HALUK YURTSEVER’E MEKTUP – Gültekin Akarca

Merhaba hocam;

Yazınızın üzerinde henüz çalışma fırsatı bulabildim. Alıntıların bağlamlarına falan bakayım derken biraz zaman aldı. İlk elden söyleyeyim metnin içeriği benim için sürpriz oldu. Bu tarz önermelerle daha önce de karşılaşmıştım ancak gerek bu yaklaşım tarzının sizde karşılık bulması, gerekse bunu taşıdığınız düzey oldukça şaşırtıcıydı. Bunlar benim duygu durumum. Elbet çok bir önemi yok. Ancak metnin dile getirdiği yaklaşımın teorik bir kopuş içerdiği ve bu nedenle çokça tartışılacağı kesin. Ya da öyle olması gerekir. Ama malum, sosyalist hareketin entelektüel kapasitesi ve yönelimleri genellikle suskunluktan başka bir şey üretmiyor. Bu nedenle iş başa düşüyor. En azından bizler önermelerinizi hakkıyla tartışmalıyız.

Metninizi yayımladıktan ve paylaşım çağrısı çıkardıktan sonra epey bir okura ulaştığını tahmin ediyorum. Takip edebildiğim kadarıyla yazıya heyecanla yaklaşan bir kesim mevcut. Ancak itiraf etmeliyim ki bizim cenahta aynı duygu durumu mevcut değil. Genel, benim şaşkınlığımı yaşıyor. En büyük tepki doğal olarak değer yasası ve kapitalizmin temel çelişkisine dair tespitlerinize yönelik. Elbette böyle bir sonucun olacağını yazıyı yayımlamadan önce siz de öngörmüş olmalısınız. Bu da kişiyi tartışmanın getirisi açısından umutsuzluğa sevk ediyor. Çünkü karşılıklı ikna süreçleri metinler yayımlanmadan önce sonuç üretirken, bir metin yayımlandığında sıklıkla düşünceler katılaşıyor.

Neyse, itirazlarım olduğunu söylemiştim, onlardan bahsedeyim. Öncelikle bir kaç kavram kullanımına yönelik şerhimi dillendireyim.

Şöyle yazmışsınız: “Sermayenin organik bileşimindeki sabit sermaye lehine gerçekleşen her değişiklik, canlı emeğin yerine sabit sermaye biçimindeki ölü emeği geçirdiği için sermaye düzeninin sonunu getirecek en önemli dinamik olmaktadır. Sermayenin en büyük engeli kendisidir.” Sıklıkla değişmeyen sermaye kavramı yerine yanlış biçimde sabit sermaye kavramı kullanılır. Aradaki ayrım nedense çok fazla önemsenmez. Oysaki önemlidir. Özellikle sermayenin değer bileşeni konu ediliyorsa… Sermayenin organik bileşeni yani değer bileşeninin teknik tarafından belirlenmesinde ilişki değişen sermaye ile değişmeyen sermaye arasında kurulduğuna göre bu önemlidir. Özellikle bu ayrımın altını çizmek kriz tartışmalarında belirleyici bir önem taşır. Yazınızdaki bağlam elbette kriz değil. Ama yine de altını çizmekte yarar var. Çünkü üretim ilişkisi kavramına dair kavrayışınızın ipuçlarını sunuyor. Malum ipin ucu ipin kendisi yerine geçmez ama ip hakkında fikir verir. Bunun önemine daha sonra geleceğiz. Alıntılanan cümlelerde asıl sorunlu olan kısım ise “canlı emeğin yerine sabit sermaye biçimindeki ölü emeği geçirdiği” ifadesi. Buradaki vurgu doğru görünmüyor. Organik bileşen kavramında vurgu canlı emeğin yerini ölü emeğin alması değil canlı emeğin harekete geçirdiği ölü emek kitlesindeki artışadır. Arada basit bir nüans varmış gibi görünebilir. Ama öyle değil. Eğer öyle olsaydı organik bileşendeki her artış artı değer kitlesinde mutlak bir azalışa tekabül ederdi. Oysa artı değer kitlesi istisnalar hariç tutulursa -toplumsal ölçekte- mutlak olarak artar. Sermayenin en büyük engelinin kendisi olduğu tespiti, artı değer kitlesindeki azalışa bağlı olarak değil bu kitlenin sermayenin büyüklük oranına yani kar oranına bağlı yapılır. Bu nedenle yasanın adı düşen artı değer kitlesi değil kar oranlarının düşme eğilimi yasasıdır. Buradaki ayrıntının üzerinde durmayabilirdik. Ancak yazının üzerine yaslandığı ana fikir değer yasası olduğuna göre yasa ve sonuçlarına dair fikir beyanı zorunlu oluyor.

Keza “Bir metanın değeri, onu üretmek için gerekli toplumsal emek zamanı ile ölçülemiyorsa meta olmaktan çıkıyor,” tespitini de tartışmak gerekir. Bu tespitin üzerine bina edilen konuları sonra ele alabiliriz ancak öncelikle meta kavramını nasıl anladığımızı netleştirmemiz gerekir. Şuradan başlayalım; Özgür Narin’in yazısını okumuşsunuz. Narin, yazısının girişinde Mandelbrot’tan bir aktarımda bulunuyor. Doğada tamamen kürelerle, yuvarlak cisimlerle betimleyebileceğiniz bir bulut, koni gibi bir dağ ya da dairesel kıyılar bulamayacağımızı söylüyor. Ama koni, küre, prizma vb. temel üç boyutlu cisimler olarak soyutlama düzeyinde mevcuttur. Ve bizler daha karmaşık biçimleri anlarken geometrinin bu soyut biçimlerinden yararlanırız. Marx’ın da yaptığı benzer bir şey olsa gerekir. O kaotik somuttaki görüngüyü anlayabilmek için soyutlamalara ulaşır ve bu soyutlamaları etkileyen yasaların belirlenimindeki bilinçte yeniden üretilmiş düzenli somuta yükselir. Soyutlama düzeyinde ele alınan kavramların yansımalarını görüngü düzeyinin somutluğunda aramak dağlarda konileri, bulutlarda küreleri ya da kıyılarda dairesel kıvrımları aramaya benzer. “Bir metanın değeri, onu üretmek için gerekli toplumsal emek zamanı ile ölçülemiyorsa meta olmaktan çıkıyor,” diyorsunuz. Oysa görüngü dünyasında değeri olmayan, dolayısıyla onu üretmek için gerekli toplumsal emek zaman ile ölçülemeyen metalardan bahsedebiliriz, toprak gibi, köle gibi vb. Bunlar değer içermeyen ancak boyunlarına asılan fiyat yaftası sayesinde metalaşan, emek ürünü olmayan şeylerdir. Fiyat malum değerin para adıdır. Ancak nasıl çocuğun adı Gürbüz diye çocuk gürbüz olmayacaksa, fiyatı var diye değeri de olmak zorunda değildir. Kapital ilk cümlesinde metanın değişim değeri ve kullanım değeri ile başlar, ancak rant ile biter. Ve biz rant teorisi ile değeri olmayan toprağın vb. fiyatını belirleyen yasaları öğreniriz. Keza fiktif sermaye de böyledir, ya da emek gücü… “Ama birdenbire, işçinin, üretim sürecinin fırtına ve gürültüsü içinde kısılmış olan sesini yükselttiği duyulur: Benim sana sattığım meta, kullanımının değer yaratmasıyla ve bu değerin sana olan maliyetinden büyük olmasıyla, diğer metalar yığınından ayrılır.”1

Benzer biçimde hizmet metası da diğer metalara benzemez; onu üretildiği anda tüketilen bir meta olarak tarifleriz. Paranın da meta olduğunu biliriz ama o da kullanım değeri nedeniyle diğer metalarla farklılaşır. Meta para (altın) kendi kullanım değerini kaybederken toplumdaki tüm metaların kullanım değerlerini temsil eder hale gelir. Hatta Marx işi ‘abartır’, şöyle der: “Örneğin, vicdan, şeref vb. gibi kendileri meta olmayan şeyler, sahipleri tarafından para karşılığı elden çıkarılabilecekleri ve böylece bir fiyatları olacağı için meta biçimini alabilirler. Bundan dolayı, bir şey bir değere sahip olmaksızın, biçimsel olarak bir fiyata sahip olabilir. Fiyat ifadesi burada, matematikteki bazı büyüklükler gibi, sanaldır. Diğer yandan sanal fiyat biçimi, kendisinde cisimleşmiş hiç bir insan emeği olmadığı için değeri olmayan işlenmemiş toprağın fiyatı örneğinde olduğu gibi, gerçek bir değer ilişkisini veya ondan çıkan bir ilişkiyi gizleyebilir.”2 Alıntıyı sizin tespitinizi yanlışlamak için ikinci cümleden sonra kesebilirdim. Ancak peşi sıra gelen cümleler tartışmamız için daha kıymetli; çünkü bize ne yapmamız gerektiğini söylüyor. Bu görüngü yani sanal fiyat biçimi gerçek bir değer ilişkisini veya ondan çıkan bir ilişkiyi gizleyebilir. Yani asıl mesele bu örtünün ardında ne olup bittiğinin anlaşılmasıdır. Eğer doğada konileri, küreleri görmediğimizde geometriyi çöpe atsaydık halimizin ne olacağını bir düşünün.

Kapitalist rant teorisiyle kapitalist ilişkilerin açığa çıkarılmasında olduğu gibi bugün yapılması gereken de bilginin metalaşmasının kapitalist üretim ilişkilerinde karşılığının ne olduğunun teorisini üretmek olmalıdır. Yoksa ¨başka bir deyişle genel üretici gücün toplumsal zenginliğin yeniden üretiminde oynadığı rol oranında, kapitalist üretimi düzenleyen temel yasa -değer yasası- da işlevini yitiriyor¨ tespitinin bizi sokacağı sapak kolay gibi görünen ama zor bir yoldur. Bu yol yeni bir üretim tarzı tanımı için yeni bir teori üretimini, kapitalizmin sınırlarını çizmeye çalışırken kapitalizmin ötesinde yeni sınırlar icat etmeyi gerektirir. Ve o sınırların ötesinde komünizmin değil hayali bir ülkenin toprakları uzanır. Bilinçte idealler üretmek her zaman metafizik bir eylemdir.

Buraya kadar yazının ortak referansımız olduğunu düşündüğüm Marksizm’le olan sorunlarına dair bir kaç konunun altını çizmeye çalıştım. Biraz da asıl meselemiz üzerine tartışalım.

Marx’ın Kapital dışında yazılmış tüm metinlerinin Kapital ölçeğinde ele alınması gerektiğini düşünenlerdenim. Kapital tüm öncesi metinlerin şahikasıdır. Öncesi metinlerde kullanılmış kavram ve tespitler Kapital’de incelikle tekrar gözden geçirilmiş, olgunlaştırılmış ve son halini almıştır. Bu nedenle Marx’ı önce Kapital’den başlayarak okumak gerekir. Örneğin Artı Değer Teorilerinde (ki tamamlanmamış bir metindir) sermayenin değer bileşeni kavramı bulunur ancak organik bileşen kavramına rastlanmaz. Değer bileşeninden bahsedilen sayfalarda henüz ulaşılamamış teknik bileşen kavramının eksikliğinin Marx üzerinde yarattığı bunalım duygusunu hissedersiniz. Keza benzer bir henüz olmamışlık hali Grundrisse’de de izlenir. İlkel Birikim kavramı Grundrisse’deki malzemenin yeniden gözden geçirilip süzülmesiyle Kapital’de yer alır. Bunların daha pek çok örneği sıralanabilir. Kapital bize ön yazımda havada asılı hissi uyandıran kavramların olgunlaştığında bütün içinde nasıl anlam kazandığını gösterir. Aynı durum sizin önermelerinizi üzerine bina ettiğiniz Grundrisse’den alıntı için de geçerlidir. Şöyle diyorsunuz: “Marx Grundrisse’de,’genel bilimsel emeğin’, ‘genel üretici güç’ün dolaysız emek karşısında birinci plana geçmesiyle sermayenin egemen olduğu üretim biçiminin çözülmeye başlayacağını, dolaysız biçimiyle emek zenginliğin kaynağı olmaktan çıktığında ise emek süresinin mübadele kullanım değerinin ölçüsü olmaktan çıkacağını yazmıştı.” Aktarımın bütün hali oysa ki şöyledir: “Sermaye emek süresini –emeğin salt niceliğini- tek belirleyici öğe olarak vazettiği ölçüde, dolaysız emek azalır ve üretimin –kullanım değeri yaratımının- belirleyici öğesi olma niteliği kaybolmaya yüz tutar; hem nicelikçe daha küçük bir orana, hem de nitelikçe, şüphesiz vazgeçilmesi imkânsız (abç), fakat tali bir ögeye indirgenir. Dolaysız emeğin karşısında, bir yandan genel bilimsel emek, yani doğa bilimlerinin teknolojik uygulaması, bir yandan da üretimin toplumsal bir bütün şeklinde eklemlenişinden ileri gelen genel üretici güç birinci plana geçer (genel üretici güç tarihi sürecin bir ürünü olduğu halde, toplumsal emeğin doğa vergisiymiş gibi görülür). Sermaye, böylelikle kendi emeğiyle, kendi egemen olduğu üretim biçiminin çözülüşünü hazırlar (abç).”3

Aynı konu Yordam tarafından basılmış Kapital’in birinci cildine eklenen Dolaysız Üretim Sürecinin Sonuçları Bölümünde damıtılmış olarak yer alır: “Emeğin toplumsal üretici güçleri ya da doğrudan doğruya toplumsal, toplumsallaşmış (ortak) emeğin güçleri, el birliği, işlik içerisinde iş bölümü, makinelerin uygulanması ve genel olarak üretim sürecinin doğa bilimi, mekanik, kimya vb.nin belirli amaçlar için bilinçli uygulanmasına dönüştürülmesi, teknoloji vb., bütün bunlara uygun düşen büyük ölçekli çalışma vb. aracılığıyla vücut bulur < yalnız bu toplumsallaşmış emektir ki matematik vb. gibi insani gelişmenin genel ürünlerini dolaysız üretim sürecine uygulayabilir, nasıl ki öte yandan bu bilimlerin gelişmesi, maddi üretim sürecinde belirli bir yüksekliği ön gerektirir>. Toplumsallaşmış emeğin üretici gücündeki bu gelişme bireylerin az çok tecrit edilmiş emeği vb.nin tersine ve onunla birlikte bilimin, toplumsal gelişmenin bu genel ürününün dolaysız üretim sürecine uygulanması, bütün bunlar, emeğin üretici gücü olarak değil, sermayenin üretici olarak kendini ortaya koyar. Olsa olsa sermayeyle özdeş olan emeğin üretici gücü olarak görünebilir, her halükarda bireysel işçinin ya da üretim süreci içinde bir araya getirilmiş işçilerin üretici gücü olarak değil. Genel olarak sermaye ilişkisinin yapısında olan gizemselleştirme, şimdi, sermayenin emek üzerinde sadece biçimsel boyunduruğunda söz konusu olduğundan ve olabileceğinden çok daha fazla gelişir. Öte yandan burada kapitalist üretimin tarihi anlamı da, tam da dolaysız üretim sürecinin kendisinin başkalaşması ve emeğin toplumsal üretici güçlerinin gelişmesi sayesinde ilk kez çarpıcı bir şekilde ortaya çıkar. (Özgül bir şekilde ortaya çıkar.)¨4

Elbette bir köşe yazısının sınırları dahilinde uzun alıntılar yapmak mümkün olmayabilir. Ancak gerek alıntının yapıldığı pasajın öncesinde ve devamında, gerekse Grundrisse’deki bölümün Kapital’de aldığı biçimde hiçbir koşulda Marx “dolaysız biçimiyle emek zenginliğin kaynağı olmaktan çıktığında ise emek süresinin mübadele kullanım değerinin ölçüsü olmaktan çıkacağını” söylememektedir. Elbette Grundrisse’de sermayenin kendi çöküşünü hazırladığı tespiti yer almaktadır ancak bunun değer yasasının işlevsizleştiği anlamına geldiğini iddia etmek metni fazlaca zorlamak anlamına gelir. Kaldı ki Marx, Gotha Programının Eleştirisi’nde komünizmin birinci evresinde değer yasasının nasıl biçim değiştirerek devam ettiğini anlatırken Grundrisse’de bunun kapitalizmde işlevselliğini yitirdiğinden söz etmesi bir paradoks olurdu. Marx böyle hatalara düşmez. Öyle ise Marx’ın “sermayenin kendi çöküşünü hazırladığı” tespitini kapitalist üretim ilişkilerinin kendi içsel dönüşümünü yaşayarak farklı yasaların egemenliği altına girdiği şeklinde anlamak yerine, yıkılmasının koşullarını bizzat kendi sürecinde aramamız gerektiği şekilde anlamamız gerekir. Keza Marx, Kapital’in önsözünde toplumların bir üretim tarzından bir başkasına geçtiğinde farklı yasaların egemenliği altına girdiğini anlatır. Yani bir üretim tarzı o üretim tarzını koşullayan yasalarla birlikte var olabilir. Bir üretim tarzından diğerine geçiş ise yasaların biçim değiştirmesi ile değil eski yasaların yerini yeni yasaların alması ile mümkün olur.5

Yeni yasalar ise ancak yeni bir üretim tarzının sınırlarında iş görür. Çünkü yasalar ilişkilere aittir ve bu ilişkiler egemen ilişkiler haline gelmeden yeni yasalar iş görmez. Yeni ilişkilerin yeni bir üretim tarzı olarak ortaya çıkmasının yolu eski üretim ilişkilerinin ifade şekli olan Marx’ın anlatımı ile devasa üstyapının şu veya bu hızla ama bir toplumsal devrimle yıkılmasıdır. Bu nedenle ilgili alıntılar üzerinden tartışırken sınırlar iyi belirlenmelidir. Eğer bahsedilen kapitalist üretim ilişkileri ise alıntı anlamsızlaşırken, komünist toplumun ikinci evresinin öngününde aynı alıntı (ki bunu anlatmamaktadır ama) -yani değer yasasının nasıl işlevsizleşeceği söylemi- anlam kazanır. Kapitalist üretim tarzının kendi bozunumunu yaşadığını iddia etmekle, değer yasasının komünist toplumda nasıl işlevsizleşerek ortadan kalkabileceğini ve bunun olanaklarının neler olduğunu serimlemek başka başka işlerdir. Ayrıca siz, tarihsel bir eğilimin yerine ¨sermaye birikiminin yalın, açık ve egemen gerçekliği haline gelmiştir.¨ iddiasında bulunarak her şeyi daha da karışık bir biçime sokuyorsunuz. Çünkü değer yasasının geçersiz olduğu yerde ne sermayeden ne de sermaye birikiminden söz edilebilir. Bu karışıklığın nedeni bağlamından koparılmış alıntılarla düşünmeye çalışmak olabilir. Marx sizin alıntılar yaptığınız Grundrisse’nin ‘Sabit sermaye. Emeğin güçleri, hem sabit hem dolaşan sermayede, sermayenin güçleri haline gelir’ ara başlığında sermaye emek ilişkisinin sınırlarını değil sermayenin emekle olan ilişkisi ele alınmaktadır. Ve bilimin üretime uygulanışının sermaye tarafından içerilmesi ile sermayenin emek üzerindeki biçimsel boyunduruğundan gerçek boyunduruğuna geçişe yaptığı etki anlatılmaktadır. Bağlam budur.

¨Bilgi toplumsal bir üründür, kullanım ‘maliyeti’ sıfırdır.¨ İşte teorinizin üzerine inşa edildiği ancak taşıdığı tüm önemine rağmen nedense oldukça özensiz kurulmuş bir cümle. Cümle bize gizil olarak şu mesajı veriyor; toplumsal ürünlerin kullanım maliyetleri sıfırdır. Öncelikle söylemek gerekir ki ‘Kullanım maliyeti’ kavramının kullanım şekli oldukça sorunlu. Ayrıca cümlede bilginin toplumsal bir ürün oluşu da sanki bilgiye özel bir durummuş gibi sunuluyor; gizil mesaj ‘her ürün, toplumsal ürün değildir’. Toplumsal ürün kavramı literatürde iki anlamda kullanılır: bunlardan ilki başına toplam ön ekini alarak bir ulusun ürettiği ürünler toplamını imler. Yani toplam toplumsal ürün ifadesiyle bir ulusta üretilen tüm ürünler üzerine düşünme olanağı elde edilir. Diğer kullanımında ise toplum tarafından üretilmiş bir ürün olduğunu anlatma işlevi görür, yani bireysel değil toplumsal… Basit meta üretiminden kapitalist meta üretimine geçildikten sonra yani üretimin fazlasının değişime sunulması değil de doğrudan değişim için üretim evresine ulaşıldığında tüm ürünler -meta biçiminde- tüm fetişistik görünümüne karşın artık toplumsal üründürler. Toplumsal iş bölümü onları toplumsal ürünler biçimine büründürür. Öyle ise cümlenin ardına gizlenmiş anlam doğru değildir. Yani her bir toplumsal ürünün kullanım maliyetleri sıfır değildir. Eğer anlatılmak istenen Marx’ın tabiriyle genel bilimsel emeğin ürünü olarak bilim ise onu da kendinde şey olarak ele almamak gerekir. Çünkü şeyleri kendinde şey olarak kavramak onları mutlaklaştırır ve tarihsel anlamlarından koparır. Bilim genel bilimsel emeğin ürünü iken tüketim maliyeti sıfır olabilir, ancak sermayenin unsuru haline geldiğinde ve üretimi bilim işçileri tarafından gerçekleştirildiğinde bu niteliği değişime uğrayabilir. Aşağıda bunu örnekleyeceğim. Ancak şimdilik sizin kabul ettiğiniz haliyle bilimin ya da bilginin tüketim maliyetinin sıfır olduğunu kabul edelim. Peki bu ne anlama gelir. Kendi başına düşündüğümüzde tüketim maliyeti Marksist bir kavram gibi görünmüyor. Bu nedenle onu anladığımız dile çevirmemiz gerekir.

Tüketim kavramı Marx’ta iki biçimde ele alınır: Üretken tüketim ve bireysel tüketim. Şimdi sıfır maliyet kavramını buraya yerleştirelim. İlk yapılış maliyeti ile yeniden üretim maliyeti arasındaki fark büyük olan bilginin olduğu gibi tüketilmediğini ve üretime uygulandığını varsayalım (ki Marx da konuyu bu çerçevede ele almaktadır). Bu üretken tüketimdir. Bilimin bu biçimiyle üretime uygulanışı her emek ürününde olduğu gibi sermayede maliyet unsuru olarak görünür. Eğer bilimin yaratımı için harcanan emek zaman yarattığı emek üretkenliği nedeniyle ürün metanın bireysel değerinde onun toplumsal değerinin altına düşmesini sağlayacak bir azalma gerçekleştirmiyorsa metanın bireysel değeri toplumsal değerinin üzerinde kalır ve kapitalist ortalama kar oranına ulaşamaz ve belki de zarar edebilir. Ancak bilimin yaratımı için harcama yapmamış olan diğer kapitalistler bu bilgiye herhangi bir bedel ödemeksizin ulaşırlarsa aynı durum onlar için artı kar anlamına gelir. Bu artı kar -ta ki bilgi genelleşinceye kadar- azalan oranlarda devam eder. Ne zaman emek üretkenliğini artıran bilgi genelleşir, bireysel değeri ile toplumsal değeri yeni toplumsal değer düzeyinde aynılaşır, o koşularda artı karlar ortadan kalkar ve ortalama kar oranı her bir üretici için tesis edilir. Ancak şimdi ürün meta yeni değerinden yani daha düşük bir fiyata pazarda boy göstermektedir. Burada anlattığımız Marx’ın birinci ciltte serimlediği nispi artı değer mekanizmasıdır. Yeni bir şey değildir.

Eğer aynı durumu bilimin yaratımı için harcama yapan kapitalistin korunduğu yani araya devletin girdiği koşullar için tekrarlarsak yaratım için yapılan harcamanın metanın maliyetinde yarattığı etkiye bağlı olarak bu ilk cesur kapitalistin de ortalama kar, hatta artı kar elde etmesi olasıdır. Bu anlattıklarımız üretken tüketim için geçerliydi. Yani bilim meta üretimi sermayenin denetimine girmiş bilimsel emek tarafından gerçekleştirilmiş ve bunun ürünü meta olarak bilimin üretken tüketime tabi olduğunu varsaydık. Burada bilim meta üretimi ile uğraşan kapitalist uzmanlaşmış bir işletme olarak bağımsız olabilir ve ürün meta olarak bilim, sınai kapitaliste satılmış olabilir ya da bilim meta sınai sermayenin denetiminde üretilmiş olabilir. Ya da tüm bunlardan ayrı olarak Marx’ın zamanında olduğu gibi bilimsel emek sermayeden bağımsız bu üretimi gerçekleştirmiş olabilir. Üç durumun her birinde zarar etme olasılığı farklıdır. Bilim meta üretimi ile uzmanlaşmış bir sermayenin ürünü metayı sınai sermayenin satın aldığı ilişki biçiminde zarar olasılığı en azdır. Çünkü sınai kapitalist bu metayı üretime uygularken yani değişmeyen sermayenin unsuru olarak satın alırken maliyet hesaplarını ona göre yapma şansına sahip olur. En yüksek zarar/iflas olasılığı ise bağımsız bilim emeğinin kendisinin sınai üretim için bilgiyi kullanmasında söz konusudur. Bu analiz detaylı bir çalışmada daha da derinleştirilebilir.

Şimdi tüketimin ikinci biçimi olan bireysel tüketimin bilim meta ile ilişkisine gelelim. Bilim kendi başına bireysel tüketimin konusu değildir. O maddi bir üretim sürecine uygulanmaksızın ancak bir takım uygulamalar (application)/yazılımlar sayesinde bireysel tüketimin konusu haline gelir; Tıpkı notaların değil notalarla üretilen bir şarkının tüketim nesnesi haline gelmesi gibi. Notalar gibi bilim de ürün metanın üretilmesi için üretici açısından girdidir ve ona evrensel emeğin ürünü olduğu ölçüde hiçbir şeye mal olmaz. Neyse…Biz tarihsel bir ürün olarak üretilmiş bilim/bilgi aracılığı ile üretilmiş bir uygulamanın/yazılımın meta olarak serüvenine bakalım. Bu metanın yaratımı yani ilk üretimi bir emek zamana mal olur, ancak bu metanın yeniden üretimi söz konusu değildir. Aynı yazılımın tekrar tekrar indirilmesi (download edilmesi) bu yazılımın yeniden üretimi değil yeni satışlarıdır. Bu satış işleminin hangi yol ve yöntemle olursa olsun kapitalistin iradesi hilafına gerçekleşmesi kapitaliste soygun ya da hırsızlık olarak görünür. Fikri mülkiyet hukukunun ardında yatan ilişki budur. Bu durumun yani izinsiz indirme işlemlerinin yaygınlığı, verili yasal mevzuat ve teknoloji ile önlenemiyor olması konunun özünü değiştirmez. Analizde yapılacak yanlışlar bizleri birilerinin kolayca düşüverdiği teorik tuzağın içine çeker; ekran karşısında reklam seyrederken sömürüldüğümüz tezlerine kadar giden bir kapı aralanır. Verili şartlarda ikincil indirmelerin izinsiz yapılmasının engellenemediği durumlarda kapitalistin önünde iki yol vardır: ya metanın üretim maliyeti ve karını ilk indirme (satış) sırasında elde etmeli ya da ikincil indirmeler (yani devam satışlar) için bir önlem almalıdır. Bu nedenle kriptoloji bu çağda geçmiş zamanlardan binlerce kat daha gelişkindir. Bu nedenle bitcoin yeni bir para önermesinden çok sanal ürünlerin mülkiyetine dair garanti vaat ettiği için önemlidir. Bitcoin’in ardındaki şifreleme teknolojisi blockchain ulus devletlerin sınırlarını koruyan bir bekçi gibidir. Güvenceye aldığı kapitalist mülkiyettir. Dünya Ticaret Örgütü anlaşmaları TRIPs, TRIMs ve ulusal veya uluslararası patent yasa ve anlaşmalarının yetmediği yerde mülkiyet koruma yöntem ve araçlarını üretmek ve paketleyebildiği her şeyi (bir ağacın gölgesini bile) meta biçimine sokmak kapitalist mülkiyetin doğasına aittir ve mülkiyet ilişkileri değişmediği sürece böyle olmaya da devam edecektir.

Mesele kapitalist üretim ilişkilerinin yerini alacak yeni ilişkilerin olanaklarının olup olmadığı ise bunu tartışmanın yolu bu değildir. Tüm bu mülkiyet koruma yöntemlerinin geçersiz kaldığını ve metalaşan bilginin ikincil süreçlerde genelleştiğini varsayalım. Bunun sonucu olarak bilginin fiyatı düşer ve bırakalım artı karı ortalama kar bile getirmez hale gelir. Bu sürecin ne kadar hızlı gerçekleştiğine bağlı olarak kapitalist artı kar arayışlarını yeni yazılımlar ya da yeni teknolojiler üretmeye yöneltir. Eğilimin bu yönde olması nedeniyledir ki kapitalizmin son dekatları baş döndürücü bir hızda üretilen bilginin metalaşmasıyla karakterize oluyor. İnovasyon kelimesinin sihri buradan gelir. Şimdi artı karın kaynağı ister üretime uygulansın isterse doğrudan bireysel tüketime sunulsun metalaşmış bilgi yani yazılımlar ve bu yazılımların taşıyıcısı olabilecek teknolojik yenilikler olmaktadır. Ayrıca geçerken Ernest Mandel’in hakkını vermek gerekir. O Geç Kapitalizm adlı eserinde -belki başka konularda eleştiriyi hak eden önermeler üretmekle birlikte- bu konuyu yıllar önce doğru bir biçimde analiz etmişti.

Siz tespitlerinizi şu cümlelerle somutluyorsunuz: “Genel bilimsel emek, evrensel emek, genel üretici güç, genel zeka vb. kavramlarla yeniden tanımlamaya çalıştığımız, emek ürünlerinin bilgi içeriğinin fiziksel içeriğinden daha değerli, nesne ve araçların daha “akıllı”, insan gereksinmelerinin bol ve ucuz üretilmesinin olanaklı hale geldiği bir tarih çağında, sermayenin bu ürünleri “meta” olarak tekelinde tutması bir noktadan sonra olanaksızdır.” Alıntıda kullanılan sözcükler eğer bildiğimiz anlamlarda kullanılıyorsa tüm anlatılanlarla bir paradoks ifade eder. Belki de bilgi içeriği fiziksel içeriğinden ‘daha değerli’ yerine ‘daha önemli’ kullanılmış olmalıydı. Çünkü siz bilimin yeniden üretiminin değerinin sıfır olduğu önermesinden hareket ediyorsunuz. Yok eğer konu edilen ilk yaratımsa o zaman bunun belirtilmiş olması gerekirdi. Ayrıca fiziksel içerikle kastedilen eğer donanımsa, bir donanım öğesinin üretimi tümüyle otomatikleşmiş bile olsa büyük bir değişmeyen sermaye yatırımı gerektirir ve henüz tüm toplumsal üretim otomatikleşmediğine göre değişmeyen sermaye ölü emektir ve ölü emek de emektir. Keza alıntıda geçen “bir noktadan sonra olanaksızdır” öngörüsü de oldukça muğlak ve temelsizdir.

Yazının teorik tartışması ekseninde tüm bunlara eklemek gerekir ki yazıda bilim ve teknoloji ayrımı hiç yapılmamaktadır. Bu ayrım tartışmanın asıl üzerine oturması gereken zemini ifade eder. Ben teknolojiyi bilimin üretime uygulanması olarak tarif ediyorum. Bilim ve teknoloji arasındaki ayrım tekil sermayenin konusu ile kolektif sermayenin konusu arasındaki ayrımı bize söyler. Tekil sermaye teknoloji ile ilgili iken bilim kolektif sermayenin konusu olarak kalmaya devam etmektedir. Bu haliyle dün Marx’ın bahsettiği evrensel emeğin ürünü olarak sermayeye beleşe gelen bilimsel bilgi bugün büyük oranda devlet eliyle üretilir durumdadır. Teknoloji ise bilimin üretime uygulanması olarak kendisini üretim sürecinde maddileştiren bilgidir. Bu dün de böyleydi, bugün de böyledir. Bunun önemi tartışmanın asıl zemininin bilgisayar tümleşik üretim sistemlerinin üzerine kurmayı zorunlu kılar. Ve tartışma bizi, bilginin meta niteliği taşıyıp taşımadığı sorunsalından emeğin üretim sürecindeki konumunda yaşanan değişmeye ve bunun yarattığı olanaklara götürür.

İlk biçimiyle tartışmanın varacağı nokta (ki yazının mesajı -kapitalizmin sınırları-) bir kendiliğinden çöküş teorisi iken tartışmanın diğer varacağı nokta komünizmin olanaklarıdır. Yazınız bize kapitalizmin çöküşünde aramamız gereken komünizmin olanaklarını anlatmaktadır. Teorinin bu biçiminin Rosa’nın efektif talep sorunsalı üzerine inşa ettiği kapitalizmin sınırları tartışmasının yeni bir versiyonu olmaktan öte bir anlama gelmez. Her ne kadar siz mıntıka temizliği yaptığınız devam yazınızda Rosa Lüksemburg ile aranıza mesafe koymuş olsanız bile… Tarihte hiç bir üretim biçimi içsel bir sınıra dayanarak çöküşe uğramamıştır. Bunun tek örneği olabilecek Roma’nın çöküşünde bile Marx köle emeği gibi suiistimallerin belirleyici rolünden bahseder. Bu nedenle tarih bir sınıf mücadeleleri tarihidir. Kapitalizm de feodalizmin içinden onu parçalayarak çıkarken bir üretim biçiminin bozulmasının sonucu olarak değil, ilişkilerin biçim değiştirmesinin sonucu olarak değil, üretici güçlerin gelişiminin yeni üretim ilişkilerini dayatmasının sonucu olarak doğmuştur.

Son olarak şunları söyleyebilirim. Yazının amacının yeni bir dünya çağrısını kriz-çöküş-devrim klişesinden çıkartıp kapitalizmin sınırları-komünizmin olanakları bağlamına oturtmak olarak ifade ediyorsunuz. Ama ne yazık ki yazı bunun tam tersi bir denkleme denk düşüyor. Ve bunu Marksizm’in DNA’sı pahasına yapıyorsunuz. Feda ettiğiniz genler emek sermaye çelişkisi ve değer yasasıdır. “Emek-sermaye karşıtlığının kimyası da değişiyor. ‘Artık değere, kâra karşı emek gücünün değeri’ denkleminin yerini, bilgi gücünü kimin kontrol edeceği sorusu alıyor. Kitlesel sınıf mücadelesinin yeni fay hattı, emek-sermaye çelişkisini bilgiye ve ürünlerine ulaşabilenler-ulaşamayanlar olarak öne çıkarıyor.” derken Marksizm’den kopuyorsunuz. Çünkü Marksizm’in sınırları ne bu kadar geniştir, ne de böyle teorilere olanak vermektedir.

Dostlukla.

Gültekin Akarca

1. K. Marx Kapital Cilt 1 s. 230Yordam Yayınları 2011

2. K. Marx Kapital Cilt 1 s. 109 Yordam 2011

3 K. Marx Grundrisse s. 643. Birikim Yayınları.

4 K. Marx Kapital Cilt 1 786 Yordam Y.

5 ¨…her tarihsel dönem kendi yasalarına sahiptir…Yaşam verili bir gelişim dönemini geride bırakıp verili bir aşamadan bir başkasına geçer geçmez, aynı zamanda, başka yasalar tarafından yönetilmeye başlar.¨ K. Marx Cilt 1 s. 28 2011 Marx bu cümleleri bir eleştirmenden aktarır ama sahiplenir.

Kaynak: İşçi Sınıfı

 

İlginizi çekebilir