“Hiç böyle ısınmamıştım yaşamaya”, Cansever 90 yaşında

“Açık kumral saçlı, zayıf mı zayıf, kaburga kemikleri sayılabilen küçük bir çocuk! Adını soruyorum. Önce yüzünü başka yöne çeviriyor, bir süre sustuktan sonra yanıtlıyor sorumu: Edip!” yaşam öyküsünü bu sözlerle anlatan Edip Cansever’in bugün 90. yaş günü.

Şair Edip Cansever’in bugün 90. doğum günü.

Yeşil ipek gömleğinin yakası
Büyük zamana düşer
Her şeyin fazlası zararlıdır ya
Fazla şiirden öldü Edip Cansever

Demişti Cemal Süreya, Cansever için…

“Hiç böyle ısınmamıştım yaşamaya” diyen Edip Cansever, 8 Ağustos 1928’de İstanbul’da dünyaya gelir.

İstanbul Erkek Lisesi’ni bitirir. Kapalıçarşı’da turistik eşya ve halı ticareti yapmaya başlar.

Hayatının en önemli olayının 1954‘te çıkan Büyük Kapalıçarşı Yangını olduğunu söyler. Bu yangında dükkanı tamamen yanar. Sigortadan aldığı para yeni bir işyeri açamayacak kadar az olduğu için de kendine bir ortak bulur.

Birkaç ay sonra ortağı, alım satım işleriyle kendisinin uğraşabileceğini söyleyerek ona asma kattaki odasında istediği kadar çalışabileceğini söyler.“Bugün düşünüyorum da ya o yangın olmasaydı?” dediği Kapalıçarşı’da, Sandal Bedesteni’ndeki bu küçük dükkanın asma katında bulunan çalışma masasında yazar dokuz kitabını.

Adam yaşama sevinci içinde
Masaya anahtarlarını koydu
Bakır kaseye çiçekleri koydu
Sütünü yumurtasını koydu
Pencereden gelen ışığı koydu
Bisiklet sesini çıkrık sesini
Ekmeğin havanın yumuşaklığını koydu
Adam masaya
Aklında olup bitenleri koydu
Ne yapmak istiyordu hayatta
İşte onu koydu
Kimi seviyordu kimi sevmiyordu
Adam masaya onları da koydu
Üç kere üç dokuz ederdi
Adam koydu masaya dokuzu
Pencere yanındaydı gökyüzü yanında
Uzandı masaya sonsuzu koydu
Bir bira içmek istiyordu kaç gündür
Masaya biranın dökülüşünü koydu
Uykusunu koydu uyanıklığını koydu
Tokluğunu açlığını koydu.
Masa da masaymış ha
Bana mısın demedi bu kadar yüke
Bir iki sallandı durdu
Adam ha babam koyuyordu

İlk şiiri 1944’te İstanbul dergisinde yayınlanır. Yücel, Fikirler, Edebiyat Dünyası, Kaynak dergilerinde çıkan ilk gençlik şiirlerini “İkindi Üstü” kitabında toplar.

1951’de “Nokta” dergisini çıkarır. Bu dergi genç şairlerle ve yazarlarla tanışmasını sağlar.

1957’de “Yerçekimli Karanfil” şiiri yayınlanır. Kitap 1958 Yeditepe Şiir Armağanı ödülünü alır.

Ahmet Abi, güzelim, bir mendil niye kanar
Diş değil, tırnak değil, bir mendil niye kanar
Mendilimde kan sesleri.

1976’da yayımlanan “Ben Ruhi Bey Nasılım” adlı kitabıyla 1977 Türk Dil Kurumu Şiir Ödülü’nü, 1981’de bütün şiirlerini bir araya getiren “Yeniden” adlı kitabıyla da 1982 Sedat Simavi Edebiyat Ödülü’nü alır.

Yenilik, Pazar Postası, Yeni Dergi gibi dönemin sanat yayınlarında yazar.

“Nerde Antigone”, “Tragedyalar”, “Çağrılmayan Yakup” gibi şiirlerinde tiyatrodan esinlenen diyaloglar kullanır.

Kurbağalara bakmaktan geliyorum, dedi Yakup
Bunu kendine üç kere söyledi
Onlar ki kalabalıktılar, kurbağalar
O kadar çoktular ki, doğrusu ben şaşırdım
Ben, yani Yakup, her türlü çagrılmanın olağan şekli
Daha hiç çağrılmadım
Biri olsun “Yakup!” diye seslenmedi hiç
Yakup!
Diye seslenmedi ki, dönüp arkama bakayım
Ve içimden durgun ve çürük bir suyu düşüreyim
Ceplerimdeki eskimiş kağıt parçalarını atayım
Sonra bir güzel yıkanayım da.
Ben size demedim mi.

Edip Cansever Bodrum’da tatildeyken beyin kanaması geçirir ve tedavi için getirildiği İstanbul’da 28 Mayıs 1986’da yaşamını yitirir.

“Benim için tek mutluluk şiir yazmaktır, oysa bir şiirin verdiği mutluluk olsa olsa bir gün sürer… Olsun. Belki de bütün mutlulukların toplamı bu kadarcıktır.” demişti şiiri için.

Cemal Süreya’nın dediği gibi belki de “Fazla şiirden öldü Edip Cansever.”

Eserleri

Şiir dışında bir ürün vermeyen Edip Cansever’in 17 şiir kitabı var:

Bunlar, İkindi Üstü (1947), Dirlik Düzenlik (1954), Yerçekimli Karanfil (1957), Umutsuzlar Parkı (1958), Petrol (1959), Nerde Antigone (1961), Tragedyalar (1964), Çağrılmayan Yakup (1966), Kirli Ağustos (1970), Sonrası Kalır (1974), Ben Ruhi Bey Nasılım (1976), Sevda ile Sevgi (1977), Şairin Seyif Defteri (1980), Yeniden (1981), Bezik Oynayan Kadınlar (1982), İlkyaz Şikayetçileri (1984) ve Oteller Kenti (1985).

Ayrıca ölümünden sonra 1987’de yaşamı ve şiir anlayışıyla ilgili yazıların ve kitaplarına girmemiş son şiirlerinin yayınlandığı “Gül Dönüyor Avcumda” başlıklı bir derleme kitabı yayınlanmıştır. Devrim Dirlikyapan’ın derlediği 2009 tarihli “Şiiri Şiirle Ölçmek”te de şiir üzerine yazıları ve söyleşileri yer alır.

Cansever’in kendi kaleminden yaşam öyküsü

Edip Cansever, Mehmet H. Doğan’a gönderdiği ve Türkiye Yazıları’nda yayınlanan mektubunda hayat hikayesini şöyle anlatır:

“/8/1928. Babam Kur’an’ın arkasına yazmış doğduğum tarihi. Sonra da nüfusa kaydettirmiş. Pek sevinmiş erkek olmama. Benden önce iki kız, benden sonra bir kız, böylece dört kardeş oluvermişiz. Doğduğum ev İstanbul’da, Beyazıt’ın arkalarında, Soğanağa dedikleri bir yer. Annem küçükken göstermişti : ‘İşte sen bu evde doğdun!’ Bir süre sonra –herhalde ben çok küçükken—Saraçhanebaşı’na taşınmışız. Şimdi Aksaray’a inen geniş asfalt caddenin tam üstünde bir ev. Bir küçük bahçe, bahçenin çevresi hep ev, bir kuyu, bir ayva ağacı, bir çardak. Bitişiğimizde Nigâr Hanım oturuyor kocasıyla ve kardeşi Kenan Bey’le. Nigâr Hanım, Hamdi Tanpınar”ın kız kardeşi. Tanpınar da orda oturuyor ama her zaman değil sanıyorum. Belki de yolculuklara filân çıkıyor arada. Bahçelerinde bir erik ağacı var. Mevsimi gelince ara yerdeki duvara çıkıp erik yoluyor ve bahçemize atıyorum. Babam ve annem Çankırı’nın Atkaracalar köyünde doğmuşlar. 2. Dünya Savaşı’nda havacı çavuş yapmışlar babamı. Görevi İstanbul’da. Becerikli adammış ki, çarşıda –Kapalıçarşı’da– bir şeyler alıp satmaya başlamış. Sonra Uzunköprü’de Keşan’da, daha başka yerlerde panayırlara, sergilere katılmış. Sonra dedemle ortak olarak bir dükkan tutup işletmeye başlamışlar. Daha sonra dedemden ayrılıp bir başına sürdürmüş işini. Ev kendi evimiz olmuş. Yemeğimizi yer sofrasında yiyoruz. Çoraplarım babamın çoraplarının küçültülmüşü. Pantolonum yeniyken bile yamalanır, annemin ‘süvari’ dediği bu yama sayesinde uzun süre giymem sağlanırdı. Oyuncağım, bir sepete doldurulmuş tahta parçaları, tekerlekler, teller, bir sürü ıvır zıvır. Annem sık döverdi, babamsa yılda bir iki kez. Tavan arasına kaçardım, merdivenlerden yorulur, yetişemezdi bazan annem. Bir keresinde yetişti, dama çıkacağımı anlayınca korktu ve vazgeçti. Umutsuzlar Parkı’nda yazmıştım bunu sanıyorum, ama hangi şiirdeydi, şimdi hatırlayamıyorum. Çok çalışırdı annem. Koca evin temizliği, yemeği, bizim bakımımız onun üstündeydi. Babamın kazancını bilmem ama eli sıkıydı iyice. Evimizdeki tek kitap, parça parça açılıp uzayan bir uçak resimleri kitabıydı. Etrafımız arsa doluydu. Karşımızda çok büyük bir bahçe, ağaçlar içinde bir köşk vardı. Dolmabahçe sarayından büyüktü sanki. Şimdi park yaptılar. Siirtli aileler otururdu aşağı mahallelerde. Çocukları bizleri dövmeye, ya da ikinci kız kardeşimle imâl edip satmaya çalıştığımız fırıldakları yağmaya gelirlerdi. En sevinçli günlerimizi, dedemin ya da dayımın Polatlı’dan misafir gelmeleri, bizlere birer küçük Nestle Çukulatası getirmeleriyle yaşardık. Dedem, Polatlı’daki dükkanına mal almak için çarşıya giderken beni de götürür, şiş kebabıyla komposto yedirir, en büyük zevkim bu olurdu.

Bir gün mektebe gideceksin, dediler. Annem götürdü, müdüre rica etti, altı yaşını bitirmeden 56. ilkokula yazıldım. İlk gün, arka sırada, konuşuyorum diye bir tokat yedim öğretmenden, sanki evde yediklerim az geliyormuş gibi. Ertesi gün karyolanın altından çıkarıp –annemle babamın karyolası, biz yer yatağında yatardık– gönderdiler okula. Yavaş yavaş alıştım bu işe, okula ısınamadım ama göğüslüğüm, beyaz yakam biraz hoşuma gitti. Yedi sekiz yaşında Yavrutürk, daha sonraları ateş çocukları gibi dergiler almaya başladım. 23 Nisan’lar gelip geçti. Yerli malı haftaları akıp gitti böylece. Beni eve meleklerin getirmediğini öğrendim. Son sınıfta Güler ismindeki bir kıza, sonra da Nebahat’a aşık oldum. Birinin de bacağını sıktığımı hatırlıyorum. Okul tatil olunca, babam iş öğrenmem için dükkana götürmeye başladı beni. Dayaktan daha fena geldi bu bana. Sıkıldım ve nefret ettim. Para kazanmaya başlayıncaya kadar sürdü bu nefret, sonra sonra alıştım. Üstüne üstlük, akşamları eve ne taşıyacaksak bir kısmını da ben yüklenirim, tramvay masrafı olmasın diye, yürüye yürüye Kapalıçarşı’dan eve dönerdik. Kaburgaları sayılan gövdem için oldukça ağır bir işti bu da. Ayrıca kafam da çok büyüktü gövdeme göre. Okulda “koca kafa edip” diye kızdırırlardı. Bir de mektep dönüşü kavgaları… Kimseyi dövebildiğimi hatırlamıyorum.

İlkokul bitti. Sünnet oldum. Babam Fatih’te on bin liraya bir apartman aldı. 2. Dünya Savaşı başladığı için emlak fiyatları çok düşüktü. Babam da kazanmış ve biraz tutmuştu galiba. Üst katına yerleştik. Adam gibi masada yemek yemeye başladık. Yirmi kedisi olan Nigâr Hanım’ın, kedileri yavrulayınca gönderdiği lohusa şerbetleri, arada bir gelen ölü helvaları, çok iyi komşumuz olan –ayrıca çok iyi iki insan– Gülsüm Hanım’la Rıza Bey gerilerde kaldı. Cami avlularında kiraladığım bisikletler de geride kaldı. Cambazlar gene vardı ama. Fatih itfaiyesinin bahçesindeki gösteriler de. O güzelim itfaiye müzesi de, sanki donuk donuk balmumu kokan. Akşamüstü caddeler sulanır, Fatih’e giden tramvaylara atlardık. Çok hoştu. Ama cambazları hiçbirine değişemem. Bir meydana yerleşirler, bir hafta gösteri yaparlar, son gün telin üstünde kurban kesme numarasına girişirler, aşağıdan ‘kesme, kesme!’ sesleri gelir, güya hatır için vazgeçerlerdi. Ah o meyvalı gazoz kokuları! Kokusu hâlâ burnumda. Bir de kapıcı İsmail efendinin süslü dondurma arabası. Ya çeşit çeşit gazoz kapakları! Kıl testere ile kesip boyadığım kontraplaktan yapılmış yedi cüceler, pinokyolar, mikiler, v.b.

İstanbul”da karartma var, İstanbul bombalanacak! Babam bizi doğduğu köye götürüyor, dört ay kalıyoruz. Harman yerinde futbol maçları… Değirmen’e buğday götürüyoruz, ununu fırıncı Seniye kadına veriyoruz, bize ekmek yapıyor. Döğenin üstünde, öküzleri sürüyorum, biri pisliğini edeceği sıra bir teneke tutup topluyorum onları, sonra samanla karıştırıp tezek yapıyoruz. Harmanda buğday kurutuyorum, kuşlar yemesin diye bekçilik yapıyorum. Samanlıklarda on metre yükseklikten atlayıp gömülüyoruz samanların içine. Dört ay yalınayak gezdim. Kadınlar giremezdi çarşıya. Görüp göreceğimiz tek meyva öküz eriği. Et bulmak daha da güçtü, ne zaman ki bir hayvan öldü ölecek, keserler, tellal bağırtırlardı. Paramız yok değildi belki. Ama savaştı belimizi büken. Susayınca yoldan geçen kızların bakraçlarından su içmek olağandı. Bekir efendinin arabasıyla dört saat sürerdi. Çerkeş”e gitmek. Arada gidilirdi. Biraz sebze yüzü görürdük böylece. Derede balık tutardık, yağmur duasına çıkardık. Bir gün demiryolunu tamamladılar, çiçeklerle donatılmış ilk tren Atkaracalar’a girdi. İdare lambalarıyla, helası dışarda kerpiç evlerle, bin bir yamalı elbiseler –daha doğrusu çullar– içindeki insanlarla kaynaşan köye tren girdi. Sonra İstanbul’a döndük.

Orta okuldayım. Tanpınar’ın kardeşi Kenan Bey velim. 2. sınıftayım yani, Kumkapı Orta Okulu’nda. 1. sınıfı Gelenbevi Orta Okulu’nda okudum, Fatih Camisi’nin arkalarında. Anılarım çok silik. Tarzan kartlarıyla ‘alt mı üst mü’ oynamak, üstünde hayvan resimleri bulunan kabartmalar alıp satmak, başka? Başka bir şey yok. 2. ilk şiirimi yazdım. Bir çocuk dergisine yolladım ve çıktı. Artık şairdim. Hayat ansiklopedilerini toplayıp ciltlettim. Bu ara horozum da öttü, erkekliğe geçtim. Son sınıfı da aynı okulda okudum ve bitirdim. Kumkapı’dan çok iz kaldı bende. İstasyon, mendirek, kiliseler, Ermeni evleri… Kızıl ve sivri sakallı müdür, balıkçılar, Gedikpaşa meyhaneleri… Martılar, iyot kokuları… Sonra Langa bostanlarına gitmeler, Yenikapı’daki kömür iskelelerinde yüzme öğrenmeler, donumuzu başımızda kurutarak eve dönmeler. İlk radyo, ilk pikap. Münir Nurettin’in, Safiye’nin, Müzeyyen Senar’ın plakları.

İstanbul Erkek Lisesi’ne girdim. Öğleyin çıkmak yok. Ekmek karnemizi unutursak, bahçe penceresinden ayva, leblebi alıp yiyoruz. Geneleve ilk defa onuncu sınıftayken gittim. Şiir yazıyorum ve Tevfik Fikret’in etkisindeyim. Salim Rıza Kırkpınar çok iyi şiir okuyor. Şiiri başka türlü sevmeye başlıyorum. Son sınıftaki hocam Hakkı Süha Gezgin. Şiiri yasaklıyor. Bir ara Çınaraltı dergisi okuyorum. Aruzla bir şiir yazıp yolluyorum, Orhan Seyfi’nin bir cevabı çıkıyor: Şiiri heceyle yazmışım ve bazı dizelerde bir hece eksikmiş. Heceyle bir şiir yazıp yolluyorum ve öbür şiirimin aruzla yazıldığını ekliyorum, şiir yayınlanıyor. Sonra İstanbul dergisine bir şiir yolluyorum, çıkıyor, ikincisini yolladığımda, cevaplar kısmında beni dergi yazıhanesine çağırıyorlar. Neşet Halil Atay’la Mehmet Kaplan’la tanışıyorum. Ondan öyle toplantı günleri oluyor, uğruyorum. Şiirleri kendim götürüyorum artık. Okulun bahçesinde dama oynuyorlar öğle aralığında. Bir arkadaşım var, biz toplumculuk tartışmaları yapıyoruz. Akşamüstü muhakkak Ankara Caddesi’ndeki kitapçılara uğruyorum. Artık yeni şairleri tanımaya başladım tabiî. Şiir kitabı istiyorum, veriyorlar. Daha çok ABC kitabevinden alışveriş yapıyorum. Klasiklerden çıkan kitapları da kaçırmıyorum hiç. Yunan klasiklerini yutarcasına okuyor, konuşmalarda Sokratesçilik yapıyorum. Gene bir kitapçı dükkanında çalışan bir kız var, bana kitap ayırıyor. Bir defasında Sait Faik’in Medarı Maişet Motoru”nu veriyor, ‘Sakın kimseye söyleme benden aldığını, kitap bugün toplatıldı çünkü’ diyor.

Okul bitiyor. yakın arkadaşlarım Yüksek Ticaret’e kaydoluyorlar. Ben de onlarla birlikte tabiî. Biraz da babamın isteği baskın çıkıyor. Bir yandan da anahtarları tutuşturuyor elime, dükkanın anahtarlarını. Düşünüyorum, ne olacak sanki Yüksek Ticaret’i bitirip de, deyip okulu terk ediyorum.

Birayla votka içmeler başlıyor Ekspres’de, Orman’da. Bir kıza aşık oluyorum (Mefharet değil). Ardından hemen evleniyorum. Müthiş kitabımı, İkindi Üstü’nü o sıralar çıkarıyorum (sende yoktur inşallah). Önüme gelene veriyor ya da yolluyorum. Varlık’ta Melih Cevdet’in kısa bir tanıtması çıkıyor. seviniyorum. Orhan Veli, sanırım adı ‘Karikatürden şiire’ adlı bir yazı yazıyor. Benim bir mısramı alarak, böyle mısra yazılmaz anlamına bir şeyler söylüyor (bak: nesir yazıları). Oysa şimdi mısra hep böyle yazılıyor. Ha, kitabı yayınlamadan önce Tanpınar görmek istiyor, bir ramazan günü, Tünel’de Narmanlı yurdundaki yerine gidiyorum. Çay fincanlarının içinde kahve getiriyor ve başlıyor okumaya. (Merakla bekledim bekledim. Bitirdi, gözlüğünü çıkarıp masaya koydu. Ve dedi: ‘Bunlar çok güzel şeyler, ama çok. Ne var ki hiçbiri şiir değil.’ Hiçbir şey anlamadım tabiî. Bütün odayı reprodüksiyonlarla doldurdu, bana uzun uzun resim anlattı, müzikten, Valery’den söz açtı. Bir süre sonra çıktım. Doğru Haşet’e gittim. Bir sürü resim aldım, Valery’nin Mélange’nı aldım. Ertesi gün bir Fransızca hocası tuttum, aylarca ders aldım. Karşılıklı konuşmaya başlamıştık bile. Bir gün dedim ki bizim hocaya, biraz da Valery okusak olmaz mı? Olur, dedi. Açtık kitabı, adam bir türlü çeviremez Türkçeye. Hoca çeviremezse ben nasıl çevirirdim ilerde? Baktım olacak gibi değil, kestim ders filan almayı, doğru meyhaneye. O zamanlar nasıl anlayabilirdim ki, bizim hoca şiirceyi bilmiyor asıl.)

Asmalımescit’te, Elit diye bir pastahane vardı. O zamanlar orda toplanırdı sanatçılar (Sait Faik’in bir röportajı vardır). Bir gün dükkana ben yaşlarda iki kişi geldi, dergi çıkarmak istediklerini, benim de yazmamı ve başka yazarlardan yazılar istememi söylediler. Elit’e gittik. Dergi çıksın, görelim de, ondan sonra, dedi Oktay Akbal. Ötekiler de böyle söylediler. Arkadaşlar gitti, ben kaldım. Salâh Birsel geldi yanıma ve ilgilendi. Şiir kitabımdan söz açtı. Arkadaş olduk. Uzun yıllar da arkadaşlık ettik. Çok şey öğrendim ondan. Nasıl mısra kurulur, şiirin bütünlüğü nedir, neler okumalı, nelere nasıl bakmalı, hepsini. Bilmediği, korktuğu (o yıllar öyleydi, herkes biraz çekinirdi hiç değilse) toplumculuktu. bir gün (yıl 1949) askere gidelim dedi ve gittik. Denize ayrılabileceğimizi söyledi. (Sonra o Heybeliada’da deniz teğmeni oldu, bense Ömerli köyünde topçu teğmeni). Lise mezunu olanlar Gelibolu”da hazırlık kıtasında iki ay talim görüyorlardı ayrıca. önce Gelibolu’ya gittim. Oradaki sefaleti anlatmam için sayfalar dolusu yazmam gerekir. Şu kadarını söyliyeyim ki, orda burada şiir yayınladığım için çavuş çıkmaktan çok korkuyordum. O yıllarda serbest nazımla yazan şairlere komünist damgasını vuruyorlardı hemen. Yaprak dergisi çıkmaya başlamıştı. Onu bile Gelibolu’ya indiğim zaman alıyor, bir kuytuda okuyor, bazan O. Veli’nin bir şiirini ezberledikten sonra yırtıp kıta’ya dönüyordum.

İki ay bitti. 10 gün izinden sonra Ankara’ya gittim. Okula başladım. O sıralar yeni bir dergi çıkmıştı. Benim de bir şiirimi yayınladılar. Ataç merak etmiş, Salâh Birsel’e beni tanıştırmasını söylemiş. Sonra Salâh acele İstanbul’a gittiğinden biz Nahit Ulvi ile (öyle sanıyorum) gittik. Özen pastanesinde oturduk. İlk sorusu ‘ruhun içinin içi nedir?’ oldu. Afalladım tabiî. Meğer Peyami Safa’nınmış bu cümle. Cevap veremedim ama kızdım. Beğendiğim şairleri sordu, ters cevaplar verdim. Herhalde benden hoşlanmamış olacak ki, biraz daha oturduk ve ayrıldık. Sıkıntılı okul hayatı yavaş yavaş eridi. Yalnız pazartesi günleri, Ataç”ın yazılarını okuyabilirdim Ulus gazetesinde. Başka gazete girmezdi okula. Bir gün Hürriyeti Seçtim kitabını getirdiler, isteyenin alabileceğini söylediler. Bir tane aldım. tabiî antisosyalist bir kitap. Yalnız bir cümleye takıldım, bir amele, bilmem kaç yaşında emekliye ayrılmıştı… Hafta sonları üç nal lokantasında içerdim, oraya arada gelen O. Veli’yle tanışmak umuduyla. Sonra kaynak dergisinde, buluşurduk yeni tanıdığım arkadaşlarla. En yakın arkadaşım çavuş çıktı. Bir gece alıp götürdüler. Ne de olsa insan bilmeden de arkadaşını seçebiliyor. Altı ay süresince o kadar laf ettik de, fikirlerini söylemedi. Mehmet Kemal’i devre ortasında götürdüler zaten. Sanırım 40 kişi kadar çavuş çıktı o devre. Evet, askerlik bitti.

İstanbul’dayım. İşten eve evden işe. Arada bir Beyoğlu’na tabiî. Artık bir yığın sanatçı tanıyorum. Salâh, Alp Kuran, Nermi Uygur filan içiyoruz bazen de. Şiirlerim Yenilik’te yayınlanıyor çoğun. Salâh götürüyor tabiî. Bir gün Şato’da (eski Mazarik) Hüsamettin’le tanışıp aynı masada oturuyoruz biraz. Bir şiirim çıkmıştı Yeditepe’de. Bana, ‘böyle ince şiirler yazdıkça getir’ diyor. Ondan öyle Yeditepe’nin yazarı oluyorum. O. Kemal, M. Buyrukçu, ben bir üçlü oluyoruz. Sonra bizim M. Eloğlu ile arkadaşlık kuruyoruz. Degüstasyon’da içmeler başlıyor. Yıllar akıyor böyle böyle. Sonra Turgut, Cemal, İlhan Berk… ve sonra? Sonrası iyilik güzellik.

Hayatımda en önemli olay: Kapalıçarşı yangını. Dükkanım yanmasaydı sanırım şiir filan yazamazdım. ve Jak (ortağım) anlayışlı davranmasaydı.

İşte böyle reis, kitaplar, şiirler ortada. Soracağın bir şeyler olursa yanıtlarım. Bütün bunları yazarken aklıma o kadar çok şey geldi ki, hepsini yazsam kitap olurdu. Bu kadarıyla yetinelim şimdilik. Bir de şu var: bu yazıdan yararlan ama, gerekli olsa bile koyma yazının içine. Bir renk, bir koku gibi kalsın sende. Sevgiler, selamlar reis.”

Kaynak: Gazete Karınca

İlginizi çekebilir