Güzellik Görüyorum, Dokunulmayan…

ABD’de kıtanın kadim halklarına uygulanmış kıyımın izleri ozan Karen Dalton’un acılı sesinde vücut buluyor.

Güzellik görüyorum, dokunulmayan

Aşk görüyorum, hissedilmeyen

Gerçeği görüyorum, ifade edilmeyen

Günün birinde hepsi geri dönse

 

Bilgelik görüyorum, inkâr edilen

Destanlar görüyorum, yaşanmayan

Zarafet görüyorum, istenmeyen

Günün birinde dünya öğrense

Kökleri Kuzey Amerika kıtasının yerli halklarında olan ozan, besteci, şarkıcı Karen Dalton hayatı boyunca özellikle yaratıcılık süreçleri hüzünle harmanlanmış bir sanatçıydı. Sesi ve tarzı bazılarınca eskilerden Billie Holiday‘e, kadınlığa dair militan duruşu Nina Simone‘a, günümüz şarkıcılarından ise Madeleine Peyroux‘ya benzetilen Karen tabiatla iç içe geçirmeyi tercih ettiği yaşamı boyunca popülerliğe açılan yola direnmiş.

Bob Dylan gibi kült sanatçılara ilham verdiği bilinen içine kapanık  bu karakter, gitarı, banjosu ve sesiyle derin ve karmaşık duygularını ifade etmeye çalışmış, ABD toplumunun hastalığı olarak betimlediği parayı reddetmeyi seçmiş. Blues ile folk müziğini birleştirdiği tarzında kalp kırıklıklarını, yalnızlığını, kendini başarısız addettiği anneliğini, uyuşturucuyla ilişkisini, acılarını hissetmek hiç de zor değil.

İsviçreli kadın sinemacı Emmanuelle Antille tesadüfen keşfettiği Karen’in izini Colorado’da, Oklahoma’da, New York’ta arıyor, arkasında fazla iz bırakmadan 90’ların başında Woodstock’ta AIDS’den ölen gizemli sanatçının büyüleyici dünyasına nüfuz etmeye çalışıyor. Dünya prömiyeri geçtiğimiz Nisan ayında sektörün saygın etkinliklerinden Visions du Réel’de gerçekleşmiş 93 dakikalık yapım seyredenleri kesinlikle hipnotize ediyor.

A Bright Light: Karen and the Process (Parlak Bir Işık: Karen ve Süreç) biyografik bir eserden öte, perdede tanımaya çalıştığımız kişi ve aynı zamanda yönetmen hakkında bir gözlem olmaktan çıkıp kendimize yönelik bir analize evrilebiliyor.

Engin bir ruh

Filmde Karen risk almaktan yana, şansını deneyen, bilinmeyene doğru keşif yolculukları yapmayı seven bir kadın olarak tanıtılıyor. Yaratıcılık hususuna insanın kendini ne ölçekte adamaya gönüllü olduğuna dair bir meydan okuma denebilir film projesi ve aynı zamanda Karen’in duruşu hakkında. Boulder yakınlarında, ormanın içinde toplumdan uzak yaşadığı bir altın madeni işçisinin kulübesi mutluluğu bir süreliğine de olsa tattığı yerlerden biri mesela. Genlerinde taşıdığı bilgelikten kaynaklanan atlarla gayet uyumlu ilişkisi, üzerlerine binip dolaştığı zamanki mutluluğu ancak müzisyen arkadaşlarıyla sanatını icra ettiği zamanlarla eşitlenebiliyordu.

Beraber müzik yaptığı birçok sanatçıyla yapılan röportajlarda Karen’in hayatlarında bıraktığı olumlu izler kadar kendi dünyasına kapandığı karanlık anlar da ön plana çıkıyor. Sanki atalarının çektiği acıları deşifre etmeye çalışırken, ilişkilerine, ailesine, sevgililerine ayırdığı vaktin yeterli olması pek mümkün görünmüyordu. Doğayla doludizgin bir birliktelik sürdürebilmesi kendisi için esastı, New York’ta müzik endüstrisine yanaştığı süreçlerin başarısızlıkla sonuçlanması tesadüf olmasa gerek. Woodstock festivalinin yaratıcılarından sayılan Mike Lang‘in kendisini dahil ettiği Santana‘nın Avrupa turnesinde, Latin Amerika coşkusunu yaşamaya hazırlanan müzik severleri hüsrana uğratması da hiç şaşırtıcı değil.

Sarsıcı belgesel

Yoksulluğu adeta kendisine şiar edinmiş, kırsal alanları genlerinde taşıyan  dramatik bir figürdü Karen Dalton. Acısını vakarla taşıyıp etrafındakileri mutlaka büyülerdi, aynen saygın sinemacı Emmanuelle Antille’de bıraktığı gizemli etki gibi.

Alegorik canlandırma sahneleri en başta olmak üzere filmin bir kadın yönetmen tarafından, kadınlardan müteşekkil çekirdek bir ekiple gerçekleştirilmiş olması çarpıcılığını kesinlikle artırıyor. Belgesel Karen’in ruhuna belki biraz yaklaşmamızı sağlıyor, ama etkileyici eser genelde bilinç dışımızda gerçekleşen hipnotik bir yolculuğa benziyor, kendimize dair bir kurcalama sürecini de tetikleyen…

Filmde ayrıca Peter Walker tarafından hazırlanmış Karen Dalton: Songs, Poems, Writings (Karen Dalton: Şarkılar, Şiirler, Yazılar) adlı derlemeden haberdar olduğumuzu belirtmekte fayda var.

Karen AIDS hastalığından 55 yaşında öldüğü zaman yine ormanın içinde, bir karavanda tek başına yaşıyordu. Yakın mıntıkada sevdiği dostları olmasına rağmen hastalık hakkında önyargılı bazı komşularının ayrımcılığına uğraması onu epeyce üzmüştü. Ruhsal derinliği tartışılmaz, cesur olduğu kadar kırılgan ve içe dönük bir yapısı vardı. Zarif olduğu kadar sakar diye tanımlayanlar da var onu hayattayken tanımış olanlar arasında.

Belki de kahramanına yakından bağlanmış gibi görünen yönetmen Emmanuelle’in sesinden duyduğumuz dizeler tam da bunu ifade ediyor:

Üç tane kostüm hazırladım üç ten misali

Birincisi şaşaalı ve ham

İkincisi saf ve yaban

Üçüncüsü karanlık ve göz kamaştıran

Kaynak: Bianet

İlginizi çekebilir