüzde on beşine yaklaşan Müslüman kitlenin ise kendi aralarında farklılıkları bir kenara bırakmak ve Hindistan toplumu içerisinde barışa ve kalkınmaya katkı yapacak bir yönelim sergilemeleri gerekiyor. Aradan geçen yetmiş yıla rağmen, ayrışma döneminin sancılarının bir türlü ortadan kaldırılamaması bu sürecin en zorlu aşamasını teşkil ediyor.

Öte yandan Müslüman kitlelerin tarihsel ve sosyolojik olarak etkileşim halinde oldukları Güney Afrika, Ortadoğu, Güneydoğu Asya Müslüman toplumlarıyla ilişkileri ve yönetime bu alanlarda rehberlik yapabilecek kapasiteleri olduğunu dikkate almakta fayda var. Bu bağlamda, Hindistan müslümalarının eğitim, ticaret ve sivil toplum alanlarında ilgili bölge ve ülkelerle mevcut ilişkileri bir üst safhaya taşımaları sadece Hindistan barışına değil, bölgesel ve küresel barışa da katkı anlamına gelecektir.

– Çin’e rakip bir güç

Hindistan bugün bir dönüşümün arefesinde: Bölgesel ve küresel gelişmeler karşısında siyasi varlığını devam ettirme ve yeni oluşumlar içerisinde yer alma sürecinde. Ekonomik kalkınmayı öncelediği izlenimi veren Hindistan, bir yandan da çeşitli ülkelerle askeri işbirlikleriyle ve harcamalarıyla dikkat çekiyor. Bunda hiç kuşku yok ki Çin’in kara ve deniz ipek yolları projeleri gibi agresif jeopolitik ve ekonomik nüfuz politikalarının rolü var.

Bununla birlikte, bazı dış aktörlerin de Hindistan ve Çin’i bir kamplaşma içine çektiğini söylemek mümkün. Bu durumda, Hindistan yönetiminin aktif bir dış politika izlemesi kadar, Çin karşısında bölgede yeni stratejik denge arayışındaki (örneğin ABD ve ASEAN gibi) yapılar tarafından bu tür politikalara yönlendirilmesi de anılmalı. Bu bağlamda, Çin’in 1980’lerde başlayan ve 2010 yılında Dünya Ticaret Örgütü’ne kabul edilmesiyle önemli bir aşamaya ulaşan ekonomik gelişiminin siyasi ve askeri açılımlara yol açması karşısında, Hindistan’ın bir denge unsuru olabileceği güçlü bir şekilde gündeme getiriliyor ve bu yeni bir sürece tekabül etmiyor.

Öyle ki, 1960’lı yıllarda dönemin başbakanı Nehru, güneydoğu Asya ülkelerini “Coca Cola ülkeleri” olarak adlandırırken, 1980’lerin başında ASEAN Hindistan’ı diyalog ortaklığına davet etmişti. 1990’larda ise, bu sefer ekonomik ve siyasi yapılanmasında mesafe kat eden Çin’e karşı bir güç dengesi arayışındaki ASEAN, yine Hindistan’ın kapısını çalıyordu.

Bugün ise Hindistan, Çin’e karşı ABD ile bölgedeki müttefikleri Japonya ve Avustralya ile siyasi ve askeri birliktelikler içerisinde yer alıyor. Uzun bir dönem sömürgecilik altında bulunmuş Hindistan’dan, örneğin Çin’in yaptığı gibi agresif bir dış politika beklemek de mümkün değil. Bu noktada, Hindistan’ın dış politikasına yön veren unsurun, iç güçlerce ulusal hedefler bağlamında oluşturulmasından daha çok, dış aktörlerin kayda değer bir itici gücü olduğundan bahsetmek mümkün.

– Kapsamlı reformlara ihtiyaç var

Bölgesel işbirliklerinde dış aktörlerin tetikleyici etkisi bir yana, Hindistan yönetiminin üstesinden gelmesi gereken iç siyasi ve toplumsal sorunları var. Çin’in aksine, merkezi ve hiyerarşik bir siyasi yönetime sahip değil. Eyaletlerde, farklı etnik ve dini yapıların bağlı olduğu siyasi gücü elinde tutan yerel partiler öne çıkıyor. BJB ve Kongre Partisi gibi ulusal partilerin ülke genelinde başarı için bu yerel siyasi partilerle kurduğu çeşitli çıkar ilişkileri bir siyasi yozlaşma kaynağı da olabiliyor. Bu süreç, eyaletlere görece bir ‘özerklik’ getirdiği söylense de, hem siyaset hem ekonomi bağlamında makro düzeyde siyasi istikrarsızlığı neden oluyor.

Bugün Hindistan’ın nükleer güce sahip bir ülke olması veya ülkenin enformasyon teknolojilerinde kayda değer bir genç nüfusa sahip oluşu, siyasi ve toplumsal sorunların görmezden gelinmesine yol açmıyor. Hindistan’ın, nükleer gücünü, aynı ırka mensup halkların oluşturduğu yanı başındaki Pakistan’a karşı geliştirmesi de bir tezat. Bu durum, hiç kuşku yok ki, kayda değer Müslüman azınlık nüfusu da dikkate alındığında, hem ulusal hem de bölgesel bir soruna kaynaklık ediyor. Bu noktada, iki ülke ilişkilerinde belirleyici olan Keşmir sorununun çözümü için Hindistan yönetiminin adım atması gerekiyor.

Bugün Hindistan yaşadığı siyasi ve ekonomik sorunların büyükçe bir bölümünü sömürge dönemi güçlerine yıkmak mümkün. Ancak aradan geçen uzun bir dönemden sonra bugün, dini ve etnik temelleri toplumsal birliğin önünde bir engel teşkil etmeyecek bir ‘sosyal düzen’ anlayışına ve ekonomide geniş toplum kesimlerinin kendi ayakları üzerinde durabileceği bir yapıya ihtiyaç var. Hindistan yönetimi, her kesime mensup aydınları, din adamları ve orta sınıfı, milyarı aşkın insanın barış ve refah içerisinde yaşayacağı bir ortamı oluşturma yükümlülüğünü taşıyor.

***

Hindistan’da bağımsızlık mücadelesine katkı veren 6 kadın

1757’den 1947’ye kadar Britanya’nın sömürgesi olan Hindistan’da, kadınlar bağımsızlık mücadelesinin çok önemli bir parçasıydı. İşte özgürlüğün 70. yılı kutlanırken mücadeleye katkıda bulunan ve ‘adı yeteri kadar anılmayan’ altı kadın.

Çeviri – Derleme: Ezgi Gül

1757 ile 1947 yılları arasında Britanya’nın sömürgesi olan Hindistan, bugün bağımsızlığının 70. yılını kutluyor.

Verilen özgürlük mücadelesine katkıda bulunan birçok kadının ise başka birçok mücadelede olduğu gibi adı unutulmaya yüz tutuyor.

İşte Hindistan’ın özgürlük mücadelesinde yer alan 6 kadın.

Velu Nachiyar (1730-1796)

Kraliyet ailesinin mensubu olarak 1730’da doğan Kraliçe Velu Nachiyar, savaş yöntemleri, okçuluk, at binme ve silah kullanma eğitimleri almıştı.

Ayrıca İngilizce, Fransızca, Urduca konuşabiliyordu.

Hindistan’daki ilk Bağımsızlık Savaşı 1857’de başlamadan yüz yıl önce, 1760 ile 1790 yılları arasında güney eyaletlerden Tamil Nadu’nun kraliçesi Velu Nachiyar, halkına ‘Britanya sömürgeciliğine karşı savaşma’ talimatı vermişti.

Nachiyar, kendi krallığının kontrolünü ‘Britanya Doğu Hindistan Şirketi’nin emperyalist pençelerinden kurtarması ile bilinir.

Ayrıca bu savaştan sonra Nachiyar, Britanya ile savaşırken kaybettiği evlatlık kız çocuğunun anısına sadece kadınlardan oluşan bir ordu da oluşturmuştur.

10 yıl saltanatta kaldıktan sonra yakalandığı hastalık dolayısı ile 1796’da hayatını kaybetmiştir.

Bhikaji Rustom Cama (1861-1936)

Bhikaiji Cama Hindistan’daki Parsi topluluğu isimli bir ‘azınlığa’ mensuptu.

Sosyal hizmet uzmanı olan Cama, henüz Hindistan’ın bağımsızlığını kazanmasına 40 sene varken, 1907’de Stuttgart Uluslararası Sosyalist Konferansı’nda Hindistan bayrağı açmasıyla bilinir.

Farklı ülkelerden yaklaşık bin delegenin katıldığı konferansta Britanyalı yöneticilerin Hindistan’daki halka uyguladığı insan hakları ihlallerini dile getirmiş ve şöyle demiştir:

Bu bayrak Hindistanlıların özgürlüğünü simgeliyor! Hazır olun, başladı artık! Bu bayrağın özelinde, özgürlük tutkunu herkesi dünyanın her köşesinden bizi desteklemeye çağırıyorum.

Cama’nın açtığı bayrak kendi tasarladığı bir versiyondu. Daha sonra Hindistan bayrağı yapılırken şablon olarak kullanılmıştır.

Rani Gaidinliu (1915-1993)

Gaidinliu doğu eyaleti Manipur’da dini ve politik bir liderdi.

13 yaşındayken bölgedeki diğer bir dini lider olan ve Zeme, Liangmei ve Rongmei kabileleri için reformlar getirmeye çalışan Haipou Jadonang’tan etkilendi ve yerli halkların hakları için çalıştı.

Gaidinliu 1932’de tutuklandı, Hindistan’da 14 yıl sonra bağımsızlık kazanıldıktan sonra çıkabildi.

Serbest kaldıktan sonra da Naga kabilesi gelenekleri ve birleşik Hindistan için mücadele etmeye devam etti.

Lakshmi Sahgal (1914-2012)

Deneyimli Hindistanlı devrimci, Madras’ta avukattı.

1940’ta başarısız evliliğinin ardından Singapur’a gitti ve Hindistan Devrimi ile tanıştı.

Burada basit sağlık hizmetlerine erişemeyen mülteci işçiler için bir klinik oluşturdu.

Hindistan’da ‘siyaset’ oluşmaya başladığında birçok önemli pozisyonda bulundu: Hindistan Ulusal Ordusu’nda (INA) yetkiliydi ve Azad Hind’in hükümetinde Kadın İlişkileri Bakanı’ydı.

INA’nın içerisinde kadınlardan oluşan Rani of Jhansi isimli bir alay kurdu.

Aralık 1944’te Britanya’ya karşı müttefik oldukları Japonya ile birlikte Burma’ya hareket ederlerken Britanyalılara esir düştü ve bir buçuk yıl Burma’da kaldı. Daha sonra INA davaları kapsamında Yeni Delhi’ye götürüldü.

Sahgal 1971’de Hindistan Komünist Partisi – Marksist’e (CPI-M) katıldı ve partiyi ‘üst sınıfa’ temsil etti.

Daha sonra Bangladeş’e gitti ve burada da mülteciler için kamplar kurarak sağlık hizmetlerine ve temel barınma hizmetlerine erişimlerini sağladı.

Aruna Asaf Ali (1909-1996)

Bu zamanki Haryana’da Bengalli bir ailenin ferdi olarak doğan Aruna Asaf Ali, 1942’deki “Quit India” (Hindistan’dan çıkın) hareketindeki devrimci önderliği sayesinde ‘bağımsızlık hareketinin büyük annesi’ olarak biliniyor.

1931’de Mahatma Gandhi ile birlikte “Salt Satyagraha” denen yürüyüşlere katıldığı için tutuklandı, bu yürüyüşler daha sonra ‘doğruda ısrar’ isimli bir halk ayaklanmasına dönüştü.

Yeni Delhi’de hapishanedeyken bile Britanyalıların Hindistanlılara gösterdiği insanlık dışı muameleyi protesto etti ve açlık grevine gitti.

Hapishane yönetimi diğer tutuklularla dayanışmasını engelleyebilmek için onu başka bir hapishaneye gönderdi.

Bağımsızlık kazanıldıktan sonra Hindistan Komünist partisine katıldı.

Eşi ile birlikte 1962’de Sovyetler’e bağlı gazete The Patriot’u (Yurtsever) kurdu, 1965’te bu çalışmasıyla Lenin Ödülü’nü kazandı.

Ali ‘Yoldaşlarım ve ben özgürlüğü kazanmak için yalvarmamaya karar verdik, onun için savaşacağız’ sözleri ile bilinir.

Kanaklata Barua (1924-1942)

Kanaklata Barua, bilinen adıyla Birbala, Hindistan’ın kuzeybatısındaki Assam kentinde bir devrimciydi.

Mrityu Bahini isimli gençlerden oluşan mücadele birliklerine katıldı.

Quit India Hareketi’nin 1942’de düzenlediği ve Ali’nin yönettiği bir eylemde Hindistan bayrağı açtığı sırada Britanyalı bir subay tarafından vurularak öldürüldüğünde 17 yaşındaydı.

Kaynak: Gazete Karınca

***

Hint ideolojisi – M.Sinan Birdal

New Left Review dergisinin eski editörü ve Los Angeles Kaliforniya Üniversitesi tarih bölümü öğretim üyesi Perry Anderson, Marx’ın ünlü eserine atıfla kaleme aldığı Hint İdeolojisi kitabında Hint milliyetçiliğinin temel varsayımlarını eleştiriyor ve bu varsayımları sorgulamayan solun ülkede güç kazanamayacağını öne sürüyor.

Bu varsayımları üç ana başlıkta toplamak mümkün: Hindistan’ın birliği, laiklik ve demokrasi.

Anderson, modernlik öncesinde Hindistan’ın hiçbir zaman siyasi ya da kültürel bir birlik oluşturmadığına dikkat çekiyor. Hindistan fikri yerel değil, Avrupalı bir icattı ve İngiliz sömürge yönetiminin Güney Asya’yı altyapısal, hukuki ve kültürel politikalar aracılığıyla idari ve ideolojik olarak bütünleştirmesiyle düşünceden eyleme geçti.

Hindistan’ın bağımsızlığını sağlayan ve yıllarca tek parti olarak yöneten Kongre Partisi, sömürgenin özyönetimini amaçlayan İngiliz kültürüyle yetişmiş bir grup avukat tarafından 1880’de kuruldu. Hintli elitlerin siyasi hareketi olarak başlayan Kongrenin bir sokak hareketine dönüşmesi, Gandhi sayesinde gerçekleşti. Anderson Batı’da yaygın olan kategorik olarak şiddet karşıtı bir Doğu bilgesi Gandhi imajını Hint ideolojisinin temel bir unsuru olarak eleştiriyor. Anderson, Gandhi’yi Hint milliyetçiliğini ve dolayısıyla ulusal kimliğini Hindu diniyle yoğurmasından ötürü eleştiriyor ve bu Hint-Hindu kimliğinin (tıpkı Türk-Sünni kimliği gibi) sayısız insanın hayatını kaybettiği pogrom ve çatışmalardan sorumlu olduğunu iddia ediyor. Kişisel olarak dinler arası eşitliğe inansa da, Gandhi’nin Hinduizmin Hindistan’ın yerel ve tarihsel – yani ulusal – dini olarak tanımlanması daha kozmopolit görülen Budizm ve İslam’a karşı siyasi tavrı da belirliyor.

Anderson, Gandhi’nin Ruskin ve Tolstoy’dan esinlendiği şiddet karşıtlığının tutarlı olmadığına ve zaman zaman şiddeti meşru bulduğuna, kast sistemini savunduğuna, Dokunulmazların kendi siyasi özerkliğini kazanmalarına yol açacak seçim reformuna karşı açlık grevi yaptığına, özel mülkiyeti temel alıp sınıf mücadelesini reddettiğine ve hatta Hitler’i öven sözlerine vurgu yaparak liderin farklı bir portresini çiziyor.

Gandhi tipi “Hint-Hindu sentezinin”, Hindistan’ın laiklik ve demokrasi iddiaları için ciddi sonuçları var. 1930’lardan itibaren etkili hale gelen genç kuşak, 1945’te Kongrenin yönetimini ele geçirmişti. Gandhi’yle bir baba-oğul ilişkisi kuran Nehru, tamamen laik bir siyasetçi olmasına rağmen dinin ulus inşasındaki araçsal önemini kavramıştı – tıpkı cumhuriyeti kuran Kemalist kadrolar gibi. Anderson, Nehru’nun kast sistemini “her grubun içinde demokratik adetleri canlı tutan” ve “rekabetçi ve mülkiyetçi olmayan bir toplumsal düzen” olarak savunmasının sadece taktik bir tavır olarak değerlendirilmeyeceğini iddia ediyor.

Hindistan bağımsızlığına kavuşurken Pakistan’la yaşanan ayrışmanın, hem bu din temelli milliyetçilik hem de Kongrenin iktidar tekelini elinde bulundurduğu bölünmüş bir ülkeyi, gücü Müslüman Ligi’yle paylaşmak zorunda olduğu bölünmemiş bir ülkeye tercih etmesinden kaynaklı olduğunu ileri sürüyor. Ancak bu tercihin sonuçları ağır olacaktı.

Nispeten kansız bir bağımsızlık mücadelesi, modern zamanların en ağır çatışmasının yaşandığı bir bölünmeyle sonuçlandı. Gerçek rakamlar hiçbir zaman bilinemeyecek ancak 1 milyonun üstünde insanın öldüğü, 12-18 milyon insanın göç etmek zorunda olduğu tahmin ediliyor.

Bugün iktidara gelmiş olan, Hindu milliyetçiliği ve Müslümanlara yönelik pogromlardaki rolü nedeniyle kaygı uyandıran Hindistan Halk (Bharatiya Janata) Partisi’nin aslında Kongrenin kuruluştaki tercihlerin bir sonucu olduğunu unutmamak gerek. Anderson, Türkiye tarihi açısından da düşünülmesi gereken noktaları vurguluyor: Hint ideolojisinin doğal kabul ettiği ama aslında İngiliz sömürge idaresinin sınırlarından oluşan milli birlik, büyük bir şiddet sonucunda kuruldu. Seçimlerin ve partilerin varlığı nedeniyle dünyanın en kalabalık demokrasisi kabul edilen ülkede aslında kast sitemi gibi büyük toplumsal eşitsizlikler ve muhalefeti hedef alan bir derin devlet yapılanması oluştu. Görünürde laik olan devlet ise gerçekte her zaman Hindu dinini ulus inşasının temel taşı olarak değerlendirdi, diğer din ve mezheplere yönelik ayrımcılık hep yeniden üretildi.

Kaynak: Evrensel

İlginizi çekebilir