Hakikaten nasıl dayanışabilir bu müzik sektörü? – Can Sertoğlu

Türkiye’de müzik sektörü sadece pandemi nedeniyle büyük zorluklar çekmedi. Pandemi, sektörün bünyesindeki birçok kronik sağlık sorununun maskelenmesinin geçici olarak önüne geçti.

Dayanışamaz, bence.

Kurgusu, baş aktörleri, güç odakları, karar mercileri, gelir modelleri, arz-talep dengesizliği, tepenin çok ağır bastığı ve altta kalanın canının çıktığı mekanizmasıyla bu sektör genelde eşitliğin, doğrunun ve dürüstün başı çektiği bir sektör değildir. Muhtelif sertifikasyon veya lisans gereklilikleri, yetkinliğe, ehliyete, liyakata dayalı yapısal öncelikleri bulunmadığından önüne gelenin kepçesini içine rahatça daldırabildiği bir kazandır. Bu harlanıp, karılıp duran kazanın içindeki ana ve en lezzetli malzeme sanatçılardır. Başlıca garnitür menajerler, organizatörler, mekân sahipleridir (“mekân” ile kastedileni birazdan açıklayacağım), çünkü parayı döndürürler. Etkin baharat ise prodüksiyon ekipleridir (prodüksiyon amirinden ses ve ışık teknisyenlerine, sahne amirinden rodilere uzanan derin kadrolar). Ulaşım koordinatörleri, kulis ve ağırlama personeli, medya sorumluları, güvenlik uzmanları, sağlık personeli, muhtelif asistanlar, üçüncü parti tedarikçiler vb. çözüm ortaklarıysa sanatçıdan ziyade iş(veren)e bağlı çalıştıklarından kazanda bir görünüp bir kaybolan destek unsurlarıdır.

Sanatçılar birbirleriyle ahenk ve dostluk içinde gülüp oynarken perde arkasında son derece yırtıcı bir rekabet hüküm sürer. Kısıtlı arzda pay sahibi olarak yine kısıtlı gelir pastasının paydaşı olmak uğruna, ah o çok sevip saydıkları, yere göğe koyamadıkları diğer sanatçı dostlarının ensesine, bel altına, Aşil tendonuna vurulabilecek hiçbir darbe fırsatını kaçırmamak üzere menajerlerini görevlendirirler; bazen de organizatörleri, pazarlama müdürlerini sarıp sarmalarlar. Dayanışması hayal edilen bu paydaşlar, işler ziyadesiyle tıkırındayken dahi birbirlerine omuz vermektense omuz atmayı tercih ederken, pandemi koşullarındaki gibi işlerin fevkalade sıkıştığı dönemde ancak şarkı sözlerinde ve tweet’lerde dayanışırlar. Bu durumdan da herkes biraz memnundur aslında. Zira rengarenk egolarla beslenerek öne sürülen drama piyesleri, sanatçı âlemi ve onun etrafında dolaşanların müzmin duygusal uyaran ihtiyacına cevap verir. Bu nedenle mütemadiyen “dayanışmalıyız” diyen, bunu yaparken dahi “en iyi ben dayanışırım, sen dayanışma, benimkini al, takdir et ve kabullen” diye dayanışma dayatan, ellerinde tuhaf tuzluklarla kendilerine kim tarafından, neden ve nereden verildiği belli olmayan yetkilerle, hiç de yetkin olmayan bir güruh döner durur bu hengâme içerisinde. Bu şekilde dayanışma yerine kalabalıklaşma, yardımlaşma yerine gölgeleme marifetiyle “sen değil ben, onlar değil biz” düsturu kendini burada da hâkim kılar.

MÜZİK SEKTÖRÜNDEKİ SÖMÜRÜ DÜZENİ

Pandemi nedeniyle en başta canlı müzik üzerine kurulu iş modellerine, yani sahneye konan performanslardan oluşan programlamaya göre bilet ve içki satışına dayalı kulüp, bar, müzikhol gibi işletmeler belirsiz süreyle devre dışı kaldı ve kimisi geçici, kimisiyse koşullar itibariyle kalıcı olarak kapandı. Bu işletmelere genel ve sektördeki kullanılan tabirle, açık hava veya kapalı alan ayrımı yapmadan “mekân” diyelim. Uzun ömürlü ve başarılı sayılan bu tür birçok mekân, en başta sanatçı ücretleri (sektörde “kaşe” diye adlandırılır ancak bu tabire ve tarif ettiği şeye asla ısınamadığım için kullanmayacağım) olmak üzere genelde tahmin edilenden çok daha yüklü olan operasyon vs. giderlerini yalnızca bilet ve içki satış gelirinden karşılayamadığı için içki (ve yakın bir geleceğe kadar sigara) markalarının uzun süreli ve kapsamlı sponsorluklarıyla döner. Bu noktada, o mekânda kendi alanında yalnızca kendi markalarını sattıran alkol ve tütün şirketlerine ilk taviz verilmiş olur. Kurumsal kimliğe, etkinliklerin görsel tasarımlarına, hatta zaman zaman programlamaya karışan, festival gibi çoklu programlarda sanatçı listelerine, sahne akışlarına karar vermek isteyen marka pazarlama ve satış temsilcileri, sanatsal programlamanın karar verici bir unsuru haline gelir. Bağımsız gibi görünen festivaller bile bu şekilde içten içe gayet bağımlı hale gelirler. Şişirilmiş sanatçı bütçelerinin yıllar içinde kanıksandığı, neredeyse hiçbir mali disiplin, düzenleme ve denetlemeye tabi olmadan dönen, pazarlama finansmanının, yani sponsorlukların yıllarca kortizon iğnesi vazifesi gördüğü, performansı tam olarak ölçümlenemeyen pazarlama bütçelerinin özellikle 2000’lerin başlarından Gezi dönemine kadar balonlaştırdığı bu sektörün olağanüstü koşullar karşısında patlayan ilk alanlardan biri olması yalnızca pandemiye veya muhtelif kısıtlamalara bağlı değildir.

Genelde dopingle ayakta duran, fahiş sanatçı ücretlerini ve iş yapma giderlerini karşılayabilmek için ödenen pazarlama bütçelerini üst yönetimlere meşrulaştırabilmek amacıyla, en eğitimsiz gözün bile “insaf” diyeceği bir fütursuzluk ve izansızlıkla, 1000 kişilik seyirciye 3 bin, 5 bin kişiye 25 bin, 10 bin kişiye 50 bin diyebilen organizatör ve orta seviye marka müdürlerinin, yazabilen basın danışmanlarının at koşturduğu, bir Allah’ın kulunun da çıkıp “yahu ne yapıyorsunuz, ne diyorsunuz siz?” diyemediği bir ortamda yeter ki gösteri devam etsin, maymunun gözü açılana ya da öküz ölene kadar. Bir noktada, bir şekilde, bir miktar kudreti ele geçirenin, yılların örselenmişliğinin intikamını söke söke almaya yeminli bir tavırla tekelleşebildiği, birkaç başat ismi hoş tutmanın ötesinde neredeyse kusursuz bir sömürü düzeni oturtabildiği, buna benzer daha birçok örneğin şekillendirdiği bu güç merkezci sistemde yeşerebilmek neredeyse imkânsız ama kararabilmek işten bile değil. Siyaset mekanizmalarının, toplumun büyük bir kesimine dayattığı hissiyatla, ülkemizdeki zamanın ruhuyla ne kadar da paralel değil mi, o pek eşitlikçi, kardeşlikçi, özgürlükçü müzik sektörümüzün ahvali?

Türkiye’de müzik sektörü pandemi döneminde çok büyük zorluklar çekti. Ama kanımca Türkiye’de müzik sektörü sadece pandemi nedeniyle büyük zorluklar çekmedi. Pandemi, yukarda çok ama çok ufak bir kısmına değindiğim, sektörün bünyesindeki birçok kronik sağlık sorununun maskelenmesinin geçici olarak önüne geçti ve salonun ortasındaki irili ufaklı birçok pembe fili açığa çıkardı. O pembe filler, kabak gibi değil, fil gibi ortadayken dahi tavana bakıp ıslık çalmaya devam edenler sosyal medya profillerini şişirirken her şeyin normalleşmesini bekledi yalnızca. Şimdi yavaş yavaş o çok özlenen normale dönülürken, kazan aynı malzemeyle fokurdamaya başlıyor; altta kalanın, yok sayılanın canı çıkmaya devam ediyor. Aslında belki de pandemi, nihayet masaya masa diyerek sadece pembe değil, tüm fillerin addedildiği, sorunların halı altına süpürülmeden ele alınabileceği ve çözüm üretmek adına somut bir şeylerin yapılabileceği bir ortama vesile olabilirdi. Ama bazı kerameti kendinden menkul köşe tutanlar bu sakat statükonun devamına öylesine adamışlar ki kendilerini, onların şahsına meftun dizeleri arasında ve onlarla iki satır hoşbeş edebilmek için kendinden geçiveren pervanelerin vızıltısında sönüveriyor her türlü pırıltı.

Kapak illüstrasyonu: Daniel Zender / The New Yorker

Kaynak: DUVAR

İlginizi çekebilir