Ha metinsel şiirler, ha şiirli metinler; ama öyle değil… – Enver Topaloğlu

Günümüz öykücülüğünün öncü yazarlarından İlhan Durusel’in düzyazı şiirleri “Dil Tutulması” Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlandı. Kitap Durusel’in bir yönüyle kişisel olanla toplumsal olanı birlikte irdelemeye, araştırmaya, anlamaya, kavramaya, incelemeye dönük incelikli bir kazı çalışması…

Biçim bir şeydir, içerik de öyle… Tek başına ne biçim ayakta durabilir, ne içerik uçabilir… Şiirde ikisi de önemlidir. Biçimin ayakta durması içeriğin de uçması beklenir. Şiirde “karataş” gibi olduğu yerden kımıldamayan bir içeriğin, her şeyden önce akışı durduracağı açık. Plastik çiçeklerin kokusuz olması gibi hareketsiz, akışsız, uçmayan şiirlerin de şiirsiz olması kaçınılmazdır. Ancak şiirsiz şiirlere, şiirsiz şiir kitaplarına, şiirsiz şairlerin varlığına da tanık oluyoruz. Hayır, amacımız biçim, biçem, içerik tartışması açmak ya da çok eski, çoktan eskitilmiş bir tartışmayı yeniden başlatmak değil.

Amacımız, elverdiğince İlhan Durusel’in Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan son kitabı Dil Tutulması‘na “yaklaşma” çabası… Aslında yapmak istediğimiz elbette ki Durusel’in kitabını okuyup anlamak ve yorumlamak. Söz konusu şiir olunca aslında, buna anlam yontmak demek daha doğru olacaktır.

Durusel’in kitabına önce “yaklaşmak”, dolayısıyla da bunun için çaba göstermek gerekiyor. Daha doğrusu Dil Tutulması’nın okurdan talebi bu yönde. Çünkü hem şair hem de yapıtı okura yılışan, sırnaşan ortalama şiir dilinden ve yapısından bir hayli uzak. Kendini derhal açan, açık eden, varını yoğunu ortaya döken, gizini, sırrını ele veren metinler ya da şiirli metinlerden değil Dil Tutulması. Metinsel şiirler ya da şiirli metinler dememiz boşuna değil. Girişteki biçim içerik konusuna değinilmesi de nedensiz değildi. Dil Tutulması‘nın, biçim üzerine düşünmeyi, dolayısıyla irdelemeye biçimle başlamayı kışkırtan bir kitap olduğunun altını çizmek gerek.

Hiç denenmemiş ya da denenmiyor değil. Zaman zaman denense de modern Türkçe şiirde hâlâ çok işlek olmayan bir biçimsel tarzdır düzyazı şiir. Eski dilden aktararak söylersek, mensur şiir. Daha çok şiirin yerleşik, geleneksel biçiminin dışına çıkmaya yönelenlerin, şiiri açmak isteyenlerin, şiirin dilini, şiirin sınırlarını zorlayanların tercih ettiği formlardan biri olarak kullanılmakta diyebiliriz. Modern Türkçe şiirde ilk olarak Nâzım Hikmet’in, sonrasında İlhan Berk’in mensur şiir tarzından yararlandığını görüyoruz. Bu arada, geleneksel şiirin mensur tarzıyla modern şiirin düzyazı biçimini birbirinden ayıran nüansı da önemsemek gerektiğini belirtelim. Nâzım Hikmet de, İlhan Berk de metinsel şiirlerinde daha çok “mensur” şiir tarzını kullanmışlardır. Berk’in ilk mensur şiiri olarak görülen “Dünyada En Güzel Şehirler Uyanır”ın yazılış tarihi 1939 olarak belirtilmiştir. Modern anlamda düzyazı şiir biçimini ilk deneyen şairler Edip Cansever ve Turgut Uyar olmuştur. Edip Cansever’in Yerçekimli Karanfil’de başlayan düzyazı şiir deneyimi sonraki kitaplarında da gelişerek sürer. Uyar’sa arka arkaya yayımlanan hem Dünyanın En Güzel Arabistanı‘nda hem de Tütünler Islak‘ta, eski şiirin düzeninden, biçimsel zincirlerinden boşanmışçasına sözünü, sesini, söyleyişini serbest bırakmıştır. Şair şiiri koşuk biçiminden, dizeleri dize kalıbından, uzun dize kalıbından çıkararak bambaşka bir form arayışına girmiştir…

Dil Tutulması, İlhan Durusel, 72 syf., Yapı Kredi Yayınları, 2019.

Dil Tutulması‘nın büyük çoğunluğu düzyazı şiirlerden oluşuyor. Koşuk tarzına yakın duran birkaç şiir ya da bölümde de düzyazı şiirden çok uzaklaşılmış değil. Şair de kitabını, “bizi düzyazı, düze çıkaracak” alınlığını ilk sayfaya yerleştirerek başlatmayı tercih etmiş. Bunu koşuktan kaçış olarak mı, koşuk biçimini reddediş olarak mı yorumlamak gerekir? Belki de hepsi…

‘DURUSEL DÜZYAZIDAN ŞİİR İÇİN BİR FORM OLARAK FAYDALANIYOR’

Cemal Süreya’nın “ağır ol bay düzyazı” demiş olduğunu, bunu da boşuna söylememiş olduğunu biliyoruz. Bunu İlhan Durusel’in de bildiğinden şüphemiz yok. Kaldı ki bildiğini de gösteriyor. Çünkü, bir kere, Dil Tutulması‘nın biçemi olan “düzyazı”yla Cemal Süreya’nın şiirden uzak tutmak istediği, karşı çıktığı “düzyazı” aynı değil. Süreya’nın rest çektiği, şiiri tehdit eden tür olarak düzyazı… Onun restinde açık olarak düzyazı türünün; romanın, hikâyenin şiiri ezmesine, yutmasına bir karşı çıkış söz konusu diyebiliriz… Durusel’se, “düzyazı”dan şiir için bir form, bir biçim olarak faydalanıyor. Ama şiiri gözeterek, şiirden ödün vermeksizin yapıyor bunu. Acaba Dil Tutulması için ve bu formu kullanan diğer şiir yapıtları için metinsel şiirler ya da şiirli metinler tanımı daha mı uygun olur?

İlhan Durusel’in kitabında biçim araçsallaşmış olarak ön plana çıkıyor. Bu da ister istemez dikkati oraya kaydırıyor. Bu arada Durusel’in önceki kitaplarında da gerçekleştirdiği biçim alıştırmaları, biçem deneyleriyle dikkati çekmiş bir şair olduğunu belirtelim.

‘KOŞUK FORMUNDA DİL TUTULMASI

Öte yandan Dil Tutulması‘nı okurken şu soruyu sormadan edemedik: Acaba şiirler koşuk formunda yazılsaydı ne değişirdi? Bunu bir şiiri koşuk biçimine sokarak örneklemek isterdik. Ancak biçimin de üslupla ilgili olduğunu unutmamak gerekir. Şairin biçim tercihine, herhangi bir müdahale söz konusu olamaz, olmamalı. Ama hiç değilse bir kez, şiirlerin koşuk biçiminde okumasını ve kıyaslanmasını önerebiliriz. Yani bir okuyucu deneyi! Öte yandan, biçim tercihinde içeriğin baskısının, hatta şiddetinin de söz konusu olduğunu göz ardı etmemek gerektiğini söyleyelim. Dilin ağrıyan dişi bulması gibi içeriğin de biçimini aradığını, dolayısıyla formun rastlantısal olmadığını dikkate almak gerekir.

Dil Tutulması‘nın girişinde yer alan Asuman Susam’ın sunuşu, aslında şairin ve kitabın meselesini “didik didik” açık ediyor. Daha kısa söyleyelim: Susam’ın sunuş yazısı kitabın bir tür röntgeni gibi olmuş…

Asuman Susam, sunuş yazısında teşrih masasına yatırdığı Dil Tutulması‘yla ilgili şu saptamalarda bulunuyor: “Arayışlarını şeyler dünyası, dil, hakikat, özne ve özneler arası ilişkiler üzerine kurmuş bir medeniyet okuması çabası. (…) Geçmişi şimdiyle ilişkilendiren, onu tarihi bağlamından koparma pahasına, anakronik bir uzamda, eleştirelliğin içinden sivrilten şiirler.” Susam’ın okuması ve yorumları önemli. Sunuş, şiirleri açımlamak açısından amacına ulaşan bir yazı. Ancak okurun okuma ve keşfetme hazzını elinden almış gibi de. Şiirin içinde gerçekleşen yolculuk keşif, tanıma, irdeleme, şairin diliyle, imgelem dünyasıyla, bilinçdışı fantezileriyle, duyarlılığıyla baş başa kalma imkânı sağlar. Bu zevk okur için önemlidir. Herhangi bir biçimde okurun elinden alınmaması gerekir. O nedenle acaba Susam, kitapla ilgili önemli saptamaların yer aldığı yazısını başka bir yerde yayımlasaydı daha mı yerinde ve yararlı olurdu diye bir soru yöneltilebilir?

‘ŞAİR RUHUNU SÖYLEDİKLERİYLE KURTARMAZ’

Durusel’in şiirleri “sıkı” bir kazı çalışması. Hem de incelikli bir kazı çalışması… Kitabın adı şairin bu kazı çalışması sırasında yüzleştiği durumlarla ilişkilendirilebilir. Şairin dili niye tutulsun? Şiir söyledikleri kadar söylemedikleri, perdeledikleri, erteledikleri, öteledikleriyle birlikte okunabilen bir tür. Bilinçdışı fantezilerin imgelere dönüşerek ifadesi, aynı zamanda söylenmeyenler için da alan yaratır. Şiirde de söyledim ve ruhumu kurtardım mottosu geçerlidir. Şair ruhunu aslında söyledikleriyle kurtarmaz. Söylenenler, söylenmeyenler için dipte, arkalarda, mevcut yerlerinde daha geniş alan açarak baskıyı azaltır.

Dil Tutulması‘ndaki kazı çalışması askerlik anısıyla başlıyor. “Soğan Doğrayan Acemiler” başlıklı şiirden kısa bir bölüm:

Yazdı, aklımıza geldi o takımadalar gibi dağ köylerinde geçen jandarmalığımız. (…)
Mataralarımızda parça etten çorba dağa doğru yürürken: “Şimdi dağa doğru yürüyorum derdik hepimiz. Çocuklar sudan heykeller gibi bakardı bize, sırtı çıplaklığı üniforma sayan savaşçılardık. “Şimdi savaşa gidiyorum” derdik kendimize.

İlhan Durusel’in şiirsel kazısı, bir yönüyle kişisel olanla toplumsal olanı birlikte irdelemeye, araştırmaya, anlamaya, kavramaya, incelemeye dönük. Bir yanıyla da dikkatleri yaşantının kıvrımlarına, eklem yerlerine çekerek, geçmişin ve şimdinin birbirini çektiği karanlığa ışık tutarak varlığın, varoluşun sancılı hakikatini mağarasından dışarıya uğratmaya yönelmiş olduğu söylenebilir. Kitaptan bir örnekle “Ben, Sabahın Konuğu” başlıklı şiirden bir bölüm aktararak devam edelim:

Kazıyorum kâğıtları mürekkepsiz divitlerle: Camda çatal tadı. Cahil sultan, okurluğu yok, mührünü ben taşıyorum. Göğsümün yarısı mühür, gerisi kof metal tadı.

‘YÜZLEŞME GİRİŞİMİ’

Durusel’in yeni kitabıyla biçimi araçsallaştırarak şiir tekniğini dile yaslayan arayışlarına bir yenisini eklediğini, “Alınyazım Kılavuzu”nu “alımyazım okuma kılavuzu” olarak genişlettiğini de belirtelim. Dil Tutulması‘nı, insanın kaderi ya da yazgısı çerçevesinde bir, hadi hesaplaşma demeyelim, yüzleşme girişimi olarak da okumak mümkün. “Başaşağı Bir Başak” şiirini okuyalım:

Başaşağı bir başak, düzlük ve yarım kalmış bir çayır. Tüyleri çiçek açmış bir harami kızı: Namlu yalar meyve tadında, komitacılarla düşüp kalkmış, çocuklar doğurmuş onlara.
Bir su kıyısına inmiş bir gün. “Alabalık” demiş “ağlayan balık.” Söyle ne olacak bizim sonumuz?
Gönüller kurutan bir bakış kalmış böyle yüzünde.

Dil Tutulması hem çok katmanlı yapısıyla hem de şairinin yapıbozumcu girişimiyle önem kazanan bir kitap diyebiliriz. Şu örnek alıntımız da “Kıyafetname” başlıklı şiirin üçüncü bölümünden:

Önce suları süsledik. Haritalı bir kilimde diz çöktük. Ölü bir dille yazılmış bir seyir defterinden bölümler okuttuk gazelhana- Geyikleri rüzgârlı kemikli ağaçlarıyla Pusu Adası’nın cüzzamlı kâhinini dinledik. Üzüm irisi yağmur kuşları vardı defterde, karanlığı zonklattılar içimizde bilinmezlikleriyle. Yayburcundaydı benim gövdem. Bir yanak izi gördüm gülde, böyle içinden bakınca güle: Çatlamış bir nar ve nerede su görse ağzını dayar bir gölge.

İlhan Durusel’in “dil büyür ağızda. / Şimdi / küçük dille yazmak gerek” dizeleri ve “2000-2002, 2005, 2018 Pennsylvania” ibaresiyle bitirdiği kitabı şiir okurunu okuduğuna pişman etmeyecektir.

Kitapta sayfalar boyunca ne çok betiğin bölümün tümlecin altını çizdik. Şu da o tümleçlerden biri:

Sele yavrular vermiş gazeller gibi ipince bir yağmur oluyor hikayesi…

İnsan da, yaşantısı da şiirin düşürdüğü ışıkla aydınlanabilen birçok karanlık bölgeye sahip… Dil Tutulması hem insana hem yaşantıya düşürdüğü ışık açısından da önemli bir kitap. Bazı metinlerin yorumu satır aralarını okuyarak yapılabilir. Şiirdeyse yorum imkânı daha çok sözcük aralarındadır. Bu bağlamda, Jean Genet’nin şu sözünü de anımsayabiliriz: “Satır aralarını okumak sessiz bir ustalıktır, sözcük aralarını okumaksa zorlu bir ustalık.”

İlhan Durusel’in Dil Tutulması‘nı okurken açıkça söyleyelim: Hem zor karşısındaki ustalıktan hem de sessizliğe tepkiden “tahtaya kalkmaya” değiyor. Bizden söylemesi diye bitirecektik… Ancak kitapta gördüğümüz ve önemli sayılacak bazı düzeltmeleri de dikkate alınacağını umarak belirtmek istiyoruz. İlk düzeltmemiz bazı sözcüklerin yanlış yazılmasıyla ilgili. Örneğin “peştemal” sözcüğünün doğru yazılışının “peştamal”, “sütyen”in “sutyen”, “cüzzam”ınsa “cüzam” olduğuna dikkat çekmek isteriz. Ayrıca “bir kuşağı ayağa kalkırdı” (s. 68) ifadesindeki “kalkırdı” da galiba doğru yazılışıyla “kaldırdı” olacak.

Şairinin kendini ya da şiirin öznesini “Cam yangınını yarıp geçen çarklı bir gemiden arta kalmış boş kokulu son askeri gibiydim ben bir müfrezenin” diyerek tanıttığı Dil Tutulması‘nın yeni baskısının, hatta yeni baskılarının düzeltme yanlışı olmaksızın gerçekleşmesini dileriz…

Kaynak: DUVAR

İlginizi çekebilir