Güney Afrika’nın “apartheid” nedeniyle olimpiyatlara katılım yasağı

Güney Afrika’nın “apartheid” (etnik arındırma) yüzünden olimpiyatlara katılması 18 Ağustos 1964 tarihinde yasaklandı. Yasak 1992 Barcelona Olimpiyatları’na kadar devam etti.

İlhan Ceyhan Gaiadergi’de yer alan ”Güney Afrika’nın ırk ayrımcılığa dayanan rejimi: Apartheid”, Çağla Oflas’ın Marksist.org sitesinde yer alan ‘‘Apartheid rejimini tarihe gömen siyah öfke” ve Mithat Fabian Sözmen’in Apartheid’a yer verdiği Evrensel gazetesinde çıkan ”Sporda siyaset korkusunun kökeni” yazılarını Özgür Denizli okurlarıyla paylaşıyoruz.

**-

Güney Afrika’nın ırk ayrımcılığa dayanan rejimi: Apartheid

İlhan Ceyhan – 2 Ocak 2018

Apartheid Rejimi 1948 yılı sonrasında Güney Afrika’da Ulusal Parti’nin iktidara gelmesiyle başlayan, kurumsallaşarak ilerleyen ve ırk ayrımına dayanan bir rejimdi. Rejim 1948 yılı itibariyle başlayarak 1990’lı yıllara kadar devam etmiştir. Birçok insan çeşitli işkencelere uğramış, hayatını kaybetmiş ve evlerini terk etmek zorunda kalmıştır. Aslında 1948 yılından önce de Güney Afrika’da ayrımcılığa sebep olan politikalar yoktu denemez. Örneğin II. Dünya Savaşı sırasında daha fazla emek gücüne ihtiyaç duyulması üzerine siyahiler yine bu ihtiyacı gidermek için kullanılmışlardı. Fakat zorunlu ve ayrılıkçı politikaların kurumsallaşması ve sürekliliği bakımından 1948 itibarıyla iktidara gelen rejim önemli rol oynamaktadır.

Rejimin kendi ayrılıkçı politikaları sanki birer ulusal politik olarak benimsenmiş ve uygulamaya koyulmuştur. Ülkenin polisi, güvenlik birimleri ve yargısı tam bir uyum içerisinde bu ayrılıkçı politikaların uygulanabilirliğini kolaylaştırmışlardır. Bunun sonucunda ise birçok insan haksız yargılamalar ve alıkonulmalardan ötürü acı çekmiş, hatta hayatlarını kaybetmişlerdir.


(Beyaz [insanlar] için Alan) Kaynak

Ayrılıkçı politikalar

Rejim ilk olarak beyaz Güney Afrikalıların durumlarını korumak ve devam ettirmek için önlemler alarak işe başladı. Siyahi Güney Afrikalı insanların yaşadığı bölgeler beyaz insanların yaşadıkları bölgelerden ayrılmış ve iki taraf arasındaki iletişim büyük oranda kısıtlanmıştır. 1950 yılında ise siyahi insanlar ile beyaz insanların herhangi bir cinsel münasebette bulunmaları veya evlenmeleri yasaklanmıştır. Bunun yanında kamu tesisleri dahi siyahlara ve beyazlara ait olmak üzere ayrılmıştır.

Siyahilerin işçi sendikaları devlet eliyle kısıtlanmış ve siyahi insanların iktidardaki Ulusal Parti’ye katılarak siyasette rol oynamaları yasaklanmıştır. Yine devlet tarafından bu insanların arazileri beyaz insanlara düşük fiyattan satılmıştır. 1961 ve 1994 yılları arasında 3.5 milyondan fazla insan evlerini terk etmek zorunda kalmışlardır. Bunun sonucunda ise beyazlar ülke topraklarının ve dolayısıyla ekonomik kaynakların büyük oranını ele geçirmişlerdir. Toplum sadece siyah ve beyaz olarak değil, fiziksel görünümlerine göre beyaz, renkli (colored), Bantu (Siyahi Afrikan) ve Asyalı olmak üzere devlet eliyle birbirinden ayrılmışlardır. Devlet bu ayrımcılığı desteklemeyi bir politika haline getirmiş, yasalar çıkartarak bunu kurumsallaştırmıştır. Siyahi Afrikanların bazı spesifik işleri yapmaları yasaklanmış ve ancak devlet izniyle bazı işleri yapmalarına olanak verilmiştir. Bunun yanında grev yapma hakları da ellerinden alınmıştır. Ayrım sadece toplumsal olarak kalmamış, öğrencilerin eğitimleri dahi ayrıma tabi tutulmuştur. Ders programları siyahi öğrencilere göre özel olarak düzenlenmiş ve bu programlar siyahilerin hangi işlerde iyi oldukları göz önüne alınarak hazırlanmışlardır.

Kimin hangi işi yapacağının yanı sıra, kimin hangi işte daha iyi olduğuna dahi faşist Apartheid rejimi karar vermiştir. Siyahilere uygun görülen bazı işler ise hademecilik ve bedensel işlerdir. Siyahilerin ve beyazların aynı üniversiteye gitmeleri de yasaklanmıştır. Bunların dışında kimin nerede yaşayacağı devlet tarafından belirlenmiş ve bunu meşrulaştırmak adına devlet ‘yanlış bölgelerde yaşayan insanlar’ sloganını kullanmıştır. Yeni yerlere taşınmak zorunda kalan ailelerin çocuk ve yaşlı üyeleri ise yeni koşullara adapte olmakta zorluklar çekmiş, çeşitli hastalıklara yakalanarak hayatlarını kaybetmişlerdir. Yeni yerleşim yerlerindeki hijyenik olmayan yemek ve sulardan ötürü kolera, sıtma, tifo gibi hastalıklar yayılmıştır. Beyazlar ve siyahlar arasında çıkan herhangi bir anlaşmazlık sonucunda yargılama işlemini yapabilmek için ülkede yaşayan insanların kimlikleri kayıt altına alınmıştır. Herhangi bir davada beyazların ve siyahilerin ‘yargı önünde eşitliğinden’ bahsedilemez.

Apartheid rejimi yasama gücünü sömürü ve baskı aracı olarak bir silah gibi kullandı. Bu yasalar hem halkı bölmek için hem de muhalifleri bastırmak için hazırlandılar. Diğer yandan emek gücünün siyahilere dayanması ve siyahilerin kentlere göç etmesi bu sefer rejimin onları birer tehlike olarak görmesine sebep olmuştur. Rejim ayrılıkçı politikalardan doğan sorunları yine ayrılıkçı ve baskıcı politikalarla çözmeyi hedeflemiş ve sonunda tabiki hüsrana uğramıştır. Apartheid rejimi bu ayrılıkçı politikalara bir kılıf olarak Güney Afrika’nın çok uluslu bir devlet olduğuna işaret ederek her bir etnik grubun bir diğerinden bağımsız olduğunu savunmuştur. Bu anlayışa göre her bir etnik grup veya ırk farklı potansiyeller barındırıyordu. Bu sebeple tüm ırklar için ‘ayrı gelişme’ gerekliydi. Bu ayrı gelişme de doğal olarak ayrımcılığın temelini oluşturuyordu.

Muhalefetin artması

Tüm bu ayrımcı politikalar devletin engellemelerine karşın güçlü bir muhalefet yaratmış, Nelson Mandela da bu muhalefetin içerisinde yer alanlardan birisi olmuştur. Örneğin 1960 yılında Sharpeville’da toplanan silahsız muhaliflere polis ateş açmış ve birçok sivil insan hayatını kaybetmiştir. Bu katliam sonrasında hükümet iki muhalefet partisini de kapatmıştır. Masum insanların bu şekilde katledilmesi Güney Afrika’nın uluslararası arenada dikkat çekmesine sebep olmuş ve gelecekteki uluslararası yaptırımlara zemin hazırlamıştır. 1976 yılında ise Soweto katliamı meydana gelmiş, binlerce liseli çocuk sokaklara dökülerek Afrikalı dilinin okullarda öğretilmesi için protesto yapmıştır.

Siyah Bilinç Hareketi (Black Consciousness Movement) tarafından da desteklenen bu protestolar kötü sonla sonuçlanmıştır. Bu protestoya karşı da devlet yine elini kana bulamıştır. Polis tarafından açılan ateş sonucunda yüzlerce çocuk hayatını kaybetmiştir.

Yerliler, Kızılderililer ve renkliler. Bu tesislere geceleri girerseniz eksik olarak listeleneceksiniz. Silahlı muhafızlar gördükleri yerde ateş eder ve vahşi köpekler cesedi silip süpürürler. Uyarıldın! Kaynak

1980’li yıllarda uluslararası yaptırımlar Güney Afrika’yı hedef aldı. Ayrıca yine 80’li yıllarda muhalefettekiler de silahlanma yoluna gitmiş yani taktik değiştirmişlerdi. Apartheid rejimine karşı savaşmaya başlamışlardı. Çeşitli siyasi liderler tutuklanmış ve çok kötü muamelelere maruz kalmışlardı. Tutukluların kullanacağı tuvaletlerin durumu dahi berbattı ve tutuklular hijyenik olmayan yemekleri yemeye zorlandılar. Soğuk günlerde yorgansız bırakıldılar. Sorgudan önce kıyafetleri çıkarılarak çıplak bırakıldılar. Aileleriyle görüştürülmediler ve tutuklamaların çoğu haksızca yapılmaktaydı. Yine bu yıllarda devlet muhalefeti bastırmak adına OHAL ilan etmiş ama asıl hedef olarak beyazların konumu korumayı hedeflemişti.

Ayrıca Apartheid rejimi komünizmin yayılmasından da korkuyordu. Herhangi bir komünist hareketin diğer ülkeler tarafından finanse edilerek silah yardımı yapılacağı endişesi nedeniyle rejim komünist grupların bir ofis kiralamalarını, miting yapmalarını engelledi. Ayrıca birçok grubun oy kullanma hakkı da ellerinden alındı. Siyahilerin gücü ellerine alarak beyazların güncel konumunu tehdit edebileceği algısı hükümetin daha sert tutumlar almasına neden oldu. 1952 yılında ‘the pass book’ denilen kimlik kartları yürürlüğe girdi. Siyahi Afrikalılar başka bir şehire veya kısıtlanmış bölgelere giderlerken bu cüzdanları taşımak zorundaydılar. Bu cüzdanı yanında bulundurmayanlar tutuklanıp yargılanabiliyorlardı. Artık okullar, kiliseler, havuzlar, kumsallar, oteller, ulaşım araçları, umumi tuvaletler hepsi ayrılmış durumdaydı. Hastaları taşıyan ambulanslar dahi birbirinden ayrıldı.
İnsanların ırk, yaşanılan bölge, sosyal olanaklar, kişisel ve ekonomik ilişkiler gibi konularda baskı altında tutulabilmeleri için çok sayıda kanun çıkartılmış ve baskıcı, ayrılıkçı rejim kurumsallaşmıştır. Polislerin devlet tarafından genişletilmiş yetkilerinden dolayı birçok Afrikalı tutuklamalara ve alıkonulmalara maruz kalmışlardır.

Rejimin sonu

Fakat 1990’lı yıllara doğru ülke içerisindeki ve dışarısındaki memnuniyetsiz fazlaca artmış, geniş çaplı işçi grevleri baş göstermiş ve hükümetin silahlı kuvvetleri hedef haline gelmeye devam etmiştir. Birçok tutuklu açlık grevine başlayarak hükümetin ve uluslararası kamuoyunun dikkatini çekmeye çalışmıştır. Ayrıca Soğuk Savaş’ın da bitmesiyle komünizm tehlikesi sona ermiş, dünya artık insan haklarının daha ön plana çıktığı bir döneme girmiştir.


11 Şubak 1990 yılı Nelson Mandela’nın hapishaneden çıktığı gün Kaynak
Bazı Batı devletleri, Amerikan yönetimi ve Amerika’daki şirketler de Güney Afrika’ya sert yaptırımlar uygulamaya başlamışlardı. Uluslararası kamuoyu Nelson Mandela’nın ve diğer siyasi aktörlerin koşulsuz serbest bırakılmaları konusunda diretmiştir. 27 yıllık mahkumluktan sonra Nelson Mandela’nın serbest kalması Apartheid rejiminin siyaset değişikliğine gittiğinin göstergesiydi. Amerika ve Avrupa Apartheid rejimini yıkmak için Mandela’ya destek vermekten geri durmamışlardır. 1994 yılında ise Nelson Mandela Güney Afrika’da seçimle iktidara gelen ilk siyahi başkan olmu, hayatı boyunca birçok barış müzakerelerinde yer almayı kendine görev bilmiştir.

Kaynakça
Gaffey, C. (2016, 6 16). SOUTH AFRICA: WHAT YOU NEED TO KNOW ABOUT THE SOWETO UPRISING 40 YEARS LATER. http://www.newsweek.com: http://www.newsweek.com/soweto-uprising-hector-pieterson-memorial-471090 adresinden alındı
JIBRIL, M. A. (2015). THE COMPULSION OF THE APARTHEID REGIME, ITS DEMISE AND THE ADVENT OF A NEW POLITICAL DISPENSATION IN SOUTH AFRICA, 1948-1996. 1-307.
Longley, R. (2017, 7 14). The End of South African Apartheid. https://www.thoughtco.com: https://www.thoughtco.com/when-did-apartheid-end-43456 adresinden alındı
PORTRE: Efsanevi lider Nelson Mandela’nın yaşamı. (2013, 12 5). http://www.bbc.com: http://www.bbc.com/turkce/ozeldosyalar/2013/12/130329_mandela_kimdir_yasam_oykusu adresinden alındı
Regan, B. (2008). THE STATE OF ISRAEL AND THE APARTHEID REGIME OF SOUTH AFRICA IN COMPARATIVE PERSPECTIVE. 201-2012.

***

Apartheid rejimini tarihe gömen siyah öfke

Çağla Oflas-23 Mart 2017

Güney Afrika tarihinin uzun bir dönemini “aparthaeid” adı verilen, beyazlardan oluşan azınlığın ülkenin geniş bir kesimini oluşturan siyahlar üzerinde ekonomik, sosyal ve politik güç kullandığı ırk ayrımcı bir rejim oluşturmakta.

Güney Afrika’ya gelen Hollanda asıllılar, İngilizler ve Kıta Avrupa’sından gelen sömürgeci güçler, ganimetleri ülkelerine taşımak yerine bölgeye yerleştiler. 1800’lü yılların sonunda Johannesburg yakınlarında zengin maden yataklarının bulunmasıyla birlikte burası ülkenin siyah ve beyazların yaşadığı en büyük kent haline geldi. Kendilerini Afrikanerler olarak adlandıran beyazlar ülkenin zengin topraklarını ve madenlerini işletmekteydi. Aynı süreçte İngiltere ve Afrikanerler arasında yapılan savaş sonucunda 1910 yılında Güney Afrika Birliği kuruldu. 1961’de yeni anayasa ile Güney Afrika Cumhuriyeti ilan edildi.

Bu dönemde beyazlara siyasal yetkiler de verildi. 1913 tarihinde yayımlanan ayrımcı bir yasayla siyahların yaşam alanları belirlendi. Ayrıca siyahların bağımsız veya kiracı olarak tarım yapma hakları ellerinden alındı. Siyahlar beyazların çiftliklerinde ücretli olarak çalışmaya zorlandı.

Apartheid rejimi

II. Dünya Savaşı’nın ardından ülkede azınlıkta olan beyazlar, hakimiyetlerini Ulusal Parti önderliğinde genişletti. 1948 yılında iktidara gelen Ulusal Parti, Apartheid politikalarını uygulamaya koydu. Bu politikalar doğrultusunda parlamentoda pek çok ırkçı yasa kabul edildi. Karma evlilikler yasaklandı. Sadece evlenmek değil siyahlar ve beyazlar arasında gerçekleşecek bir cinsel ilişkinin de önüne geçilmeye çalışıldı. Evlenmeleri yasak olan çiftlerin birlikte yaşamaları da önlendi. Bu nedenle bazı çiftler ülkeyi terk etmek zorunda kaldılar. Bu konuda bizzat polis tarafından çok aktif ve katı denetimler yapıldı. Evlere, yatak odalarına baskınlar düzenlendi. 1952 yılında yeni bir yasayla tüm siyah erkekler için kimlik benzeri belge taşımak zorunluluğu getirildi. 1956 yılında bu yasalar kadınlar için de geçerli hale getirildi.

Irkçı rejimin en acımasız uygulamaları 1960-1994 yılları arasında kendini gösterdi. Bu yıllar arasında yaklaşık 3,5 milyon siyah yaşadıkları yerlerden zorla göç ettirildi. Yeni kurulmuş ekonomik ve sosyal altyapıları olmayan bölgelerde yokluk içinde yaşamaya zorlandı. Apartheid rejimi açısından eğitim sistemi çok önemli bir araçtı. 1953 yılında eğitimde ırk ayrımına dayalı zorunlu kurallar getirildi. Dönemin bakanı Dr. H.F. Verwoerd siyahların çocukluktan itibaren verilecek eğitimin Avrupalılarla eşit olmayacaklarını, belli iş kapasitesinin üzerine çıkamayacaklarını öğretmek gerektiğini ileri sürüyordu. Ona göre siyah çocuklara kullanamayacakları bir bilim olan matematiğin öğretilmesi gereksizdi. Eğitimde fırsat eşitsizliği yasa haline getirildi. Siyahların eğitimi için beyazlara oranla daha az bütçe ayrıldı.

Güney Afrika ulusal hareketi

İleride Afrika Ulusal Kongresine(ANC) dönüşecek, çeşitli yerli topluluklarının şeflerinden, toplumsal örgütlerin ve kilise temsilcilerinden oluşan Güney Afrika Yerli Kongresi 1912 yılında kuruldu. Güney Afrika’daki tüm halkların bir araya gelerek hak ve özgürlüklerini ırk, din ve dil ayrımı gözetmeden savunmasını ilke edindi. 1923 yılında kurulan ANC yerli halkın topraklarından kopartılarak madenlerde çalıştırılması için çıkartılan arazi kanununa karşı siyahların dolaşım hakkını kısıtlayan pasaport kanununa karşı mücadele yürüttü. Madenci grevlerini destek verdi.

Özgürlük sözleşmesi

ANC tarafından düzenlenen şiddet içermeyen geniş katılımlı protesto kampanyaları, sivil itaatsizlik eylemleri, rejimin ırkçı politikalara hız vermesi sonucu radikalleşmeye başladı. Özellikle gençlik örgütlenmesi içinde yer alan Nelson Mandela, Oliver Tambo ve Walter Sisulu gibi isimler hareketin içinde de sivrildiler. Hareket; grevler, boykotlar temelinde gelişen mücadeleler ve sivil itaatsizlik kampanyalarıyla kitleselleşmeye başladı. Hintli, Asyalı ve melez işçilerden oluşan geniş işçi sendikaları ANC ile ortak eylemler düzenlediler. Irkçı rejime karşı beyazlara ait örgütlerin katılımıyla toplanan Halk Kongresinde kabul edilen Özgürlük Sözleşmesi siyah hareketin temel metnini oluşturdu. Irkçı rejime meydan okuyan kongrede; toprakların, topraksızlara verilmesi, siyah halka ikamet ve serbest dolaşım hakkı, iş ve can güvenliği, ırk ve milliyet ayrımı olmaksızın parasız ve zorunlu eğitim, asgari ücret belirlenmesi ve çalışma saatlerinin kısaltılması gibi pek çok talep kabul edildi ve imzalanan sözleşmede yer aldı. Özgürlük Sözleşmesini komünist bir metin olarak değerlendiren rejim ANC liderliğini tutukladı

Sharpeville Katliamı sonrasında yaşanan gelişmeler ANC için bir dönüm noktası oldu. Pasaport yasasını protesto etmek için düzenlenen protestoda kalabalığa ateş açılması sonucunda 69 kişi yaşamını yitirdi. Sonrasında binlerce insan tutuklandı ve ANC yasaklandı. Bu olay sonrasında ANC liderliği silahlı mücadele başlattı. ANC’nin silahlı kanadının liderliğini üstlenen Mandela kısa sürede yakalandı ve idamdan kurtuldu; ancak ömür boyu hapis cezasına mahkûm edildi.

Grevler ve boykotlar

1970’li yıllarda ekonomik krizin de etkisiyle grevler ve öğrenci isyanları patlak verdi. 1973’te Durban Grevi sendikal hareketin de güçlenmesinin önünü açtı. Hükümetin siyah öğrencilerin derslerinin yarısının Afrikaner dilinde olmasını zorunlu hale getiren bir düzenlemesine karşı 20.000 öğrenci Soweto’da büyük bir protesto yürüyüşü düzenledi. Polisin kalabalığa ateş açması ve 13 yaşında bir çocuğun ölümü tüm ülkede büyük bir öfkeye ve geniş çaplı gösterilere yol açtı. Gösteriler bastırıldı. Ancak siyahların mücadelesinde yeni bir direniş ruhu kazandırması açısından dönüm noktası oldu. Rejimin tüm saldırıları ve katliamlarına rağmen sokak gösterilerinin ardı arkası kesilmedi. Grev ve boykotlarda siyasi iktidarı hedefleyen talepler yer almaya başladı. Siyahların yaşadığı bölgelerde belediye ve devlet binaları basıldı. 300 bin maden işçisinin greve çıkması ve buna diğer sektörlerdeki kitle grevlerinin eşlik etmesiyle birlikte ırkçı rejimin de sonu geldi. 1990 yılında ANC ve diğer siyasi örgütler üzerindeki yasaklar kaldırıldı ve müzakereler başladı. Nelson Mandela ve diğer liderler serbest bırakıldı.

Irkçılık kaybetti, özgürlük kazandı

Kuşkusuz ulusal hareketlerin benzer yönleri olmakla birlikte birbirinden ayrılan pek çok özellikleri var. Ancak her ulusal mücadeleden öğrenilmesi gereken tek bir ders var. Başka ulusları ezen ulusların emekçileri, ezilen ilişkisi ortadan kalkmadan özgürleşemez. Güney Afrika’da her türlü baskı ve zulmün kaynağı olan ırkçı rejimin yıkılması demokratikleşme açısından büyük bir kazanım oldu. Özgürlük ve demokrasi mücadelesinin öncülüğünü yapan ANC, tüm dünyada ezilen uluslara emsal oldu. 1994 yılında işçi sendikalarının da desteklediği ittifakla iktidara geldiğinde ezilen tüm halkların simgesi haline dönüşmüştü. 27 yıl hapiste yatan, terörist olmakla yaftalanan hareketin lideri Nelson Mandela Cumhurbaşkanı seçildi. Güney Afrika’nın siyah halkı günlerce coşkulu kutlamalar yaptı. Apartheid rejimine karşı zorlu bir mücadele veren kitle hareketi anayasal bir zafer elde etti.

Müzakereler sonucu çatışmalar dolu tarihi aşan, tüm insanları ortak yurttaşlık çerçevesinde buluşturan ve ekonomik, sosyal hakları garantileyen çok önemli bir adımdı bu. Çünkü apartheid sonrası oluşturulan anayasa burjuva demokratik sistemdeki tüm unsurları kapsamakta. Yargı, yasama ve yürütme arasındaki ayrımlar var. Hatta anayasada insan hakları ve kadın haklarının arkasında duran, toplumsal cinsiyet yönelimlerine saygılı ifadeler yer almakta. Ancak tüm kapitalist ülkelerde olduğu gibi yoksulların mahkeme sistemine ulaşmasında engelleri var.

Sıra kapitalizmde

Öte yandan Güney Afrika Ulusal mücadelesinin önderliğini oluşturan ANC ve liderliğinin mücadelesi azınlık olan beyazların egemenliğindeki ırkçı rejime karşıydı. Mücadele zaman zaman sistemi hedeflese de asıl olarak kapitalist sistemle derdi yoktu. Siyahlarla beyazlar arasındaki eşitsizliğin kaynağı ırkçı rejim yıkılmıştı. ANC’nin iktidara gelmesiyle birlikte siyahlar ve beyazlar eşit haklara sahip oldular. Eğitim, sağlık ve konut olanaklarına kavuştular. Ancak kapitalizmin temel sorunu eşitsizlik ve yoksulluk sona ermedi. Hükümete gelen ANC liderliği, ırkçılık ve cinsiyetçilik karşıtı demokratik cumhuriyet vaat etti. Apartheid rejimi kalıntılarını ortadan kaldırılması için ülkenin tüm olanaklarını seferber etti. Ancak iktidarı geldikten sadece 18 ay sonra Özgürlük Sözleşmesinin yerine “büyüme, istihdam ve yeniden paylaşım stratejisi” denilen liberal bir program ikame edildi. Yeni liberal politikaların uygulayıcısı liderlik yolsuzluk skandallarıyla gündeme geldi.

Bugün Güney Afrika’da bugün nüfusun üçte ikisi yoksulluk sınırının altında yaşıyor,eşitsizlik açısından dünya çapında ikinci ülke, nüfusun yüzde 25’i işsiz. 2012 yılında ülke büyük grevler ve işçi eylemleriyle sarsıldı. ANC hükümeti grevci maden işçilerine saldırdı ve çok sayıda madenciyi öldürdü. 2015 yılında öğrenciler harçlara isyan etti. Dünyanın en ırkçı rejimini yıkan işçi sınıfı şimdi ANC hükümetiyle karşı karşıya. Şimdi sıra kapitalizmde…

Kaynak: Marksist.org

***

Sporda siyaset korkusunun kökeni

Mithat Fabian Sözmen-09 Aralık 2013
Tribünde siyaset” sezon başında en sıcak gündemlerden biriydi. Gezi direnişinde taraftar gruplarının performansından epey korkan hükümet, FIFA ve IOC’nin sporculara getirdiği saha içi siyaset yasağını tribünlere uygulayacağını açıklamış ve büyük tepki çekmişti.

Tribünde siyaset” sezon başında en sıcak gündemlerden biriydi. Gezi direnişinde taraftar gruplarının performansından epey korkan hükümet, FIFA ve IOC’nin sporculara getirdiği saha içi siyaset yasağını tribünlere uygulayacağını açıklamış ve büyük tepki çekmişti.

Henüz ligin ilk haftasında Fenerbahçeli Emre Belözoğlu ve Rizesporlu Sercan Kaya’nın gol sevinçlerini Rabia selamı ile kutlaması ise AKP’yi ters köşeye yatırmış, “Spor da siyaset de hayatın içindedir. Bunları ayrıştırma çabanız beyhudedir” diyenleri haklı çıkarmıştı.

Elbette AKP’nin asıl çekincesi saha içinden kendisine yönelecek muhalif seslerdi. Bunları bastırmayı amaçlıyordu. Ancak yukarıda da belirttiğimiz gibi FIFA ve IOC’den miras “siyaset yasağı” garabeti de olduğu yerde duruyor.

Geride bıraktığımız hafta önce Fethiyespor ‘Yüce Atatürk’ yazılı tişörtleri sebebiyle, sonra da Didier Drogba ve Emmanuel Eboue, Mandela tişörtleri sebebiyle Profesyonel Futbol Disiplin Kurulu’na (PFDK) sevk edildi.

Türkiye Futbol Federasyonu, her iki olayda da tişörtlerin “izinsiz” giyilmesini gerekçe gösteriyor. Ancak zaten bu tip konularda yine “siyaset yasağı” uyarınca izin verilmediği de biliniyor. Spor Bakanı Suat Kılıç ise yaptığı açıklamada Atatürk’ü siyaset üstü bir simge olarak konumlayarak TFF’ye geri adım atma çağrısı yaptı. Kılıç, Emre Belözoğlu ve Sercan Kaya’nın Rabia selamı sonrası da aynı açıklamayı yapmıştı. Yani iktidarın kafasında siyasi simgelere ilişkin belli bir hiyerarşi var ve tutumunu da buna göre belirliyor.

Örneğin Gezi direnişi ya da Kürt, Alevi, işçi haklarına ilişkin bir tişört giyilse Suat Kılıç’ın bu açıklamayı yapmayacağı muhakkak. Aynı zamanda Atatürk’ü cezalandırmanın yaratacağı infialden haberdarlar ancak örneğin biri İsmet İnönü tişörtü giyse, cezasız kalma şansının sıfır olacağı açık! (Sosyal medyadaki İnönizm alınmasın lütfen)

IRKÇI REJİMİN IOC’DEN MEN EDİLMESİ

Buradan gelelim sporun siyasette kullanılmasına. Gündem Nelson Mandela’nın vefatı sebebiyle Güney Afrika iken bunu yapmak da elzem oluyor. Çünkü tarihte sporun, siyasi bir gündem için en başarılı şekilde kullanıldığı örneklerden biri ırkçı Apartheid rejimini Olimpiyatlar’dan men etmek için uzun soluklu bir kampanya yürüten Dennis Brutus’e aittir. Güney Afrikalı, melez bir şair ve aktivist olan Dennis Brutus, sporun kitleler üzerindeki etkisini doğru yorumlayarak, ülkesinin en önemli sorunu olan ırkçı rejime karşı bir uluslararası kampanya başlatmıştı. Spor aracılığıyla dikkatleri çekmek isteyen Dennis Brutus, ülkesinde cezaevine tıkılırken, Güney Afrika’nın 1964 olimpiyatlarından men edildiği haberini aldığında Nelson Mandela’nın hücre komşusuydu.

Neyse ki Brutus, Mandela kadar uzun bir mahpus hayatı yaşamak zorunda bırakılmadı. Brutus, serbest kaldığında da sürgün edildi ancak mücadelesini sürdürdü. Güney Afrika’nın çağdışı rejimi 1991’e kadar IOC’den men edildi ve olimpiyatlara katılamadı. Bu, rejimin uluslararası meşruiyetini yitirmesinde önemli rol oynadı. ABD’deki siyah hareketinin de etkisiyle 1970’ler geldiğinde Güney Afrika’daki durumu savunabilmek ırkçılıkla eş anlamlıydı. 80’lerde ise artık rejimin tasfiyesi kaçınılmazdı.

DENNIS BRUTUS’UN MİRASI

Dennis Brutus’ün bugün FIFA ve IOC’nin öcü ilan ettiği şekilde sporu kullanarak yarattığı bu büyük etki, kuşkusuz sporu yönetenleri endişelendirdi.

“Sporun gücünü ve sahip olduğu etki alanını inkar edemeyiz. Spor devasa bir mücadele alanıdır ve burada söylediğiniz her söz megafona söylenmişçesine büyük bir etki yaratır.” Dennis Brutus’un bu sözü aslında evrensel’in spor sayfasının da kendisini etrafında şekillendirdiği önemli bir mirastır. Saha içinde siyaseti yasaklayan absürt önlemlere esas olarak bu eksenden bakmak gerekir.

Kaynak: Evrensel

İlginizi çekebilir