Prof. Dr. Somer, geçmişte olanın aksine bugün demokrasinin ne zaman çöktüğünün ya da ne zaman farklı bir rejimin başladığının hiçbir zaman açık olmadığını, çünkü bunun “mini darbeler” denebilecek adımlarla gerçekleştiğini söylüyor.

Sinsi otoriterleşme…

Çoğumuz bu ifadeyi ilk defa duymuş veya ilk okuduğumuzda tam tanımını yapamıyor olabiliriz. Fakat özellikle son 20 yıldır Türkiye’de yaşama deneyimimizin ışığında bu ifade bize bu haliyle bile çok şey anlatıyor.

Dünyada üçüncü bir otokratikleşme dalgası olduğunun tartışıldığını hatırlatan Koç Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden Prof. Dr. Murat Somer de bugün dünyada ve Türkiye’de karşı karşıya kaldığımız otokratikleşmenin, kullandığı yöntemler ve sahip olduğu örüntüler açısından geçmiştekilerden farklı olduğunun altını çiziyor.

“Sinsi otoriterleşme bu modelin özellikle erken dönemlerini tarif etmek için kullanılan tabirlerden bir tanesi” diye açıklıyor Somer bu ifadeyi:

“Bugünkü otoriterleşmeler hiçbir zaman antidemokratik bir ideoloji ileri sürmüyor; demokrasiyi açıktan açığa ortadan kaldırmıyor. Tam tersine çoğu kez daha demokratik olduklarını iddia ediyorlar.”

Prof. Dr. Murat Somer ile otoriterleşme üzerine söyleştik…

Yeniden otokratikleşme dalgası ve dip dalgalar

Macaristan’dan Rusya’ya, Sırbistan’dan Polonya’ya, Orta Asya’ya uzanan geniş bir coğrafyaya baktığımızda bir otoriterleşme – ya da sizin tabirinizle – sinsi otoriterleşme trendinden bahsedebilir miyiz? Ve popülizm ya da sağ popülizm bu fotoğrafın neresinde?

Bütün dünyada demokraside bir gerileme var. ABD ve Hindistan gibi mevcut demokrasilerde bir geriye gidiş, otoriter ülkelerdeki demokratikleşmede de yavaşlama görüyoruz. Otoriter rejimlerce yönetilen bazı ülkelerin ise askeri ve ekonomik bakımdan yükselmesini…

1990’lardan farklı olarak artık dünyanın en güçlü ülkeleri sadece demokrasilerden oluşmuyor, aralarında Çin de var. Bugün dünyada üçüncü bir otokratikleşme dalgası olduğunu, 1970’li yıllarda başlayan üçüncü demokratikleşme dalgasının yerine geçtiğini ve otoriterleşmenin 21. yüzyıla özgü özelliklerini tartışıyoruz. Bunun 90’ların ortasında başladığını söyleyenler bile var. 2000’li yıllarda, örneğin 2007’de başlatanlar var; bu, daha tutarlı bir görüş.

Tabii bu dalga terimi sadece bir benzetme. Ama şu açıdan yerinde bir benzetme: Aynen denizdeki bir dalga gibi, her zaman bir dip dalga da var. Yani, baskın trend otoriterleşme de olsa tüm ülkeler otoriterleşmiyor. Hatta toplumların her kesimi de aynı yönde ilerlemiyor. Şili, Kolombiya, Bolivya, Almanya gibi ülkelerde önemli demokratik atılımlar var.

Aynı zamanda toplumlar bölünüyor. Polonya, ABD, Türkiye gibi ülkelerde toplumlar demokrasi üzerinden bölünüyor. Bir kesim demokrasiye sahip çıkarken diğer kesim otoriter ve güçlü yöneticilerde bir çıkış yolu arıyor. Tek yönde bir trend olmaması demokrasiyi ve özgürlüğü seçmenin mümkün olduğunu bize söylüyor.

Bugünkü otoriterleşmeyi farklı kılan ne?

Diğer bir önemli saptama ise günümüzdeki otokratikleşmenin geçmiştekilerden farklı olması. Farklı yöntemler kulanılıyor, farklı bir örüntüsü var. İşte sinsi otoriterleşme bu modelin özellikle erken dönemlerini tarif etmek için kullanılan tabirlerden bir tanesi.

Günümüzdeki otoriterleşme süreçlerinin birkaç özelliği öne çıkıyor. Geçmişte otoriterleşmeler genelde açıkça demokrasiye karşı olan, yani antidemokratik bir ideolojiye sahip olan aktörlerce gerçekleştiriliyordu. Mesela, faşist ideolojiler ya da komünist ideolojiler zaten bugün bizim anladığımız anlamda demokrasinin yanlış bir şey olduğunu düşünüyor. Ya da temelde demokrasiye karşı olmasa da türlü gerekçelerle belli bir süre askıya alınması gerektiğini ileri süren güçler, mesela askeri veya kişisel diktatörlükler vardı. Yani, Türkiye’deki 1960 ve 1980 darbeleri gibi taahhütçü darbeler… Sonuçta o da demokrasiyi en azından bir süre ilga ettiğini saklamıyordu.

Bugünkü otoriterleşmeler ise hiçbir zaman antidemokratik bir ideoloji ileri sürmüyor, demokrasiyi açıktan açığa ortadan kaldırmıyor. Tam tersine çoğu kez daha demokratik olduklarını iddia ediyorlar.

Üstelik belli bir demokratik bir meşruiyete de dayanıyorlar. Büyük çoğunluğu seçilmiş hükümetler oluyor. Yani, atanmış ya da bir darbeyle gelen değil, halk tarafından seçilen, bir şekilde seçimlere dayanan iktidarlar bu otoriterleşmeyi yapıyor. Bu, belki de en önemli noktalardan bir tanesi.

Yavaş ve kademeli bir otoriterleşme

İkincisi ülkeyi yavaş ve kademeli bir şekilde otoriterleşiyorlar. Buna demokratik erozyon, kademeli otokratikleşme ya da sinsi otoriterleşme diyebiliyoruz. Geçmişte demokrasinin ne zaman çöktüğü, ne zaman farklı bir rejimin başladığı herkes için açık oluyordu. Savunan da savunmayan da durumun farkındaydı… Bugün ise demokrasinin olup olmadığı veya ne zaman ortadan kalktığı hiçbir zaman açık olmuyor. Çünkü benim mini darbeler dediğim adımlarla gerçekleşiyor.

Bu adımların her biri de çoğu kez aslında kafa karıştırıcı; yani, açıkça otoriter olmuyor. Genelde birilerine göre demokratik birilerine göre otokratik adımlar oluyor. Örneğin torba yasalar aslında bunun en iyi örneği çünkü torba yasada da bakıyorsunuz bazı maddeler aslında demokratik olabiliyor, fakat tam püf noktası olan diğer maddeler otoriterliğe yol açıyor. Kadrolaşma da keza ilk başlarda görece masum görülüyor.

Tüm bunlar bazı açılardan bugünkü otoriterleşmeyi bence geçmişe göre daha tehlikeli yapıyor.

Ülkeler farklı, yöntem ve söylemler benzer

Otoriterleşmenin söz konusu olduğu ülkelere baktığımızda farklı ülkeler arasında benzerlikler ya da bu ülkeler – tabiri caizse – birbirinden feyz alıyor gibi bir durum görüyor musunuz?

Kesinlikle görüyorum. Bu, zaten açıkça belli oluyor. Hatta bunun en çarpıcı örneği yakınlarda ABD’de Cumhuriyetçi Parti’nin önemli kongrelerinden birini Macaristan’da yapmaya karar vermesi oldu. ABD’de o konuda da ilginç makaleler yayınlandı. Cumhuriyetçilerin Orban’laşması, Fidesz’leşmesi, yani çok aşırı sahaya yönelmesi söz konusu malum Cumhuriyetçilerin.

Onun dışında baktığımız zaman Erdoğan döneminde Türkiye’yle Maduro dönemi Venezuela arasında büyük karşılıklı destek, iletişim ve birbirinden öğrenme var.

Öte yandan, aslında bu çok araştırılmış bir şey değil ama ben uluslararası siyasal danışmanlık şirketlerinin de burada çok etkili olabileceğini düşünüyorum. ABD’deki, İngiltere’deki, belki başka ülkelerdeki, Rusya’daki bu danışmanlık şirketleri bu konuda bu taktikleri üretiyorlar. Çok bilinçli bir şekilde üretiyorlar ve bu otoriter hükümetlere de bir şekilde danışmanlık veriyorlar.

Mesela, Güney Afrikalı bir meslektaşla sohbetimde bunu ortaya çıkartmıştık. Yani Güney Afrika ve Türkiye çok benzer olduğunu düşünmediğimiz iki ülke ama oradaki bu otoriterleşme ile ilgili konuşurken birden fark ettik ki kullanılan söylemler, yöntemler birbirine çok çok benziyor.

Bunun bir nedeni olması lazım. Bir ortaklığı olması lazım. Ama tabii bunu çok daha iyi anlamadığımız başka nedenleri de olabilir. Yani, biliyorsunuz “Zeitgeist” (zamanın ruhu) diye bir kavram vardır. Bu bir tür “Zeitgeist” aslında dünyadaki ve dünyadaki toplumları ve siyasal aktörleri aynı anda etkiliyor olabilir.

Otoriterleşme ve nedenleri

Bir de otoriterleşme ile nedenlerini ayırmak gerek.

Otoriterleşme dediğimiz şey sonuçta bir siyasal sonuç. Bazı siyasal aktörler belli siyasal hedeflere varmak için otoriter yöntemler kullanıyor, bir kesim insan da bazı nedenlerle onlara destek veriyor.

Burada bu siyasal hedefleri ve saikleri anlamak çok önemli. Otoriterleşmenin arkasında genelde dünyadaki ekonomik modellerin, siyasal, kurumsal modellerin, medya modellerinin, enformasyon modellerinin hatta eğitim modellerinin içine girdiği bir krizin yattığını düşünüyorum.

Dünyanın birçok ülkesinde, demokratik ülkesinde siyasal elitler zaten bu sistemin içerisinden çıktıkları için bu kurumları, bu modelleri savunmaya devam ediyorlar. Sonuçta elit olmak belli bir sistemin eliti olmak demektir zaten. Fakat baktığımız zaman aslında bu modellerin bütün dünyada, gelişmiş ülkelerde de eski işlevlerini yitirdiklerini görüyoruz.

Mesela, dünyanın en gelişmiş, en müreffeh demokrasilerine baktığımızda, gelir dağılımı çok bozulmuş durumda, fırsat eşitliği çok bozulmuş durumda. Eğitim üzerinden gidersek, dünyanın en iyi üniversitelerinde hakikaten çok elitizm var… Bir şekilde elit ailelerin çocukları elit üniversitelere gidiyorlar ve o sınıfın yeniden üretilmesi var ve fırsat eşitliği azalmış durumda.

Tabii Türkiye’deki durum ve baskı çok ekstrem, ama ticarileşme, bürokratikleşme Batı demokrasilerinde de akademisyenlerin iş güvencelerini, bağımsızlıklarını çok aşındırmış durumda.

Hangi sorunun araştırmaya değer ve önemli olduğuna, kimin en liyakatli olduğuna akademisyenlerden çok fon sağlayan kuruluşlar hatta bazen ticari web sitelerinin algoritmaları karar verebiliyor.

Medya ve yeni tür sansür

Medya modellerine bakıyorsunuz, büyük sermayenin elinde medya büyük ölçüde, yani tekelleşmiş özel mülkiyette… Geçmiş otoriterleşmede şöyle düşünülüyordu: Sorun, devletlerin, otoriter devletlerin medyaya sahip olması, yasaklar koyması, sansürlemesi. Bugün ise durum çok daha karmaşık çünkü sansürden çok otosansür ve bilgi karmaşası var.

Devletin yasak koymaması özgür medyayı tek başına sağlamıyor. Hakikat-ötesi söylemleri yayan yandaş oligarkların sahip olduğu medya organları yetiyor. Medya sahipleri gazetecilere “Şunu yazma, bunu yaz” demese de belli şeyleri yazan ya da belli görüşleri ileri süren gazetecilere iş veriyor. Dolayısıyla, iş güvencesi olmayan veya iş arayan gazeteciler de duruma uyum sağlamak zorunda kalıyor.

Burada yeni tür sansür diyebileceğimiz bir durum söz konusu. Demek ki medyayı özelleştirmek, sosyal medya (ki o da yankı odaları yaratıyor, dezenformasyona açık) tek başına çözüm değil. Yani, farklı medya modellerine ihtiyacımız var.

“Demokratik sistemlerin zayıflıklarını kullanıyorlar”

Keza siyasal partiler dünya ölçeğinde geriliyor. Tabii bunlar göç gibi, iklim değişimi sorunlar karşısında ikincil gelebilir ama çok önemli. Çünkü bu sorunlara kim çare üretecek? Akademi, medya, sivil toplum, siyasal partiler.

Bu sorunlar bence toplumda bir rahatsızlık yaratıyor ve bu rahatsızlık içten içe en çok da elit olmayanlar tarafından hissediliyor. Veya karşı elitler tarafından… Ve onlar bir ideoloji arıyorlar. Farklı bir siyasal kimlik arıyorlar. İşte bu otoriter iktidarlar, otoriter hareketler, partiler, liderler buna, bu talebe yanıt veriyor ve otoriter bir yanıt veriyor. Halktan, halkın büyük kesiminden, elitlerden de destek alabiliyorlar. Otoriterliğe talebin arkasında bence bu yatıyor.

Bir yandan da bu yeni otoriterleşme var olan demokratik sistemlerin zayıflıklarını kullanıyor. Yani, onlarda var olan bir takım eksiklikleri, zayıflıkları onlara karşı silah olarak kullanıyor.

Mesela, bakıyorsunuz Orban gibi bir lider veya tabii Erdoğan Türkiye’de… Zaten bunu biz çok iyi biliyoruz; daha erken başladı Türkiye’de.

Ne oluyor? Oligarkları, ona çok yakın olan iş insanları ya da hatta akrabalar en kilit görevlerde değil mi? Ne yapıyor? Medyayı ele geçiriyor. Medyanın yüzde sekseni onun elinde. Buna bir eleştiri geldiği zaman diyor ki “ABD’ye bak. Orada da medyanın yüzde sekseni belli ailelerin elinde değil mi? Orası da demokrasi. Orası demokrasi değil mi?” Yani mevcut demokrasilerin zaaflarını demokrasiyi yıkmak için kullanıyor.

Türkiye için düşünecek olursak, örneğin Doğan Medya da Türkiye’de sütten çıkmış ak kaşık değildi tabii ki. Devletle, bütün hükümetlerle ilişkiler içindeydi, politizeydi. Bunlar tabii ki sorgulanabilir. Fakat bugüne göre çok daha özgürdü tabii, çok daha tarafsızdı görece olarak.

Ama işte bu sinsi otoriterleşme gerçekleşirken hep şu argüman kullanılıyor: “Doğan Medya da aynı şeyi yapmıyor muydu?” Ya da işte bir aydını, üniversite öğrencisini ya da siyasetçiyi hapse atıyorsunuz: “1970’lerde şu olmamış mıydı? Susurluk olayı olmamış mıydı? O zaman da oluyordu.”

Yarın: “Türkiye, otokratikleşmeye en çok direnen ülkelerden biri”

Prof. Dr. Murat Somer hakkında

Koç Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümünde öğretim üyesi. Karşılaştırmalı siyaset ve politik ekonomi, kutuplaşma, kutuplaşma karşıtı siyasetler, dindar ve laik siyaset, etnik çatışmalar, demokratikleşme ve otoriterleşme konularında uzman. Akademik çalışmaları ellinin üzerinde uluslararası makale, kitap, kitap bölümü ve derlemede yayınlandı. Farklı ödüller yanında Milada Dönüş: Ulus-Devletten Devlet-Ulusa Türk ve Kürt Meselesinin Üç İkilemi kitabı sosyal bilimlerde Sedat Simavi Ödülüne layık bulundu. “Dindar ve laik elit değerleri” üzerine Sakıp Sabancı Uluslararası Araştırma ödülü kazandı. Çeşitli geçici görevleri arasında, Demokrasi ve Kalkınma bursiyeri olarak Princeton Üniversitesi’nde, kıdemli araştırmacı olarak Stockholm Üniversitesi’nde, ziyaretçi akademisyen olarak Harvard ve Stanford Üniversiteleri’nde araştırmalar yaptı ve dersler verdi. İstanbul Erkek Lisesi ve Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi mezunu olan Somer, Güney Kaliforniya Üniversitesi Los Angeles’dan Ekonomi alanında master ve Politik Ekonomi ve Kamu Politikaları alanında doktora sahibi.

Kaynak: Bianet – Selay Dalaklı

 

  • Hakkımızda
  • Künye

 

Başka Bir Denizli… Başka Bir Ülke… Başka Bir Dünya… MÜMKÜN…