Garip rüyalar beynimizi eğitiyor

Zihnimiz, aşırı uyumu engellemek için daha çok çalışıyor ve garip rüyalar kurguluyor olabilir mi?

Garip rüyalar beynimizi eğitiyor

Jim Davies

Birçoğumuz açısından son bir buçuk yıldır uyanık geçen anlarımız renkliliğinin bir kısmını kaybetti diyebiliriz. Evlerimizde aynı insanlarla daha fazla zaman geçiriyor ve daha az yere gidiyoruz. Diğer bir deyişle, bugünlerde uyaranlarımız pek de uyarıcı değil. Çok fazla günlük rutin, çok fazla aşinalık, çok fazla bilindik şey var… Aynı esnada rüyalarımız daha da garipleşti. Daha fazla dönüşüm geçirirken daha gerçekçi olmayan hikayeler barındırıyorlar. Rüyaları ve hayal gücünü inceleyen bilişsel bir bilim insanı olarak bu durum dikkatimi çekti. Acaba neden böyle? Gariplik bir amaca hizmet ediyor olabilir mi?

Belki de beynimiz, bir şekilde, bu tekdüzelik dalgasıyla başa çıkmak amacıyla garip rüyalar kurguluyordur. Ağırbaşlı ve sistematik bir yapıdaki deneyimleri yenilikler aracılığıyla kırıyordur. Bunun uyum sağlamakla bağlantılı bir mantığı var: Yaşadıkları çevredeki kalıpları çok katı bir biçimde içselleştiren hayvanlar, genelleme, yeni deneyimleri anlamlandırma ve yeni şeyler öğrenme kabiliyetini yitirir.

Yapay zekâ alanında araştırma yapanlar, belirli bir veri kümesine çok iyi uyum sağlanması durumuna “aşırı uyum” diyorlar. Mesela, resimlerden oluşan bir veri kümesi üzerinde çok uzun süre eğitilen bir yüz tanıma algoritması, arka plandaki ağaçların ve diğer nesnelerin arasında duran bireyleri ayırt etmeye başlayabilir. Bu, verilere aşırı uyum sağlar. Bakmanın bir başka yolu da öğrenmesi istenen genel kuralları -ifade ya da geri plan bilgisinden bağımsız biçimde yüzün çeşitli hatlarını- öğrenmek yerine, basitçe, eğitim kümesinde bulunan deneyimleri ezberlemesi olabilir. Her gün dünyaya ilişkin yaşadığımız öğrenimden kaynaklanabilecek aşırı uyumu engellemek için zihnimiz daha çok çalışıyor ve garip rüyalar kurguluyor olabilir mi?

BİLGİSAYAR KULLANDIĞINIZ RÜYALARI NE SIKLIKLA GÖRÜRSÜNÜZ?

Tufts Üniversitesi’nde bir sinirbilimci ve beyni bilinç bağlamında ele alan bir roman olan The Revelations’ın yazarı olan Erik Hoel, bunu akla yatkın buluyor. Kısa süre önce kendi yaklaşımını ortaya koyan ‘The overfitted brain: Dreams evolved to assist generalization’ [Aşırı uyum sağlamış beyin: Rüyalar genellemeye yardımcı olacak biçimde gelişti’] başlığını taşıyan bir makale yayınladı. Hoel, “Memeliler durmaksızın öğrenirler. Bir kapatma düğmesi yoktur,” diyor. “Bu yüzden, memelilerin aşırı öğrenme ya da çok fazla öğrenme sorunuyla karşı karşıya kalacağını ve bununla bir çeşit bilişsel homeostaz* aracılığıyla başa çıkması gerektiğini varsaymak çok doğal görünüyor. Ve ‘aşırı uyum sağlamış beyin’ hipotezi, organizmadaki öğrenme sürecinin etkilerinin sürekli biçimde aynı istikamette ilerlediği homeostazın devam ettiği ve biyolojinin onu daha dengeli bir ayar noktasına geri çekmek için mücadele ettiği durumu ifade eder” diye ekliyor.

Hoel’in rüya araştırmaları alanındaki yaklaşımıyla ilgili ayırt edici olan husus, rüyaların garip olmasının yalnızca bir neden değil, aynı zamanda bir amaç da içermesi. Rüya görmekle ilgili diğer yaklaşımlar, rüyaların neden garipleştiğini gerçek anlamda değerlendirmiyor ya da yalnızca onları diğer süreçlerin bir yan ürünü olarak görüyor. Gerçekten de rüyalarımızın aslında ne kadar garip olduğunu abartmanın kolay olduğunu ve garip rüyaların ender görüldüğünü belirterek başlarından savıyorlar. Garip rüyaları daha net biçimde hatırlama eğilimi taşısak da, ayrıntılı araştırmalar, rüyalarımızın neredeyse yüzde 80’inin normal aktiviteleri yansıttığını ve tam anlamıyla sıkıcı olabileceğini ortaya koyuyor.

Bu durumun altını çizen ‘süreklilik hipotezi’, rüyaların yalnızca uyanıkken dahil olduğumuz hayatın kabul edilebilir versiyonlarının tekrarları olduğunu savunur. Vardığı sonuç itibariyle, hatırladığımız rüyaların çoğu olmasa bile rüyalarımızın dişe dokunur bir kısmı bu kategoriye dahildir. Bununla birlikte, süreklilik hipotezi, kimi şeyleri rüyalarımızda neden diğerlerinden daha çok gördüğümüzü açıklamaz. Mesela, çoğumuz olmasa da bir kısmımız çalışmak, oyun oynamak, film izlemek ya da bir şeyler okumak için ekranların önünde çok fazla vakit geçiririz. Peki ne sıklıkla bilgisayar başında olduğunuz rüyalar görürsünüz? Süreklilik hipotezi, rüyalardaki faaliyetlerin oranının, uyanık geçen yaşamımızdaki oranlarla benzerlik taşıyacağını öne sürer ve açıkçası bu böyle değildir.

GERÇEK HAYATIN BİR ALIŞTIRMASI MI?

Diğer bir teori kümesi, rüyaların, gerçek dünyada yaşanan olaylarla ilgili alıştırmalar yapmanıza yardım etmek için görüldüğünü öne sürer. Bu teoriler, çoğunlukla uykunun ve özellikle de rüyaların öğrenme ve hafıza açısından önemli olduğuna ilişkin bulgularla desteklenir. İsveç’te bulunan Skövde Üniversitesi’nde bilişsel sinirbilimci olan Antti Revonsuo, bu niteliğe sahip iki teori ortaya atmıştır. ‘Tehdit simülasyonu’ teorisi, rüyalarımızın yüzde 70’lik kısmının neden üzüntü verici içeriğe sahip olduğunu açıklar. Rüyaların işlevinin tehlikeli durumlara ilişkin alıştırma yapmak olduğunu savunur. Daha sonraları, bu teoriyi, rüyaların, genel bağlamda sosyal durumlarla ilgili uygulama yapmak için görüldüğünü öne sürecek biçimde genişletmiştir. Bu öğrenme teorileri, aynı zamanda neden rüyalarda gördüğümüz şeylerin gerçekten de yaşandığına inandığımıza ilişkin bir açıklama sunar: Eğer böyle olmasaydı, onları ciddiye almayabilirdik ve rüyalardan edindiğimiz öğrenme yeteneğimiz azalırdı.1

Bir başka teori, garipliğin, beyin faaliyetlerinin bir yan etkisi olduğunu öne sürer. “Rastgele aktivasyon teorisi”, rüyaların, uyku esnasında beynin arkasından gelen kaotik ve anlamsız bilgilerin kendisine aktardığı rastgele faaliyetlere bir anlam kazandırmaya çalışan ön beynimizin bir ürünü olduğunu iddia eder. Bu yaklaşıma göre, garipliğin herhangi bir işlevi bulunmaz. Diğer yandan, beyin sapında gerçekleşen rastgele faaliyet anlamsız olmayabilir. McGill Üniversitesi’nden sinirbilimci Barbara Jones, beynin bu bölümünün sevişmek ve koşmak gibi programlanmış davranışları gerçekleştirmek için kullanıldığının ve bu faaliyetlerin sık sık rüyalarda canlandırıldığının altını çiziyor.

Hoel, rüyaların garipliğiyle yüzleşir. Hipotezi dolaylı olarak bununla ilgilenmiyor olsa da garipliğe bir önem atfeder. Beynin, makine öğrenimi araştırmacılarını rahatsız eden aşırı uyum sağlama gibi bir davranışta bulunmasını önlemeye yardımcı olur. Öğrenme aşamasını durdurmak, bir eğitim kümesinin önem taşımayan ayrıntılarında boğulmaya neden olan aşırı uyumla mücadele etmenin bir yoludur. Buna karşın, başka yollar da mevcuttur ve bu sorunla mücadele etmenin birçok temel yolu, çoğunlukla girdinin çarpıtılmış sürümleriyle birlikte açığa çıkan gürültüyü ortaya koyar. Bu durum, “derin öğrenme” sinir ağını, aslında eğitim kümesinin kendine has özelliklerinin öneminden pek de emin olmayan bir hale getirir ve gerçek dünyada daha doğru biçimde işleyecek genellemeler üzerine yoğunlaşma olasılığına daha yatkın hale getirir. Bundan ötürü, Hoel açısından aynı işlevi gördükleri için rüyalar gariptir; zira beynin uyanıkken maruz kaldığı deneyimlerin ‘eğitim kümesine’ aşırı uyum sağlamasını engellemek için çarpıtılmış girdiler sağlarlar.

RÜYALAR, GERÇEKLERİ AYIRT EDEBİLMEMİZİ SAĞLIYOR

İlgi çekici bir şekilde, laboratuvarlarda gerçekleştirilen deneylerde, insanlarda aşırı uyumun yaşandığı gösterilmiştir ve uyku, aşırı uyumu ortadan kaldırır. Kısaca söylemek gerekirse, rüyalar gariptir çünkü böyle olmaları gerekir. Uyanıkken tanık olduğumuz yaşama aşırı derecede benzeselerdi, aşırı uyum durumunu ortadan kaldırmak yerine daha da şiddetlendirirlerdi. Gerçekçi olan rüyalar bile çoğu zaman başımıza gelen olaylarla tam olarak uyuşmaz ve [uyanıkken yaşadığımız] hayatta gerçekleştirdiğimiz faaliyetlerdekinden farklı şeyler içerirler.

Diğer rüyada öğrenme yaklaşımlarında gördüğümüz gibi, Hoel’in hipotezi de uykunun ‘çevrimdışı’ öğrenme gerçekleştirmek için kusursuz bir zaman aralığı olduğunu savunur. Çarpıtılmış ya da bozuk girdiler eğer uyanıkken gerçekleşirlerse rahatsız edici ve tehlikeli olabilirler. Ve belki de rüyalarımızın çoğunu unutmamızın temel işlevi, onları gerçekte yaşanan şeylerle karıştırmamayı sağlamaktır. Zihnimiz, gerçekle karıştırmamızı engellemek için olaylara dayalı yeni anılar yaratmak değil, sinir ağı parametrelerini eğitmek ister.

Hoel’e, bir insanın en uygun şekilde ne kadar garip rüya görebileceği hakkında bir fikir edinmek için makine öğrenimine bakıp bakamayacağımızı sordum. “Bunu yapabiliriz ama ben başka bir yöne gitmeyi çok isterim” diyor: “Belki de derin öğrenmenin sinirbilim bağlamında dikkat etmesi gereken bir şeyler vardır. Klasik anlamda ‘dağıtım dışı’ olacak kadar farklı görünen verilere ulaşmak istiyorsunuz; ancak veriler onunla ne yapacağınızı bilemeyecek kadar farklı ya da ham olmamalı.”

Bunların tamamı, rüyaların sahip olması gereken en uygun düzeyde bir gariplik olduğunu düşündürüyor. Ve maalesef ki, garipliği ölçmek kolay bir şey değil. Hoel, “Neredeyse sanat ya da edebiyat gibi bir şey” diyor: “İyi bir şiir tamamen saçmalık değildir, aynı zamanda ‘yalnızca çiçeği görmekle kalmadım / çiçek maviydi’ der. Metafor kullanımıyla olguların değiştiği ve dönüştüğü hayati bir alanı işgal eder ama tamamen tanınmaz ya da bize yabancı olacak kadar uzak değildir.” “Belki de Lynch mesafesi**, mesele aşırı öğrenme, aşırı ezberleme ve aşırı uyum gibi bu çeşit sorunlar söz konusu olduğunda büyük ve karmaşık zihinlere en çok yardımcı olan şeydir” diye ekliyor.

Sinir ağları beynin mimarisinden ilham alır ama derin öğrenmenin ortaya çıkışından beridir, bu yapay zekalar genellikle insan düşüncesinin bir modelini çıkarmak ve onu anlamak için değil, daha akıllı makineler yaratmak amacıyla kullanılır. Ne var ki, derin öğrenmede ulaşılan bulgular git gide daha fazla biçimde beynimizin nasıl çalıştığına ilişkin yeni teorilere esin kaynağı oluyor. Sinir ağlarının da daha iyi öğrenmek için garip, anlamsız örneklerin ‘rüyalarını görmesi’ gerekiyor.

Belki biz de böyle yapıyoruzdur.

-Jim Davies, Carleton Üniversitesi Bilişsel Bilimler Bölümü’nde profesör ve ödüllü bir podcast yayını olan Minding the Brain’in ortak sunucusudur.

*Homeostaz ya da dengeleşim, çevresinde gerçekleşen olumsuzluklar karşısında, hücrenin kendi dengelerini koruma çabası, değişen koşullarda iç dengenin aktif biçimde düzenlemesi olayıdır. Fransız bilim insanı Claude Bernard’ın tanımlandığı hemostaz sürecinin amacı, fiziksel ve kimyasal tüm dengelerin yerinde olduğu dinginlik durumunu korumaktır. [ç.n.]

**Kevin Lynch (1918-1984) yetkin bir Amerikan şehir plancısı ve yazarıydı. Lynch, bireylerin kentsel peyzajı nasıl algıladıkları ve yönlendirdikleri üzerine yapılan ampirik araştırmalarla şehir planlama alanına önemli katkılarda bulundu. 1990’da kalıcı DNA yapılarının arasındaki basit bir benzerlik ölçüsünü tanımladı. Bu, iki parmak izinin ortak olduğu bant sayısının 2 katıdır ve iki genotipin sahip olduğu toplam bant sayısına bölünür. ‘Linç.mesafesi’, benzersiz alellerin vektörleri şeklinde iki genotip verildiğinde, farklılık şu şekilde hesaplanır: 1 – (ortak alel sayısı)/(genotip başına ortalama alel sayısı). [ç.n.]

Yazarın Dipnotu 1- Neden rüyalarımızın gerçek olduğunu kabul ettiğimize dair nörolojik bir açıklama, dorsolateral prefrontal korteksimizin (DLPFC) rüya sırasında (nispeten) devre dışı bırakılmasıdır. Beynin bu bölümü, kısmen dünyadaki gariplikleri tespit etmek için kullanılır. Bu teori, DLPFC’nin gerçek benzeri rüya sırasında daha aktif olması sebebiyle desteklenir; bu, bir rüyada olmanın farkındalığı ile karakterize edilir.

(Çeviren: Tarkan Tufan)

Kaynak: https://nautil.us/blog/weird- dreams-train-our-brains-to-be- better-learners

İlginizi çekebilir