Genişletilmiş Şimdiki Zaman – Geoff Cox & Jacob Lund

Günümüzde, zamanda olmanın ve zamana ait olmanın birden fazla yolu var.

Çağdaş sanat içindeki ana akımları konumlandırmaya çalışan Terry Smith’in söylediği gibi:

Günümüzde çalışan pek çok sanatçı, birkaç farklı dünyanın fiziksel olarak biraraya geldiğini tahayyül ediyor: mahrem ya da kişisel dünya anlamındaki “benim dünyam”; yerelin yakın ilişkilerle örülmüş mahalli dünyası; civar dünyalar; giderek uzaklaşan diyarlar ve en sonunda da genel anlamıyla Dünya. Bu dünyaların arasında ise hepsini kat eden geçici alanlar, “yer olmayan yerler” var: Fiziksel ticaret ve sanal bağlantı koridorları. Bu çok-ölçekli resim, farklı dünyaların jeofiziksel yakınlıklarını ve kültürel eş-zamansallıklarını [co-temporality] akla getiriyor. Ayrıca, farklılaşmış hızlarda zamanda hareket edişlerini, ve hayatları bu dünyalar üzerinden örülen ve bu dünyalar arasında mekik dokuyanların hareketliliklerini kayda geçiriyor.[1]

Şimdide olduğumuzun, şimdinin her yeri saran mevcudiyetinin[2] giderek daha çok ayırdına varıyoruz; bunun sonucunda, farklı zaman türlerinin ve bunlar arasındaki bağlantıların da farkına varmaya başlıyoruz. Bir anlamda, genişletilmiş bir şimdiki zamanda yaşıyoruz: Şimdiki zaman ve mevcudiyet olarak algılanan bu genişletilmiş şimdiki zamanın oluşumunda birden fazla zamansallığın ve zamanın payı var. Bu küresel çağdaşlık şu anlama geliyor: Ağ-tabanlı bilişim teknolojileri ve giderek daha da sosyalleşen medya formları hem sanat ve kültür alanlarını hem de bu alanların işleyiş ve anlam üretme biçimlerini şekillendirme konusunda belirleyici bir rol oynuyorlar.[3] Özellikle de Internet, yeni deneyim ve “sahte-mevcudiyet”[4] biçimlerine imkân veren daimi bir yersizleşme hissinin damgasını vurduğu aşırı bir zaman-mekân sıkışmasına sebep oldu. E-flux dergisinin editörlerinin “Tarihin Sonu Bitti mi?” başlıklı sayının sunuşunda belirttikleri gibi, bu sıkışma her şeyin aynı anda meydana geldiği gibi bir izlemim yaratıyor ve böylece yerleri, olayları ve bizatihi zamanı hatırlama ve deneyimleme biçimimizi değiştiriyor.[5]

 

 

Nam June Paik, üstte 1984 Invaders, altta Family Photo Declassified, V-IDEA dizisinden, 1984.

 

Varlığımızın, ağlarla örülü ve bağlantı halinde bir varlık olduğu artık inkâr edilemez. Ve,  Giorgio Agamben’in dediği gibi “her kültür, en başta, tikel bir zaman deneyimiyse”[6] (bir başka deyişle, her kültür, en başta, şimdiki zamanın kuruluşunda fiilen rol alan şeylere ilişkin tikel bir deneyimse), bir an önce kimlik, öznellik ve topluluk kavramlarını yeniden müzakere etmemiz gerekiyor. Peki sanatın bu durumla ne gibi bir ilgisi var? Bizce, çağdaş sanat pratiklerinin başlıca görevlerinden biri bu durumu irdelemek. Bir diğeri ise, farklı zamanların ve yaşam dünyalarının birbirleriyle bağlantılı hale gelmesinde medyanın ve bilişim teknolojilerinin oynadığı önemli rolü müzakere etmektir.

Temel hipotezimiz şu: Çağdaşlık, tarihsel şimdiki zamanımızın küreselleşmesinin en önemli unsurlarından biridir. Burada çağdaşlığı, Osborne’dan hareketle, farklı ama aynı ölçüde “mevcut” zamansallıkların ya da “zamanların” biraraya gelişi olarak tanımlıyoruz. Bizzat küreselliğin zamansallığı olan bu çağdaşlığı incelemek ve bunu yaparken de, özel olarak, bilişim ve bilgisayım teknolojilerinin bu çağdaşlığın oluşumundaki payı üzerinde durmak istiyoruz. Bu meseleyi kavramsallaştırmanın olası yollarından biri, sosyolog ve mimarlık kuramcısı Benjamin Bratton’un yazılarında bulunabilir. Bratton, akıllı şebekeleri, bulut işlemi, mobil yazılım ve akıllı şehirleri, evrensel konum belirleme sistemlerini, yaygın bilişimi [ubiquitous computing] ve robot teknolojilerini, bilişimin birbirleriyle alakasız türleri olarak değil, daha geniş ve tutarlı bir bütünün, dünya ölçeğinde bilgisayımsal bir sistem biçimini alan “arızi bir mega-yapının” bileşenleri olarak görür. Bratton, bu mega-yapıya “İstif” adını verir:

Dünya ölçeğinde bilgisayım, farklı ölçeklerde farklı biçimler alıyor: enerji şebekeleri ve madencilik; yeraltı bulut altyapısı; kentsel yazılım ve kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi; kitlesel adresleme sistemleri; artırılmış gözler ve ellerle çizilmiş ya da nesnelerin içinde çözülmüş halde bulunan arayüzler; bir yandan öz-ölçüm tarafından üst-belirlenmiş, öte yandan, insandışı kullanıcı lejyonlarının (sensörler, arabalar, robotlar) sahaya inmesiyle hükümsüz kalmış kullanıcılar. Çağdaş bilgisayımsal teknolojilerin çeşitli türlerini, kendi başlarına gezinen farklı makine türlerinden ziyade, arızî bir mega-yapının gövdesini oluşturan parçalar olarak görmeliyiz. Belki de bu parçalar, katman katman sıralanarak, (eksik de olsa) devasa ve (düzensiz de olsa) yaygın bir yazılım ve donanım İstifi oluşturuyorlardır.[7]

Bratton’un kavramsallaştırması, tüm bu katmanlar arasındaki bağlantıları ve dijital ile analog zamanların, bilgisayımsal, maddi ve insani zamanların birbirine geçişlerini kayda düşer. Bu anlamda, çağdaşlığı ve zamanların biraraya gelmesini mümkün kılan bilişim mimarileri ve altyapılarını tahayyül etmenin iyi bir yolunu sunar. Burada bizim için önemli olan nokta, teknik, toplumsal, insani ve insandışı katmanların, bu tür araçlar üzerinden farklı ölçeklerde yeni özneleşme biçimleri üretecek şekilde biraraya gelmiş olmasıdır.

 

1970 yılında Jewish Museum’da düzenlenen “Software” sergisinin katalog kapağı.

 

Kültür teorisyeni ve eylemci Tiziana Terranova buna, “özerkleşme altyapısı” [infrastructure of autonomization] adını verir. İşlevsel ve yaratıcı potansiyelimizi sınırlandıran bir altyapıdır bu.[8] Terranova bu tabirle, Marx’ın, Grundrisse’nin “Makineler Üzerine Fragman” başlıklı bölümünde ayrıntılı bir şekilde üzerinde durduğu otomasyon üzerine görüşlerine göndermede bulunur. Marx, otomasyon kavramıyla, makinelerin, işçilerin bilgi ve becerilerini massederek daha geniş asamblajlar altında toplamasını kastediyordu.[9] Özneler, günümüzde, bu iç içe geçmiş bilgisayımsal altyapılar bağlamında üretiliyor: algoritmalar gibi insandışı aktörlerin muazzam miktarda veriyi genelleştirdiği ve “makine öğrenimi” tekniklerinin hegemonik iktidar ve önyargı sistemlerine bağlı, paralel bilgi biçimleri ürettiği altyapılar bunlar.

Arama motorları gibi ilişkisel makinelerin giderek artan oranda kullanılıyor olması, bilginin, özgül içeriği ya da üretim biçimi hakkındaki detayları kaybetme pahasına süzüldüğünü gösteren örneklerden biri. Ayrıca, dünya yavaş yavaş öngörücü modelleme [predictive modelling] mantığıyla üretilmeye başlıyor – buna bağlı olarak, insanlar da gelecekte gerçekleşeceği farz edilen şeylere göre eylem ve davranışlarını değiştiriyorlar: “Modeller, ne kadar etkili işlerlerse, içine karıştıkları durumları normalleştirmeye de o kadar yatkın oluyorlar. Bu normalleştirme çok farklı şekillerde işleyebilir; fakat, hemen hemen her zaman farklılıkların hesaplanıp model dahilinde tahmin edilmesinden kaynaklanıyor.”[10]

Çeşitli bilgisayımsal katmanlar “iç içe geçerek” gerçek-zamanlı bir sisteme dönüşür ve başka sistemler içindeki yerini alır. Bu da bize, yeni egemenlik ve yönetişim biçimleri[11] olarak üzerimizde etkinlik gösteren yeni altyapıların dinamik bir modelini sunar. Özerkleşme tabirinden anlamamız gereken budur. Fakat bu modeller, aynı zamanda, teknoloji kültürleri üzerine çalışan Adrian Mackenzie’nin daha iyimser bir şekilde “birey-aşırı işbirliği potansiyeli”[12] olarak tanımladığı şeye yeni kapılar aralar. (Bireyaşırı bireyleşme meselesine daha sonra döneceğiz.)

Bilişim teknolojileriyle donanmış makinelerin zamanı yönetip manipüle etmesinin kuşkusuz farklı zaman deneyimlerinin biraraya getirilmesinde ve sıkıştırılmasında ciddi payı var. Deneyimlerimiz giderek bu makinelerin zamansal işlemlerine göre hizalanıyor. Bilgisayar, yapısı itibariyle zamansaldır ve bilgisayımsal işlemlere odaklandığımız takdirde kültürel analizde büyük ölçüde göz ardı edilen epistemik unsurları açığa çıkarabiliriz. Wolfgang Ernst’in medya arkeolojisiyle ilişkilendirilen “mikro-zamansallık” kavramı, teknik sistemlerin hem işleyiş biçimlerini hem de deneyim ve davranışlarımızı belirleme yetilerini çözümleyip kavramsallaştırmanın alternatif bir yolunu sunarak, bu sistemler dahilinde gerçekleşen olayların zamana-duyarlı bir analizini yapmamızı sağlayabilir.[13]

Ayrıntılı teknik betimlemeler yaparak, çeşitli zamansal ölçeklerde ve makine işlemlerinin katmanlarında gerçekleşen olaylara ilişkin tekno-materyalist bir kavrayış geliştirmemiz gerektiğine inanıyoruz. Çağdaşlığı ancak bu şekilde daha iyi anlayabilir ve analiz edebiliriz. Çağdaş koşulları olduğu gibi yansıtmaya aday bir sözdağarı geliştirmeye yönelik bu girişimimizde nicelik belirten İstif kavramının bize yardımcı olabileceğini düşünüyoruz. Neticede, verilerin ardışık olarak değiştokuş edilip depolanmasını tanımlamaya yarayan “istif” terimi, teknik bir terimin epistemolojik sahihliğine sahip olmanın yanı sıra kültürel düzlemde de iş görür.

 

Vito Acconci, City of Words, 2010.

 

Bu yorumlar ışığında, çağdaş durumun özünü yakaladığını düşündüğümüz “gerçek-zaman” tabirini de incelemek yerinde olabilir. Basitçe söyleyecek olursak, gerçek-zaman, enformasyonun oluştuğu anda iletiliyormuş etkisi yaratmasına göndermede bulunur ve bu anlamda, küresel ağlarda daima daha hızlı işlem yapma ve ânında geribildirim alma talebinin bir yansımasıdır. Bilişim dilinde gerçek-zaman, bilgisayarın işletim süresini tanımlamaya yarar; yani, işlem sırasında geçen fiilî zamanı. İşlem sanki ânında gerçekleşiyormuş gibi bir izlenim doğar; mikro, hatta nano saniyeler düzeyinde işlem gören mali piyasalardaki dalgalanmalar gibi dış süreçlere doğrudan doğruya tekabül ettiği fikri oluşur. Tüm bunlara rağmen, gerçek-zaman gerçek falan değil, dolayımlanmıştır; makinelere özgü bir zaman algısından ziyade insanî bir zaman algısını temsil eder. Gerçek-zaman, bir yaklaşıklık [approximation] (ya da gerçek-zamanın ebediyen ertelenmesi) olmanın ötesine geçemez çünkü işletim sisteminde her zaman şu ya da bu ölçüde bir gecikme yaşanır.

“Neredeyse gerçek-zamanlı”, daha isabetli bir tanımdır ve genellikle bir olayın gerçekleşme ânı ile işlenmiş verinin kullanımı arasında geçen zamanı vurgulamak için kullanılır. Gerçek-zaman deneyimimizi yaratan esasen makinadır; aradaki farkı ayırt etmek günden güne zorlaşsa da, bu gerçek-zamanlı deneyim, olayla en iyi ihtimalle neredeyse aynı zamanda gerçekleşiyor olabilir. Bu meselelere yer veriyoruz, çünkü “gerçek-zaman” deneyimimiz (aynı zamanda bu mefhumun gündelik dilimize girişi), ve dolayısıyla dijital bilişim teknolojileri üzerinden yaşadığımız eşzamanlı mevcudiyet [co-presence] –daha doğrusu sahte eşzamanlı mevcudiyet– deneyimi, çağdaşlığın oluşumunda kilit bir öneme sahip ve bizatihi zaman (ve mekân) deneyimimizde gerçekleşen bir değişime delalet ediyor.

The Contemporary Condition: Introductory Thoughts on Contemporaneity and Contemporary Art başlıklı kitabın ikinci bölümünden kısaltılarak çevrilmiştir (Geoff Cox ve Jacob Lund, Sternberg Press, 2016).



[1] Terry Smith, “Contemporaray Art: World Currents in Transition Beyond Globalization”, The Global Contemporary: The Rise of New Art Worlds after 1989 içinde, ed. Hans Belting, Andrea Buddensieg ve Peter Weibel (Cambridge, MA: ZKM, Karisruhe adına MIT Press, 2013), s. 190.

[2] Şimdiki zamanın her yanı saran mevcudiyeti ve kendinden başka hiçbir zaman ufku olmayan bir zaman-ilişkisi olarak “mevcudiyetçilik” hakkında bkz. François Hartog, Régimes d’historicité: Présentisme et expériences du temps (Paris: Seuil, 2003). Hartog, burada, geleceğe vurgu yapan modern tarihsellik rejiminin aksine şimdiye odaklanan yeni bir tarihsellik rejiminin savunusunu yapar. Gelecek kategorisinin modernlikteki rolü hakkında bkz. Reinhart Koselleck, Vergangene Zukunft: Zur Semantik geschichtlicher Zeiten (Frankfurt am Main: Suhrkamp, 1979) ve Pierre Nora, “L’avènement mondial de la mèmoire”, Transit sayı 22 (2002), s. 18-31; http://www.eurozine.com/lavenement-mondial-de-la-memoire/. Modernlik, çağdaşlık ve tarih arasındaki ilişkiyi The Contemporary Condition başlıklı kitap dizisinin bir başka yayınında tartışmayı umuyoruz.

[3] Bu gelişmeyi, bruno Latour’un “aktör-ağ” teorisi üzerinden anlamlandırabiliriz (Oxford: Oxford University Press, 2005) ve Reset Modernity!, der. Bruno Latour (Karlsruhe: ZKM & Cambridge, MA: MIT Press, 2016).

[4] Wolfgang Ernst, Contemporary Condition dizisinden yakında çıkacak olan kitabında bu mefhumun üzerinde duracak.

[5] Julieta Aranda ve diğerleri, “Editorial – ‘The End of the End of History?’ Issue 2”, e-flux journal, s. 57 (2014), http://www.e-flux.com/journal/57/60387/editorial-the-end-of-the-end-of-history-issue-two/.

[6] Giorgio Agamben, Infancy and History: On the Destruction of Experience, çev. Liz Heron (Londra: Verso, 1993 [1978]), s. 99.

[7] Benjamin H. Bratton, “The Black Stack”, e-flux journal, s. 53 (2014), http://www.e-flux.com/journal/53/59883/the-black-stack/. Ayrıca bkz. Benjamin H. Bratton, The Stack: On Software and Sovereignty (Cambridge, MA: MIT Press, 2016).

[8] Tiziana Terranova, “Red Stack Attack! Algorithms, Capital and the Automation of the Common”, http://effimera.org/red-stack-attack-algorithms-capital-and-the-automation-of-the-common-di-tiziana-terranova/.

[9] Marx, (başka yerlerde “genel zekâ” olarak da geçen) “toplumsal beyinin genel üretici güçlerinin” makinalar tarafından massedilme sürecine otomasyon adını veriyordu, “Fragment on Machines”, Grundrisse: Foundations of the Critique of Political Economy (Rough Draft), çev. Martin Nicolaus (Harmondsworth: Penguin, 1981), s. 705-706. Ayrıca bkz. Franco Berardi, The Soul at Work: From Alienation to Autonomy (Cambridge, MA: MIT Press, 2009).

[10] Adrian Mackenzie, “The Production of Prediction: What Does Machine Learning Want?”, European Journal of Cultural Studies 18, sayı 4-5 (2015), s. 442.

[11] Bu tanım, Antoinette Rouvroy’un “algoritmik yönetimsellik” diye adlandırdığı şeye benziyor. Mesela bkz. Antoinette Rouvroy, “Technology, Virtuality and Utopia: Governmentality in an Age of Autonomic Computing”, The Philosophy of Law Meets the Philosophy of Technology: Computing and Transformations of Human Agency, ed. Mireille Hildebrandt ve Antoinette Rouvroy (Londra: Routledge, 2011), s. 136-157.

[12] Adrian Mackenzie, “The Production of Prediction: What Does Machine Learning Want?”, s. 443.

[13] Wolfgang Ernst, Digital Memory and the Archive, ed. Jussi Parikka (Minneapolis: University of Minnesota Press, 2013).

Kaynak: E-SKOP         (Çeviri: Ayşe Boren)

İlginizi çekebilir