Genç Bedenin İnşasında ‘Sınav’lar: Diyalektik Bir Sorgulama- 2

Nejla Kurul[1]

Hafta sonu 2 milyon 380 bin gencin gireceği büyük bir sınav var. Bu sınav, küçük hayatların büyük umutlarını besliyor. “Şu sınavı bir geçeyim, görürsünüz hayatım nasıl değişecek!” diye düşünüyor bir kısım gençler. Tabi ki değişecek. Yaşamdaki her ilerletici değişim önemli, ama hayatı bütünlüğü içinde kavramadan “bir sınavı geçtim hayatım değişti” diyemeyiz. Çünkü bizler önceki hayattan soyutlanamaz ve o hayatı belli düzeyde yaşamaya devam ederiz. Hatta bazen geçmiş bizleri öylesine yakalar ki “yeni” denilen hayatı da belirlemeye başlar. O yüzden iyi bir gelecek için hem geçmiş hem de gelecek durmaksızın sorgulanmalı.

Öte yandan “hazırlanamadım, sınavım kötü geçecek, mahvoldum, hayatım bitti” de demenin ne anlamı ne de yararı var. İyi bir hayatın anahtarı, sınavlar değil! Başka şeyler var, bunları sorgulamak zorundayız. Yaşam uğraşısı, sınavda başarılı olsak da olmasak da sonsuz düşünce ve eylem imkânı sunuyor, hem gençlere, hem ailelerine, hem de öğretmenlere! Sadece “bir ihtimal daha var” diyen şarkıdaki sözler gibi yeni imkânları aramak durumundayız.

O zaman sorgulamalara başlayalım. Önce bu hafta gireceğimiz sınavı diyalektik bir sorgulamaya tabi tutalım. Onca çaba ne işe yaradı? Sınav süreci gençleri geliştirdi mi? Herman Hesse’nin Siddhartha’sı için yapılan betimlemeye benzer bir tanımlamayı hangi gençler için yapabiliriz? Govinda, arkadaşını niçin seviyordu? Bu soru bana Arendt’i çağrıştırdı. Hannah Arendt, hayatını anlatan bir filmde İsrail devleti sınırları içinde yaşayan bir arkadaşının bir sorusuna maruz kalmıştı. Arkadaşı çok acılar çeken İsrail halkını ve İsrail devletini yüceltmediği için eleştirdiği Hannah Arendt’e kızıyor ve soruyordu: “Sen İsrail halkını sevmiyor musun?” Arendt, çok kısa bir duraksamadan sonra cevap verdi: “Hayır, ben arkadaşlarımı seviyorum”. Peki ya bizler? Gençlerimizi ve çocuklarımızı niçin seviyoruz ya da sevmeliyiz? Govinda’nın Siddhartha’da sevdiği şey şuydu: Onun “… gözlerini ve yumuşak sesini seviyor, onun yürüyüşü ve hareketlerindeki inceliği seviyor, o ne yapar ve ne söylerse hepsini seviyordu, ve en çok da aklını, zekasını seviyordu onun, seçkin ve ateşli düşüncelerini, kor gibi yanan iradesini, yüce misyonunu seviyordu.” Siddhartha bu nitelikleriyle Türkiye’nin sınavlarından geçebilir miydi, yoksa okuldan mı atılırdı ya da gözaltı ya da tutuklamalara mı maruz kalırdı, bilinmez. Ama şunu biliyoruz, eğer başarı bu betimlemenin içinde saklıysa şayet, sınavların bu özellikleri ölçmediğini biliyoruz.

Derya Keskin’in yazdığı bir kitabı var, Dipnot Yayınlarından çıktı. Kitabın adı, bu yazının konusunu özetliyor. “Bitmeyen Sınavlar Yaşanmayan Hayatlar”. Gencin önüne yutulması pek de kolay olmayan iki büyük merkezi sınav ile irili ufaklı ölçmeler konulmuş durumda. Eğitimin omurgasını oluşturan sınavlar yoluyla, “ehlileştirilmeye” çalışılan gençlerin öyküsünü anlatıyor kitap. Süreci eleştiriyor ve umutla bizlere şu soruyu düşündürüyor: Sınavsız bir hayat mümkün müdür? Bu felsefi bir soru! Biraz da romantik! Zihinsel ve duygusal ilk çırpıntılarımız bizi “evet”e götürüyor. Sınavlar olmasa ne güzel olurdu okullar! Bu insani gelişim açısından doğrudur. Ardından “ne var ki” X, Y, ve Z’den dolayı bu mümkün değil” diyerek güncel politik durumu özetleriz. İktidarın en tepelerinden hangi nedenle söylenmiş olursa olsun, “sınavların olmaması gerektiği” demeci kuşkuyla karşılanıyor. Öyle ya “torpiller”, “kayırmalar”, “ayrımcılıklar” artacak, çocuklarımız “iyi” okulların dışında kalacaklar diye düşünülüyor. Güncel politik gelişmeler de bu kaygıyı doğruluyor ne yazık ki. O zaman daha iyi bir soru sormak gerekecek. İkinci soru daha diyalektik olmalı. Hangi koşullar sağlandığında sınavsız bir hayat mümkün olabilir? Bunu sorgulamayı bir sonraki yazımıza bırakalım. Önce sınavları bir sorgulamaya tabi tutalım.

Sınavlar Ne Hissettirir?

Yaşamımız için oldukça önemli bir sınavdan çıktığımızda ne hissederiz? Kendi yeterliğimizden kaynaklanan bir onur duygusu mu, sizi değerlendirenlerin yetkinliğini mi yoksa sınavda çıkan aklımızda kalmış ve sorgulamaya devam ettiğiniz iyi soruları mı? Sanırım bugünün merkezileşmiş sınavlarının ardından bunların hiçbirisi hissedilmez. Ne soruyu anlamlandıracak zaman vardır, ne de soru soranla fiziksel temas mümkündür. Sınav kitapçığında size kibirle bakan ruhsuz sorular bir de yalnızlığımız vardır. Sınav bittiğinde ne sorular anımsanır, ne soruları hazırlayanların yetkinliği, ne de kendini iyi hissetme hali. Hatta bu büyük, kapsamlı çoktan seçmeli sınavlar gençlere “başarma” duygusundan çok “eksiklik”lerini anımsatır çoğunlukla.

Yani sınavlar olmazsa pek bir şey kaybetmeyiz düşüncesi beliriveriyor zihnimizde! Ama biz yine de az önce yönettiğimiz soruyu yanıtlamaya çalışalım, önemli bir sınavdan çıktığımızda ne hissettiğimizle ilgili olarak. Öncelikle rahatlama. Sınav nasıl geçerse geçsin ilk hissedilen duygu rahatlama. “Off! Nihayet bitti!” Yapayalnız olduğunuz, kimseden yardım alamayacağınız bir süreç tamamlanmıştır. Ellerinizi ve yüzünüzü ateş basmış halde uzun ve derin bir tünelden geçmiş gibisinizdir. Yaşadığınız sürecin “bulut içindelik hali”, gerçeklikten kopuktur. Sınav salonundan çıkarken, hayatınızdaki her şeyi unutmuş olarak sadece sınavı geride bırakırsınız. Annenizin, babanızın, ebeveyninizin siz sınavdan çıkınca yüzünüzdeki ifadeyi endişe ile okumaya çalıştığını hemen anlarsınız. Yalvarır gibi bakarlar “lütfen iyi geçmiş olsun!” dercesine… Sizden olumlu bir sinyal beklerler. Ayaklarınız yavaş yavaş yere basmaya başlar. Ama siz bir gerçeklikten diğerine geçiş halindesiniz ve önünüzde kocaman sınavsız bir üç ay var, siz neyi yaptığınızı ve ne yapacağınızı bilmiyorsunuz.

Birçoğumuzun bir sınavdan sonra yaşadığı bu ve buna benzer duygular olabilir mi? Düşünmeye devam edelim. Bir süreç, öğrencilerin yıllarını nasıl bu kadar kuşatır? Bu kaplama hali gerçekte kimlerin işine yarar diye düşünürsünüz. Pek de sorgulamadığımız büyük bir “sınav tertibatı” var, bu iktisadi bir tertibat ayrıca, bu durum hem trajik hem de komik! Eğitimin tüm bedenleri, (öğrenciler, öğretmenler, ebeveynler), fiziksel öğeler, tüm öğrenme süreçleri ve takvimler bu sınav maratonuna göre düzenlenmiş gözüküyor. Sınavda sorulmuş bir tek soruyu bile net olarak anımsamıyorsunuz ama sınav hayatınızı kuşatmış durumda. Hiçbir kitapçık size gerçekte hiçbir şeyi öğretmemiş gibi. Yani soruların anlamını çözmeye uğraşmamışsınız. Milyonlarca öğrenciye doğrudan ihtiyacı olduğu bir şeyi öğretmeyen büyük bir ‘sınav makinesi’ var, büyük bir ekonomi ve büyük bir yabancılaşma.

Gelişim Ödevleri İçinde Sınavlar

Çocukluk ve gençlik geçici, hızlı, tüketilmesi gereken bir evre, tamamlanması gerekli bir proje gibidir. Herkes kurtulmak istiyor sanki çocukluktan ve gençlikten. Çocuklar olmasa milli eğitimi yönetmek ne kolay olurdu! Öğrenciler olmasa okullar ne rahat olurdu! Ah bir büyüse de kendi ayakları üzerinde dursa! Çocuğu ve genci yaşamının merkezine koyan ebeveynler “evcillik ideolojisi” içinde öyle yorulurlar ki “ah bir büyüse!” düşünü sıkça kurar hale gelirler. Aşırı koruyarak önce onları kötürüm bırakırlar, sonra da ‘kanatlanıp uçsa’ derler.

Çocuk ve gençlerin görüş açısından baktığımızda, “Çocukluğum güzeldi, gençliğimi yaşadım” diyen şanslı bireylerin sayısı genellikle azdır. Evcillik ideolojisi içinde, ranta teslim olmuş kentlerde, sokağın tehlikelerle dolu olarak anıldığı günlerde, bencilliğin kol gezdiği dönemlerde, çocukluk yalnızlıktır. “Öldüren eğlence” olan televizyon ve cep telefonu “can sıkıntısı”nı aşmanın en acil yollarıdır. Ne var ki çocukluk yine de özlemle anılır. Şairin dediği gibi yaşam verilmiş bir armağandır ve ilk öğrenmelerin tadı ve keyfi başkadır.

Kapitalist yaşam alanlarında, ‘normatif hayat döngüsü’, çocukluk, gençlik, yetişkinlik ve yaşlılık olarak sıralanır. Bu dönemlerin yaşam ödevleri ise, “okulları bitirme”, “bir işe girme”, “evlenme ve çocuk sahibi olma”, “çocukları büyütme”, “torunlarla ilgilenme” gibi tekrarlar üzerine kuruludur. Çocukluk ve gençlik hızla tüketilmek istenen geçici bir evre gibi algılanır. Tüm bu yaşam ödevleri bireylerin önüne “proje” olarak konulur. Bu hız pek de anlaşılamaz, neye yetişecektir insanlık? Bu projelerden en dramatik olanları, “okulları bitirme” proje paketinin içinden çıkan liseye yerleşme sınavı ile üniversiteye giriş sınavlarıdır.

“Mesleğe ve yaşama hazırlama nidaları” altında sınav düzenekleri, genç bedenleri, tarihsel kapitalizmin, ataerkinin ve devletin isterlerine göre inşa etmenin bir aracıdır.

Sınavlarla İlgili Mitlerin Kuşatması Altında Olmak

Ebeveynler, öğrenciler hatta öğretmenler olarak, gündelik hayatımız sayısız mitle kuşatılmıştır. Örneğin “sınavlar eğitimin zorunlu bir parçasıdır”. Yani sınavlar kaçınılmazdır, başka bir yol yoktur denir, sınavsız bir sistemin konuşulması bile tuhaftır. Başka bir mit “sınavlar tarafsızdır”. Kolejlerde yetişmiş, özel dersler almış, yabancı dilde eğitim görmüş, evinde kütüphanesi, internet bağlantısı olan gençlerle kent yoksullarının yaşadığı bir mahallede hem okumak hem de çalışmak zorunda olan işçi gençlere karşı sınavlar nasıl tarafsız olabilir? Milli Eğitim Bakanın ifade ettiği gibi az sayıdaki ‘iyi’ lisede yetişmiş gençler ile öteki gençlere sınavlar nasıl tarafsız ve adil davranır?

Ve mitler devam eder, “sınavlar tarafsız biçimde değerlendirilir”: Sahi, şifreli sorular hakkında ne yapıldı? Ya da soru çalmalar Gülen Cemaati gidince bitti mi? Bunun için hangi güvenilir mekanizma kuruldu? Bu soruları ne bizler yeterince sorguladık ne de iktidar yeterli bir güvence verdi.

Farklı bir sınav ve sınavsız bir eğitim düşünmeyi engellemek için başka bir mit hayatımıza girer. “Sınav sonuçları, öğrencilerin ne kadar çalıştığının doğru bir göstergesidir”. Bu mitlerin içine iktidar ilişkileri de derhal yerleşir, işin rengi iyice ortaya çıkar: Gençlerin gerontokratik denetimi. “Sınavlar ve sınav korkusu, öğrencileri sorumluluklarını yerine getirmeye zorlar”. Sınav, bölüşüm ilişkilerini de gündemine almıştır artık: “Sınavlar toplumun sınırlı kaynaklarını gençliğe en adaletli bir biçimde dağıtmanın yoludur.” Ve nihayetinden “sınavdan kimseye zarar gelmez” miti ile rekabetçi piyasa ekonomisi masalı noktalanır.

Sınavları adeta “dokunulmaz” kılan bu mitlerin karşısında ne söylenebilir? Gerçekte sınavlar ne yapar? Genç bedenleri düzenleyen nasıl bir mekanizmadır? Nasıl bir bedensel inşayı gerçekleştirir? Sınav dolayımında, öğretmenleri ve ebeveynleri nasıl denetler?

Sınavlar Neye Hizmet Eder?

Sınavlar öğrencileri yoğun bir rekabet duygusu ile öteki insanlardan yalıtır. Sınav sürecinde, diğerleriyle konuşma, ayağa kalkma, hatta tuvalete gitme yasaklarına harfiyen uyulması beklenir. Birbirinden farklı birkaç milyon çocuk ve genç aynı sürece ve hemen hemen aynı sorulara tabi tutulur. Hız esastır, hızlı okuyamayanlar ve hızlı yazamayanlar elenir.

Sınavlar derin bir korku, kaygı ve endişe yaratır. Hangi sonuç alınırsa alınsın, suçluluk duygusu yaratır. Sınav müşterisi, hem daha yüksek puanlı bir yere giremediği için hem de geride kalan arkadaşları için suçluluk duyar. Hem anne ve babasının istediği bir alanı seçmediği için, hem de “iyiliği için” onu zorlayan öğretmeninden nefret ettiği için suçluluk duyar.

Sınavlar, anlamlı ve amaçlı bir hayat yaşamak için gerçekten ihtiyaç duyulan şeyleri ölçmez; ölçtüğü sınavların kuşattığı çitlerle kapitalizm için “öngörülebilir bedenler” üretmektir. Gelecekte yanlarında çalışacağı patronları için gerekli bilgiler ve becerileri öğrenmek, inançlar, tutumlar, duygular, alışkanlıklar kazandırmak, kapitalistlerin kârları azamileşirken, bu süreçlerde rollerini iyice özümsemiş ve kabullenmiş işçiler, tüketiciler, yurttaşlar yetiştirmektir.

Sınavların gerçekte yapıp ettiklerini biraz daha sorgulamaya çalışalım:

Öğrenci yalnız, sabit, tekil bir öznedir: Öğrenciler sınav eziyeti ile çok çalışanın kazanacağına, süreçlerin nesnel ve adil olduğuna alıştırılırlar. Öğrenci sınavlarda tek başınadır. Sınav kendisinin sorunudur. Başarılı olamazsa tüm sorumluluk gencin zayıf omuzlarına yıkılır. İşbirliğine dayalı çözümler dikkate alınmaz. Öğrenci başarısız olursa kendisini suçlamasına alıştırılır.

Öğrenci, geleceğin işlerinin travmalarına alıştırılır: Sınavlar, gençleri işyerlerindeki katı disipline alıştırırlar. Hep daha hızlı denilerek işyerindeki yoğun tempoya hazırlanırlar. Sınavlar, iş yaşamına uyum, burada karşılaşacakları saygısızlıklara, istismara ve bıkkınlığa hazırlık anlamını taşır. “Hey sen! Önüne bak! Başka şeyle ilgilenme!” denir. Sınavlarda, emir kipleri, patrondan gelecek emirlere alıştırır gençleri. Tahtaya kalk! Otur! Sınav başladı! Sınav bitti! Şşit! Etrafına bakma!“ “Bu işin hafta sonunda tamamlanmasını bekliyorum, ona göre!” “İtaat et, rahat et.” Sınavlar genellikle çoktan seçmeli sorulardan oluşur, ama hayatın sonsuz ve sınırsız eylem imkânı barındırır. Sınavların sınırlı seçenekleri, tektipleştirilmiş, kişiliksizleştirilmiş, iş kategorilerine hazırlarlar gençleri.

Öğrenci otorite karşısında güçsüzleştirilir: Öğretmenler, anababanın sıcaklığı ve koruyuculuğu ile soğuk iktidar arasında, kadife eldivenli bedenlerdir. Nihayetinde iktidarı temsil ederler. Ama öğretmenlerin içtenlikle sınavlarda başarıyı teşvik etmesi, hem anababası hem de patronu ile kurduğu ve kuracağı paternalist ilişkiye hazırlar genci. Öğrencilerin bunu kendi yararlarına görerek, otorite ile benzer bir ilişki kurma eğiliminde olurlar. Öğrenen ile öğreten arasındaki ilişki otoriterdir. Daha eşitlikçi ilişki iki tarafın da hem öğreten hem de öğrenen olduğu ilişkidir. Bu varsayım da sınanmaya değerdir. Ama ne öğretmenlerin bir ilgisi ne de zamanı vardır bu sınamalara. Küçük sınavların hazırlayıcısı öğretmenlerdir. Öğretmenin bu konumu, işyerinde hiyerarşik alanlarda üstte olanların kendilerinden daha çok şeyi bildiğini varsayma eğilimine neden olur. Merkezi sınavlarda soruları hazırlayanlar görünür değildir, ama ‘çok bilen’ bir insan topluluğu olduğu düşünürülür.

Sınavlar ciddi bir ekonomik alan yaratır. Dershane gibi temel liseler, devlet teşvikleri, etüt merkezleri, özel dersler, hazırlık sınavları, sınav başvuru ödentileri, sınavlara hazırlık kitapları, dergileri, daha önemlisi öğrencilerin ve öğretmenlerin kayıp zamanları, önemli bir ekonomik alanın araçlarıdır. Öğrenci ve ebeveynler adeta acı çekmek için ayrıca ödemede bulunurlar.

Sonuç Yerine

Sınav tertibatı içinde zaman yetişkinlerin, özellikle iktidarın tekelindedir. Gençlerin zamanı okul, ödevler ve sınavlarla sınırlıdır. Gençler genel olarak yetişkinlerle aynı zamanı paylaşmak isterler. Yetişkinlerin dünyasına girmek isterler, ama kapitalizmin “çocukluk” çiti içinde davranmaya zorlanırlar. Çocuklara ve gençlere düşen yetişkin dünyasında tanınma ve içerilme için güçlü bir çabadır. Ne var ki bunu demokratik ve duyarlı yetişkinlerin desteğini almadan yapamazlar. Bu yetişkinler çocukluk ve gençliklerindeki eziliş biçimlerini sorgulayan hatta yazan yetişkinlerdir. Murathan Mungan’ın Harita ve Metot Defteri buna güzel bir örnektir. Herman Hesse’nin hemen her kitabı çocuklarla yetişkinlerin karşılaşmalarını anlatır. Ayrıca çocuklar ve gençlerin farklılıkları da dikkate alınmak zorundadır. Ana dili farklı gençleri Türkçe sınava sokmak bir şiddet türü olarak değerlendirilemez mi? Yani hangi gençlerden söz ediyoruz? İşçi çocuklar ve gençler, kız çocukları, genç kadınlar, Kürt ve Arap çocukları ve gençleri, Suriyeli çocuklar ve gençler, LGBTİ çocuklar ve gençler. Farklı çocukların farklı öyküleri ve farklılıklarıyla eşitlenme arzuları var. Çocukluk ve gençlik sabitlenemez, er ya da geç büyürüz, ama kimliklere sabitlenip kalma ve yeni özneleşme deneyimlerine açılamama tehlikesi var. Bunun için çocuk ve gençlerden “sürü” olarak söz etmek ve eylemek yerine tek tek çocuklardan bahsetmeliyiz. Kimsenin sahibi olmadığı, ama desteklediği, geliştirdiği, yeni özneleşme deneyimlerine doğru yola çıkmış çocuklar ve gençler! Özcesi, çocukluğumuzu ve gençliğimizi geri almak zorundayız.

 

[1] Nejla Kurul, Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Eğitim Yönetimi ve Politikası Bölümünde öğretim üyesi iken barış imzacısı olması nedeniyle, 7 Şubat 2017 tarihinde 686 sayılı KHK ile görevinden ihraç edildi. 1994 yılında kurulmuş olan ancak 2001 yılında kendini feshederek Eğitim Sen’e katılan Öğretim Elemanları Sendikası’nda bir dönem yönetim kurulu üyeliği yaptı. Wisconsin Üniversitesi’nde bir yıl (2000-2001) konuk öğretim üyesi olarak bulundu. Üniversite’de Dekan Yardımcısı, Sürekli Eğitim Merkezi Müdürü ve Eğitim Bilimleri Enstitü Müdürü ve Üniversite Senato’sunda senatör görevlerinde bulundu. Kurul, “Küreselleşme ve Üniversiteler”, Adnan Gümüş ile birlikte “Bologna Süreci Kime Hizmet Ediyor?”, “Eğitim Finansmanı” kitaplarının yazarıdır. Kamusal Eğitim: Eleştirel Yazılar adlı kitabın editörüdür. Çok sayıda akademik dergi yanında, bilim ve siyaset dergilerinde makaleleri yayımlandı. Birçok gazetede ve internet haberciliği yapan mecralarda yazılar yazdı. Halen Ankara Dayanışma Akademisi üyesidir.

 

İlginizi çekebilir