Guy Debord, Donald Trump ve Gösteri Siyaseti – Douglas Kellner

Aşağıdaki metin, Douglas Kellner’in The Spectacle 2.0: Reading Debord in the Context of Digital Capitalism  (der. Marco Briziarelli ve Emiliana Armano [Londra: University of Westminster Press, 2017] için yazdığı “Preface: Guy Debord, Donald Trump and the Politics of the Spectacle” başlıklı önsözden kısaltılarak çevrilmiştir. Creative Commons lisanslı kitabın İngilizcesi için bkz. the-spectacle-20.pdf. Kitaptan başka bölümlerin Türkçe çevirileri için bkz. 1970’lerden Günümüze, Yaşamın Estetikleştirilmesi ve “Alien” ve “Blade Runner”: Biyo-Kapitalizmin Başlangıcı

Guy Debord, gösteri formlarının ekonomiye, siyasete, toplumsal hayata ve kültüre egemen olduğu bir ‘gösteri toplumu’ tasvir etmişti.[1] Onun gösteri kuramını 21. yüzyıla, yani dijital medya ve dijital kapitalizm çağına tercüme edersek, dijital yolla dolaşıma sokulan gösterinin, sağcı, otoriter ve popülist Donald Trump’ın ABD’nin başkanı seçilmesine katkıda bulunduğuna tanık oluruz. Debord’un gösteri kavramı, çağdaş kültürü, toplumu ve siyaseti yorumlamada bugün hiç olmadığı kadar geçerli.

Donald Trump henüz New York’ta genç bir girişimci ve zampara olarak yaşamını sürdürürken; iş ve özel hayatını bulvar gazetelerinde, dedikodu sütunlarında, magazin sayfalarında sergilerken, zaten bir gösteriyi yaşıyordu. Halkla ilişkiler danışmanlarını kullanarak hem işlerini hem de kişiliğini tanıtmayı öylesine iyi becerdi ki, gösterinin ustası oldu. Arkasından, popüler televizyon şovu The Apprentice (Çırak) sayesinde ulusal çapta bir şöhret haline geldi. Trump, her gün televizyon haberlerine malzeme olan tweet’leriyle, mitinglerde sarf ettiği her türlü ölçüyü aşan sözleriyle, 2016 seçim kampanyasını da bir medya gösterisine (media spectacle) çevirdi. Rakiplerine yönelik saldırı ve hakaret gösterilerini hiç sektirmeden sürdürerek, her gün haber bültenlerinde yer almayı başardı; hatta gündemi belirledi.

Bütün bunlara dayanarak, 2016 başkanlık seçimini Donald J. Trump’ın kazanmasının, Debord’un tanımladığı anlamıyla gösteri siyasetinin doruk noktası olduğunu savunuyorum. Amerika’daki siyaset kuramcıları, Trump fenomenini açıklayabilmek için yıllarca uğraşacak gibi görünüyor. Benim savım, Trump önce Cumhuriyetçi Parti adaylığını, sonra da ortalığı allak bullak eden şaşırtıcı seçim zaferini bir medya gösterisi ustası olması sayesinde kazandı. 1990’lardan beri geliştirdiğim ve Amerikan siyaset sahnesine uyarladığım bu kavram çerçevesinde,[2] Trump’ın önce iş hayatında, sonra bir şöhret ve televizyon yıldızı olmak için çabalarken ve nihayet Amerika Gösteri Devletleri’nin başkanlığını ele geçirmesiyle sonuçlanacak seçim kampanyası sürecinde medya gösterisini kullanmasını tartışacağım.[3]

1. Donald Trump: Medya Gösterisinin Ustası

Medya gösterisi kavramını ilk kez 1990’ların ortasında, Amerikan medya ve siyaset fenomenlerini anlatmak için ortaya atmıştım. Dönem, O. J. Simpson cinayet davası, Clinton seks skandalları, Fox, CNN ve MSNBC gibi kablolu yayınlarla, o gün bugündür Amerikan siyasetine ve medyasına yön veren 7/24 haber programlarının yükseliş dönemiydi.[4] 1990’lar aynı zamanda İnternet’in alıp yürüdüğü; her isteyenin siyaset yorumcusu, oyuncusu ya da iştirakçisi olarak gösteride yer alabildiği bir düzenin yerleştiği dönemdi. Yeni medya sosyal medyaya doğru evrildikçe; yeniyetmeler, ünlüler ve politikacılarla, ağ tabanlı sanal dünyada ve interaktif gösteride görünmek isteyen başka herkes katıldıkça, bu fenomen iyice ivme kazandı.

Yeni medyanın ve Facebook, YouTube, Twitter, Instagram, Skype gibi sosyal ağların yaygınlaşmasıyla, son birkaç onyılda gösterinin kapsamı genişledi, gösteriye katılım arttı. Dolayısıyla, Debord’un gösteri kavramı daha da geçerli hale geldi. ‘Medya gösterileri’ derken, olayları sıradan ve alışılagelmiş bilgi akışlarını bozacak biçimde sunan medya yapılarını kastediyorum. ‘Gösteriler’, medyanın ve halkın dikkatini çeken popüler hikâyeler haline gelip, yayın ağlarıyla, İnternet’le, sosyal medyayla, akıllı telefonlarla ve diğer iletişim teknolojileri aracılığıyla dolaşıma giriyor. Küresel ağlara bağlı toplumlarda medya gösterileri ânında ürüyor, sanal hale geliyor ve hızla yayılıyor. Bazı medya gösterileri, anlık bir heyecan ya da magazin haberlerine özgü bir sansasyon yaratıp sönerken, bazıları da sosyo-politik dönüşümün aracı olabiliyor.

Dramatik haberler, medya gösterileri olarak sunulup, kimi haber kanallarına egemen oluyor. 9/11 terör saldırıları, Katrina kasırgası, Barack Obama ve 2008 başkanlık seçimleri, Arap ülkelerindeki ayaklanmalar, Libya devrimi, Birleşik Krallık’taki başkaldırılar, Occupy hareketi ve başka büyük medya gösterileri, yayın, basın ve dijital medya araçlarından akarak insanların aklını çeliyor, duygularını çalıyor. Karmaşık bir biçimde ve çok yönlü olarak etki ederek, mesela 2011 yılını toplumsal ayaklanmalar tarihinde 1968 gibi bir yere konumlandırabiliyor; yani Debord’un gösteri ve başkaldırı arasında kurduğu diyalektiği biçimlendiren Fransa’daki olayların gerçekleştiği yıla benzer bir yere.

Bugünün ziyadesiyle rekabetçi medya ortamında, her türlü ‘Flaş Haber’, medya gösterisi olarak vuku buluyor. Buna savaşlar, 9/11 gibi çarpıcı terör saldırıları, başkanlık seçimleri, afetler, politik başkaldırılar ve ayaklanmalar da dahil. Birer anlatı formuna sokulan gösteriler, belirli bir zamansal ve tarihsel evre boyunca bütün dikkatleri çekiyor. Bu süre birkaç günle sınırlı olabileceği gibi, uzayabiliyor da. Medya gösterilerinin bütün bir döneme damga vurduğu da vaki. Buna bir örnek, her ne kadar tartışmaya açık da olsa, 9/11 saldırılarının, benim Terör Savaşı diye adlandırdığım tarihsel dönemi belirlemesi.

Barack Obama’nın iki başkanlık seçimindeki başarısının anahtarı, 2008’den beri öne sürdüğüm gibi, siyasetle performansı özenle birbirine geçiren medya gösterilerini iyi kullanmasıydı. Ondan önce de Reagan, gün be gün icra ettiği başkanlık gösterisinde ustalaşmıştı. Zaten aktördü. Söylenenlere göre, Ron ve Nancy her akşam, bir sonraki günün performansına ait senaryo üzerinde çalışıyorlardı, tıpkı Hollywood günlerindeki gibi. Ertesi gün Reagan medya için kusursuzca düzenlenmiş toplantılarda, teleprompter’ın da yardımıyla, hiç aksamadan konuşuyor, sık sık gülümsüyor ve günün vecizesine sıra geldiğinde duraklıyordu.

Trump’ın başkanlığa aday olmaya cüret etmesi, medya gösterilerinin Amerikan siyasetinde başlıca etkenlerden biri haline gelmesi sayesindedir. Medya gösterileri seçimlere ve hükümete etki etmekle kalmaz, çok daha geniş anlamda, kültür ve siyaset alanının mahiyeti ve ethos’u üzerinde belirleyici olur.

Medya-merkezli hiperkapitalizm çağında başarılı olmak için medyanın ve şöhretin önemini kavrayan Trump’ın dili ve davranışı, New York’un gayet rekabetçi ve acımasız iş dünyasından türer. Trump’ın ‘mizacını’, kişiliğini, dili kullanma biçimini anlamak için, onu şöhrete taşıyan, önemli bir kamusal figür haline getiren, “The Donald” yapan televizyon şovu The Apprentice’i anımsamak gerek. Gerçekten de Trump, kampanyasını bir televizyon dizisi gibi kurgulayan, işler kaotik bir hal aldığında toplantılarının ne kadar eğlenceli olduğundan dem vuran, durmaksızın attığı her türlü ölçüyü aşan tweet’leriyle sürekli sosyal medyayı sarsan ilk reality tv adayı. İnanılmaz, gerçeküstü kampanyasında, medyayı ve ününün gücünü en etkili silah olarak kullanan ilk ‘şöhretli’ aday.[5]

Trump, Debord’un gösteri ve tüketici kapitalizm modelinin ötesinde bir gösteri evresini temsil ediyor. Öyle ki, gösteri artık siyaseti, kültürü ve gündelik hayatı esir aldı; gösterinin ABD’deki baş manipülatörü Donald J. Trump başkanlığı elde ederek, siyaseti eğlence ve gösteriye tahvil etti.

2. The Apprentice, Twitter ve Trump Yazı

Trump’ın ulusal bir şöhret haline gelmesi kısmen de olsa The Apprentice’teki rolü sayesinde gerçekleştiğine göre, Trump fenomenini açıklayabilmek için bu popüler televizyon fenomenini irdelememiz gerek. Dizinin tanıtım müziği, O’Jays’in 1973 tarihli şarkısı “For the Love of Money” (Para Aşkına), yarışmanın kapitalist ethos’unu yansıtıyordu çünkü galip gelen kişi, Trump şirketlerinden birinde işe alınıyordu ve ne de olsa para, Trump’ın iş hayatındaki ve ün kazanmasındaki asli unsurdu.

The Apprentice’in yapımcısı Mark Burnett aslında The Survivor ile ulusun hafızasına kazındı. The Survivor, ittifaklar, hainlikler ve şirretliklerle bezeli, epik ölçekte bir gösteri. Darwinizm’i hatırlatan, kıran kırana rekabetin hüküm sürdüğü iş dünyasında başarı kazanma mücadelesinin bir alegorisi. Yani Donald Trump’ın serpildiği ve, hakkında yazılan birçok kitabın anlattığı gibi, fena halde çuvalladığı iş dünyasının.[6] Gerek Burnett, gerekse Trump 19. yüzyılın aşırı derecede rekabetçi kapitalizmine özgü, Darwinizm’i yeniden canlandıran toplumsal ethos’u benimserler. Trump’ın ünlü vecizelerinden biri şöyle: “Birisi size haksız yere meydan okuduğunda, karşı koyun –acımasız olun, sert durun– boyun eğmeyin. KAZANMAK her zaman önemlidir!”

The Apprentice, Trump’ı ulusal çapta bir şöhret haline getirdi, o kadar ki, tanınırlığı sayesinde başkanlığa aday olabildi; sonra da kampanyası sırasında ününü kullanarak, günlük siyaset gösterilerinin medyada yer almasını sağladı. Yayın araçlarını manipüle etme becerisinin yanı sıra, Trump sıkı bir Twitter kullanıcısı; gece gündüz demeden tweet’liyor. Twitter’ın 140 karakterini kullanarak etrafa sataşırken, böbürlenirken ya da basit bir mesajı iletirken, karşısındakileri işin içindeymiş, hatta Trump Dünyasının parçasıymış gibi hissettiriyor.

General Trump’ın fikirlerini ilan etmesi ve takipçilerine ne düşünmeleri gerektiğini dikte etmesi için Twitter mükemmel bir araç: İşadamı ve Siyasetçi Trump’a markasını anlatma ve onu tüketmek ya da desteklemek isteyenleri harekete geçirme olanağı veriyor. Trump-Twitter, savaşçılarını çevrimiçi bir topluluk olarak biraraya getirme becerisine sahip iletişim ustası Narsist Trump’ın fark edilme ve kabul görme ihtiyacını karşılıyor. Twitter, Baş Bilirkişi’ye tüm tebaasına görüş bildirme, atıp tutma, dil uzatma ve Trump Dünyası’nı Korkusuz Lider’in endoktrinasyonuna tabi kılma olanağı tanıyor.

Başkanlığa adaylığını ilan edeceği 16 Haziran 2015’te Trump, konuşmasını yapmak üzere Trump Tower’ın merdivenlerinden karısı Melania ile birlikte indi. Bu dramatik başlangıçtan sonra “The Donald” kendine uzatılan mikrofonlara yöneldi ve medyayı günlerce oyalayacak, kendine özgü kışkırtıcı sözler sarf etti. Mesela:

Amerika, başkalarının kendi sorunlarını yığdığı bir çöplük haline geldi. (Alkışlar) Teşekkürler. Hakikat bu. Ve bunlar en iyileri ve en kalitelileri. Meksika vatandaşlarını buraya gönderirken en iyilerini yollamıyor. Sizi yollamıyor. Bir sürü sorunu olanları gönderiyor ve onlar sorunlarını bize getiriyorlar. Uyuşturucu taşıyorlar. Suç taşıyorlar. Tecavüzcüler. Aralarında iyi insanlar da olabilir.

Bu sözler bir tartışma furyası başlattı; rezil bir ırkçılık, yabancı ve İslam düşmanlığı gibi, Trump’ın süregidecek nefret dolu kakofonisinin işaretini verdi. Trump, kampanyası boyunca siyaset tiyatrosunu yönetti ve Amerikan siyasetini bir gösteriye çevirdi. Onun seçim kampanyası, eğlence ve şöhret dünyasıyla siyaseti kavuşturma yolunda bir adım oldu. (İlk aktör başkanımız Ronald Reagan aynı yolda önemli bir rol oynamıştı).

3. 2016 Seçim Gösterisi

19. yüzyıl Alman filozofu Friedrich Nietzsche, tüm toplumsal hareketlerin kökeninde, üstün insanlara, sınıflara ve devlete yönelik hınca dayalı sürü psikolojisinin yattığına inanır. Nietzsche oklarını özellikle modern devlete doğrultur. Ona göre, bu “yeni idol”, “tüm soğuk canavarların en soğuğudur”. Devlet, yok etme güdüsüyle hareket eden ve sürekli yalan üzerine yalan söyleyenler tarafından yönetilir. Nietzsche, “ona dair her şey düzmecedir” der.[7] Alman milliyetçiliğine de saldırır:

Eğer insan kendisini güce, büyük siyasete, ekonomik meselelere, dünya ticaretine, parlamenter kurumlara, askerî çıkarlara adarsa; eğer insan, onu oluşturan bir parça akıl, ciddiyet, irade ve azim uğruna kendisini harcarsa; öteki yönde, yani kültür, sanat, din ve kişilik geliştirme yönünde bir eksiklik belirecektir.[8]

Trump’ın takipçileri, Nietzsche’nin hınçla dolu kitlelerinin bir türeviymiş gibi görünüyorlar. Aslında Donald Trump’ın kendisi de bir hınç küpü. Hayatı boyunca içinde biriktirdiği derin öfkeyi ve kini içselleştirmiş. Dolayısıyla, takipçileriyle bağlantı kurabiliyor; Demokratların ve başka profesyonel siyasetçilerin yapamadıkları bir biçimde onların hıncını dile getirebiliyor ve harekete geçirebiliyor. Trump’ın arkasındakilerin hınçları kısmen siyasetçilere yönelik. Kampanyası sırasında Trump’ın kendisini siyaset sisteminin dışında konumlandırmaya gösterdiği özen, belli ki seçmenlerini seferber etme konusundaki başarısının nedenlerinden biri. Ancak iki başkanlık adayının karşı karşıya gelip tartıştığı televizyon münazaralarına sıra geldiğinde, Donald Trump Başkanlık televizyon şovu tökezledi, tıkandı ve kriz durumuna geçti. Önce televizyon, şimdi de yeni medya çağında Amerikan başkanlık seçimi münazaralarını yöneten medya mensupları, itibarlarını zedelememek için pozitif bir görüntü vermeye çalışıp, gaf yapmamaya gayret ederken, rakip adaylar birbirlerini yok etmeye kararlı bir biçimde, münazaraları gladyatör gösterilerine çevirdiler. 27 Eylül 2016’daki ilk münazarada Trump ta baştan otoriter maçoyu oynadı; bağırıp çağırdı, Clinton’a hakaretler yağdırdı ve tartışmada hâkimiyet kurmaya çabaladı. Clinton ise Trump’ın sataşmalarını ve tehditlerini dikkate almayarak karşı görüşlerini sıraladı, meramını anlattı.

Münazara ilerledikçe Trump kontrolu iyice kaybetti. Konuları dağıttı, tutarsızlaştı ve Clinton’ın onun iş hayatındaki sicili, vergi kaçırması, kadınlara iğrenç saldırıları ve nihayet başkanlık için yetersizliği konularındaki sert hamlelerine yanıt veremez oldu.

8-9 Ekim 2016’ya denk gelen hafta sonunda bir video kaydı, tüm seçim haberlerinin önüne geçti. Trump cinsel gücüyle övünüyor; video, onun bayağılığını, kabalığını ve kadınları aşağılamasını ortaya seriyordu. New York Times Trump’ın cinsellikle ilgili böbürlenmelerini birinci sayfasından verdi: “Video, Trump’ın Kadınları Elle Taciz Etmekle Övündüğünü İfşa Ediyor”. Televizyon kanalları ve sosyal medya ağları görüntüleri tekrar tekrar gösterip durdular.

Derken, Trump’la Billy Bush arasında geçen ipe sapa gelmez bir konuşmaya ait üç dakikalık bir kayıt ortaya çıktı. Trump, bir ‘yıldız’ olma statüsünün, ona kadınlara, evli olanlar dahil, ne isterse yapma izni bahşettiğini ileri sürüyordu ve bir seferinde nasıl “bir kadına sanki sürtükmüş gibi yaklaşıp hedefine tam da varamadığından” dem vuruyordu. Kısacası, seks filozofu Trump’a göre onun gibi bir ‘yıldız’, ayrıcalıklı muameleyi hak ediyordu. “Canının istediğini” yapabilirdi, “bacak arasını avuçlamak” da dahil. Garezini dışa vuracak biçimde, onun bir mağara adamınınkine benzer cazibesine direnebilen evli kadınların zaten “The Donald”ın yüksek standartlarının hayli altında kaldıklarını söylüyordu. “Evet onu düzmeye çalıştım. Evliydi. Şimdi büyüttürdüğü göğüsleri ve başka her şeyi var.”

Böylece, 2016 kampanya gösterisi iyice düzeysizleşip dibe vurdu ve Donald Trump, sistemin dışında olduğunu gösterdi, ama aynı zamanda edep, nezaket ve ar sınırlarının da dışında kaldığını görmüş olduk. Ölçüsüz bir cinsiyetçilik, ırkçılık ve yabancı düşmanlığı ile hakaret ve küfür dilini kullanan kampanyası sırasında, kadınlara karşı ve genel anlamda adaba aykırı saldırıları, acaba bardağı taşırıp tepki uyandıracak mıydı? Ve Donald Trump’ı artık en ateşli taraftarlarının bile izlemeyi istemeyecekleri bir biçimde lağım çukuruna sevk edecek miydi? Otoriter, popülist lider, kampanyasını ve Trumpçı taraftarlarını sürükleyebilecek miydi, yoksa Trump’ı yaratmış olan gösteri onu yutup bitirmek üzere miydi?

Sonunda olan Hillary Clinton’a oldu, medya gösterisi Trump’ı değil, onu yuttu. Amerikan başkanlığının yakın tarihinde görülmemiş, herhangi bir adayın başına gelmemiş bir olayla karşılaştı. Kampanyası, infilak eden bir medya gösterisinin geride bıraktığı enkazın altında kaldı. 29 Ekim 2016’da FBI Başkanı James Comey, hükümetin adli kanadına mensup bir yetkili olarak, başkanlık seçimine o zamana kadar görülmemiş, şaşırtıcı bir müdahale gerçekleştirdi; orta yere patlamaya hazır bir bomba bıraktı. FBI’ın, Hillary Clinton’a ait ele geçirdiği birtakım e-postaların gizli bilgi içerip içermediğini araştırmakta olduğunu açıkladı.

Clinton FBI’ın darbesini atlatamadı; bu gösteri onun hızını keserken, Trump için itici bir güç oldu. Nihayetinde, seçim sonucunu etkiledi. Oysa tam seçim öncesinde bir yandan da Demokrat Parti’ye ait e-posta hesaplarını Rusların hack’lediğine dair kuşkular ifşa edilmekteydi.

Bu skandal ve yolsuzluk gösterisi pekâlâ Trump’ın başkanlığını suya düşürebilirdi; öngörülmesi ve tasavvur edilmesi güç bir gösteri cehennemi yaratabilirdi. Nitekim Trump başkanlığının dördüncü ayını geride bıraktığında, yönetiminin en zayıf noktası, kendisinin ve yönetime getirdiği kişilerin Rusya’yla ve başındaki eli kanlı diktatör Vladimir Putin’le bağlantılarıydı. Trump’la Putin’in ortak noktaları, ikisinin de otoriter olmaları ve demokratik kurumlarla özgürlükleri küçük görmeleri. Trump’ın niye bu kadar çok sayıda Rusya yanlısını yönetime soktuğu ve gerek kampanya sürecinde, gerekse başkanlığı aldıktan sonra niye Putin’e methiyeler düzdüğü açıklanmaya muhtaç. Trump hiçbir zaman vergi beyanında bulunmadı. Ayrıca, kampanyasının Rusya ile finansman bağlantıları da, Trump örgütünün Rusya’yla ilişkileri de bulanık kalmaya devam ediyor. The American Horror Show başlıklı kitabımda detaylı olarak ele aldığım Rusya’nın 2016 seçimini hack’lemesi olayı muhtemelen tarihte Amerikan seçimlerine yapılan en rezil yabancı müdahale. Ve başkanlık rejiminin bekasını tehdit edebilecek, en tartışmalı siyasal gösteriyi piyasaya sürme ihtimali mevcut. Clinton’ın sönük kampanyası ve memleketin Clinton usancından mustarip olması gibi, seçim sonuçlarını etkileyen çok sayıda unsur bulunsa da, medya gösterilerinin Amerikan siyasetinde giderek daha önemli bir payı olduğuna kuşku yok. Ülke, gösteriye gark olmuş Başkanlığı gösteri ustası Donald J. Trump’ın başkan olarak ele geçirdiği yeni bir dönemin eşiğinde. Tabii Trump’ın gösteri siyasetinin kurbanı olması da mümkün. Ne de olsa gösteri siyaseti kendi tanrılarını yarattığı gibi, yok da eder. Yüksek teknolojiye sahip, süperkapitalist toplumlarda katlanmaya yazgılı olduğumuz hiper-gösterinin siyasete egemen olma derecesi, muhtemelen Guy Debord’u hayrete düşürürdü.

 


[1] Guy Debord’un kitabının The Society of Spectacle başlıklı İngilizce çevirisi önce 1970’te, Detroit’da Black and Red’in korsan baskısı olarak yayınlandı ve defalarca yeniden basıldı. Farklı bir edisyonu 1983’te ve yeni bir çevirisi 1994’te çıktı.

[2] Medya gösterisi kavramım için Douglas Kellner, Grand Theft 2000: Media Spectacle and a Stolen Election (Lanham, MD.: Rowman and Littlefield, 2001); Media Spectacle (Londra ve New York: Routledge, 2003); From September 11 to Terror War: The Dangers of the Bush Legacy (Lanham, MD.: Rowman and Littlefield, 2003); Media Spectacle and the Crisis od Democracy (Boulder: Paradigm Press, 2005).

[3] American Nightmare: Donald Trump, Media Spectacle and Authoritarian Populism (Rotterdam: The Netherlands Sense Publishers, 2016) içinde Trump’ın Cumhuriyetçi Parti adaylığını kazandığı başarılı kampanya sürecinde ve gayet tartışmalı 2016 genel seçimlerinde taraftarlarını seferber etmek için otoriter popülizmi cisimleştirmesini ve bu yolda ırkçılığı, milliyetçiliği, yabancı düşmanlığını ve Amerikan siyasetinin karanlık arka yüzünü nasıl kullandığını inceliyorum. Bu kitabın ardından yazdığım The American Horror Show: Election 2016 and the Ascendancy of Donald J. Trump (Rotterdam: The Netherlands Sense Publishers, 2017) içinde ise Trump’ın 2016 başkanlık seçimini kazanma ve yönetimini oluşturma sürecini tartışıyorum; iktidarının ilk 100 gününün felaketlerini anlatıyorum.

[4] O. J. Simpson davasını ve Clinton’ın seks/görevi kötüye kullanma skandalını From September 11 to Terror War içinde; 2000 yılının Bush/Gore seçim kampanyasını ve çalınan seçimi Grand Theft 2000 içinde; 9/11 saldırılarını ve sonrasını ise Media Spectacle içinde ele alıyorum.

[5] Şöhret siyaseti ve Amerikan toplumunda siyasetin ve eğlence kültürünün içe patlaması konuları için, Douglas Kellner, “Barack Obama, Media Spectacle and Celebrity Politics”, A Companion to Celebrity içinde, der. P. David Marshall ve Sean Redmond (Malden, MA. ve Oxford: Wiley Blackwell, 2016) s. 114-134. Trump, medya ve onun şöhreti beslemesi ve istismar etmesi konularında en tatmin edici kaynak: Timothy L. O’Brian, TrumpNation: The Art of Being the Donald (New York: Grand Central Publishing, 2016 [2005]).

[6] Trump’ın hayatı ve kariyeri için: Michael D’Antonio, Never Enough: Donald Trump and the Pursuit of Success (New York: Thomas Dunne Books, 2015); Gwenda Blair, The Trumps (New York: Simon and Schuster, 2000) ve Michael Kranish ve Mark Fisher, Trump Revealed: An American Journey of Ambition, Ego, Money and Power (New York: Scribner, 2016). Blair’in kitabının ‘Born to Compete’ (Rekabet için Yaratılmış) başlıklı bölümü, s. 223 ve devamı, Trump’ın erken yaşlarındaki hırsını ve başarı güdüsünü anlatıyor.

[7] Friedrich Nietzsche, The Portable Nietzsche, der. Walter Kaufmann (New York: Viking Press, 1954) s. 160-163.

[8] Friedrich Nietzsche, Twilight of the Idols (New York: Penguin Books, 1968) s. 62.

Kaynak: E-SKOP         (Çeviri: Nur Altınyıldız Artun)

İlginizi çekebilir