Galip Yalman: Sosyolojik tabloda değişim yok

Doç. Dr. Galip Yalman, ‘İstanbul ve Ankara önemli ama Türkiye’nin coğrafi sosyolojik tablosunda çok müthiş bir değişimin habercisi gibi gelmiyor bana’ dedi.

Emekli öğretim görevlisi Doç. Dr. Galip Yalman, 31 Mart yerel seçim sonuçlarını değerlendirdi.ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümünde ders vermeye devam eden Yalman, İstanbul ve Ankara iktidara karşı çoğunluk oyu çıkarsa da Türkiye’nin sosyolojik tablosunda önemli bir değişim olmadığını belirtiyor.

Doç. Dr. Galip Yalman’ın Artı Gerçek’ten Derya Okatan’ın sorularına verdiği yanıtlar şöyle:

-Seçim sonuçlarını genel olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?

İstanbul ve Ankara’nın 2017’deki referandumda “hayır” verdiğini hatırlamakta yarar var. Demek ki Ankara ve İstanbul’un bir yakın geçmiş deneyimi var, iktidara karşı çoğunluk oyu çıkarmakta. İkinci gözlemim; sanıyorum ilçe düzeyindeki nüfus yoğunluğuyla ilgili, örneğin Çankaya ve Yenimahalle sayesinde toplamda CHP oyları öne çıkabiliyor. Bire bir değil ama ağırlıklı olarak Çankaya’nın nüfus yapısı ile Keçiören’in, Sincan’ınki farklı. Onlar da apartmanlaşmış olabilir ama toplumsal dokuda farklılık var. Buralar AKP’nin oy deposu. Bu sefer bir şeyler değişti mi? CHP kısmen de olsa oy arttırdı. İstanbul’da da benzer şekilde, Beşiktaş, Kadıköy vb. ilçelerde yoğunlaşan AKP karşıtı bir seçmen çoğunluğu var. Buraların sosyolojik yapısına baktığımızda birebir olmasa da genel olarak eğitim düzeyi yüksek, beyaz yakalı diyebileceğimiz kesimin ağırlıkta olduğu yerler. Bu yapı Türkiye’nin sosyolojik bir gerçeği olarak bir süredir karşımızda. İstanbul büyükşehrin CHP’ye dönmesinin bir nedeni de kaybettiği bazı ilçelerde de oy arttırması. Bunun üzerinde durmak lazım, ayrıntılı değerlendirmeler herhalde yapılacaktır.

SOSYOLOJİK TABLODA DEĞİŞİM YOK

-Bu CHP’nin yürüttüğü seçim kampanyasının, projelerinin başarısı mı?

Onu ayrıca konuşmak lazım. HDP’nin aday çıkarmadığı büyükşehirlerde, bu durum oy dağılımını etkiledi şüphesiz. HDP ya da başka takviyelerle de olsa yüzde 25’lerden 30’lara çıkmış CHP’nin Türkiye genelindeki oyu. 24 Haziran 2018 Cumhurbaşkanlığı seçiminde aldığı oya benzer bir durum var. Ancak bunun da irdelenmesi yapılacaktır. CHP kendisine bir başarı payı çıkaracak mutlaka. O CHP’nin iç meselesi. Yakın vadede CHP içinde bir değişiklik beklememek lazım. Peki Türkiye toplumunun ne ölçüde değiştiğine ilişkin bir ipucu veriyor mu? Yine çok izlenimsel; Karabük’ten, Bartın’dan, Nevşehir’den Sivas’a ve Gaziantep’e doğru gittiğiniz zaman tablo hiç de iç açıcı değil. AKP-MHP toplam oyu yüzde 70-80’lerde. Güvenilir araştırmacıların, bilim insanlarının 2015 Haziran ve Kasım seçimleri üzerine yaptığı araştırmaları biliyorum, oy kayıyorsa AKP –MHP arasında kayıyordu. Dolayısıyla bu tablonun pek değişmediğini gösteriyor. Kıyılar derseniz, 2009’da CHP’deydi zaten, çok şaşırtıcı değil. İstanbul ve Ankara önemli ama Türkiye’nin coğrafi sosyolojik tablosunda çok müthiş bir değişimin habercisi gibi gelmiyor bana. AKP’nin geleceği açısından bu ne anlama gelir, rejim yolun sonuna mı geldi, tartışılabilir. Ama çok erken, bundan sonra ne yapılacağı önemli. Yine de CHP’nin kazandığı büyük kentlerde sadece klasik belediyecilik çerçevesinde kalsa bile daha farklı bir şeyin filizlenip gelişmesinde de rolü olmak zorunda.

-Bunu biraz açar mısınız?

Mahalleler düzeyinden başlayarak, insanların kendileri ve çevreleri hakkında alınacak kararlara katkıda bulunması… 5 sene öncesinde Birleşik Haziran Hareketi’nin niyetlenip şu veya bu nedenden gerçekleştiremediği yerel meclisler… Onun nüveleri var toplumun belli yerlerinde, bunlar geliştirilebilir. Olabildiğince farklı noktalarda, bulundukları yörenin çeşitliliğini yansıtan bu dinamiklerini canlı tutacak, yaşadıkları sorunların aşılması için uğraşan yeni oluşumlar nasıl örgütlenmeli, soru bu. Yakın geçmişte başlatılan girişimler nasıl güçlendirilebilir vb. Tabii bir de mümkün olduğu kadar, siyasal ya da başka farklılıkların değil, asgari müştereklerin üzerinden birlikte hareket edebilmek için çaba göstermek sanırım gerekli.

-Yarısından fazlası MHP’ye gitse de AKP 15 il kaybetti. Bunun sebebi nedir sizce?

AKP’nin oy bile arttırdığı gözüküyor. Yüzde 42’den 44’e çıkmış. Bunu nereden arttırmış? Daha düşük gelirli, düzenli geliri olmayan, görece yaşamını sürdürmek için belli ilişkiler içinde bulunmak zorunluluğu hisseden bir kesim var. Yaşamını nasıl sürdüreceğine ilişkin alternatifini göremediği ölçüde tercihini AKP’de sürdüren bir kesim. Tepkileri olabiliyor. Ama bunun çok küçük bir oranının CHP’ye geldiğini varsaymak herhalde çok yanlış olmaz. Varlığını AKP’nin iktidarda bulunmasına bağlıyor. Sadece rant meselesinden değil, o ilişkiler ağını da sürdürebilmesi buna bağlı. Seçimlerden bağımsız olarak bir süredir kafamda şu soru var, niye bir rejim değişikliğine gerek duyuldu. (Resmi adıyla Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine).

TEK ADAMIN İHTİRASLARIYLA SINIRLI DEĞİL

-Sizin yanıtınız nedir bu soruya?

7 Haziran 2015’de bir sinyal alındı. İşte biliyorsunuz ondan sonra olanları. 1 Kasım’da yeniden çoğunluğu elde etti AKP, sonra darbe girişimi geldi. AKP’yi sadece siyasi İslam projesi olarak okumanın yeterli olmadığını düşünüyorum. Onun yanısıra, yandaş sermaye falan diye anılan, girift bir takım ilişkiler var. Hem sermaye yanı hem de onun kazandırdığı bir toplumsal taban var. Bu bütünlükte baktığınızda AKP’nin böyle bir rejim değişikliğine ihtiyacı var mıydı, bu rejim değişikliğini sadece rejim değişikliği olarak okumak yeterli mi? İstanbul’un sembolik ağırlığı var kuşkusuz, İstanbul’u kaybetmenin ileriye dönük AKP projesi için anlamı ne, bu bence öbür soruyla bağlı. Yani iktidardan düşmenin bu harekete, o toplumsal projeye vereceği zararlar nedeniyle mi rejim değişikliğine gitmek zorunda kaldılar sorusu önem kazanıyor. Bu tek adamın ihtirasları ile sınırlı bir şey değil. Böyle okunması doğru olmaz.

-Peki arka planında ne var?

Toplumsal güç dengeleri var. Bu günlerde moda oldu bu kavramı kullanmak, ama aslında iktidar bloku dediğiniz şey toplumsal güçler arasında bir dengeyi ifade ediyor. Denge dediğiniz zaman kastedilen her zaman için denklik ya da eşitlik durumu değildir, sınıflı kapitalist toplumda belli bir dengesizlikten söz ediyorsunuz zaten. Egemen güçler bütünlüğünün ifadesi o iktidar bloku. İktidar blokunun da iç yapısı homojen değil. Dinsel, etnik, mezhepsel, sınıfsal nedenleri olabilir. Dört genel seçimi kazanmış bir partinin böyle bir noktaya gelmesi tek bir adamın ihtiraslarıyla açıklanır bir şey gibi gelmiyor bana. Dolayısıyla sadece bir rejim değişikliği ile tanımlamanın da yeterli olmadığını düşünüyorum. O güçler dengesinde ne oldu, nasıl bir yeniden yapılanma öngörülerek böyle bir değişikliğe gidildi? Parlamenter bir rejim çerçevesinde iktidardan düşecekleri endişesiyle mi rejim değişikliğine gittiler? 15 Temmuz olmasaydı da bence gidişat oydu. Çünkü Recep Tayyip Erdoğan daha başbakan iken güçler ayrılığını bir engel olarak gördüğünü defaten söyledi. Bunu çözmüş değiliz. İleriye dönük ne yapılacağı, nasıl hareket edileceği meselesinde tartışılması gereken bir nokta da bu.

EKONOMİK KRİZ OLMASAYDI SONUÇ FARKLI MI OLURDU?

-Ekonomik krizin sonuçlara etkisi oldu mu?

Yerine göre değişir diye düşünüyorum. Soruyu tersten soralım, ekonomik kriz olmadığı koşullarda bu seçime girilseydi sonuç çok mu farklı olurdu? Belki yüzdeler biraz oynardı, ama çok farklı bir durum ortaya çıkarmıydı, zannetmiyorum. 24 Haziran seçimleri öncesinde de soğan, patates mesele edilmişti, Mayıs’ta ciddi bir kur krizi yaşanmıştı vb. sonuç malum. Bu kadar basite indirgemek, ekonomik krizle seçim sonucu arasında birebir ilişki kurmak bence doğru olmaz. Bu insanların yaşam koşullarının nasıl etkilendiğine bağlı olarak siyasi tercih değiştirdiği sonucuna götürür bizi ki, her koşulda doğrulanması pek mümkün değil. Tepki oyu olarak tanımlanan değişimler olabilir ama bu bir sonraki oylamada yeniden değişebilir. Biraz önce değindiğim, 2015 seçimlerine ilişkin değerlendirmeler de bunu gösteriyor.

-Başarısız bir ekonomi yönetimi var. İnsanların tepkisi olmadı mı?

Son on yılda, değişik zamanlarda Anadolu’nun farklı bölgelerinde pilot çalışma denilebilecek küçüklükte çeşitli araştırmalar yaptık. Bana en çarpıcı gelen şeylerden bir tanesi şuydu; kendi küçük dünyası dışında ne olup bittiğinin farkında olmayan insan çok. Türkiye’nin böyle bir kesiti var. Bunu da hesaba katmak lazım. Eğitim meselesi var. Medyanın getirildiği durum var. Gerçekliğimiz bu ise bu gerçeklik çerçevesinde daha farklı neler yapılabilir, bunun düşünülmesi lazım.

HERKES MODERN PRENSİNİ ARIYOR

-Sizin öneriniz nedir?

Kimsenin hazır reçetesi yok, onu biliyoruz. Yeni bir arayış içinde olan, yaşanan krizlerden etkilenen toplumsal kesimlerin oluşturduğu hareketler var çeşitli ülkelerde. Gramsci’den esinlenerek, ‘herkes modern prensini arıyor’ demiştim Praksis dergisinde yayınlanan bir görüşmede. 2010’lu yılların başlarından bu yana öyle düşünüyorum. Yani mevcut temsil mekanizmaları ister sendika olsun ister siyasal parti, sıkıntılı. Siyasal mücadele örgütsüz olmuyor. Değişen koşullarda, ne tür bir örgüt modeli, sorulardan biri bu, modern prens esprisi de budur. Mesela İngiltere’de Jeremy Corbyn’in 2015 yılında parti başkanı seçilmesi ile birlikte Momentum diye bir toplumsal örgütlenme gündeme geldi. Öyle tanımlanıyor, bir toplumu demokratikleştirme projesi. Partiden bağımsız ancak İşçi Partisi ile organik ilişki içerisinde, özellikle gençlerin siyasete ilgisini artıran, katılımcı pratikler üretmeyi hedefleyen bir oluşum. Parti dediğiniz örgütlenmenin statik bir yapısı olmaması gerekir. Sadece seçimden seçime değil, gündelik yaşamın bir parçası olarak daha hareketli bir yapı kazanması gerekir anlayışı ile davranılmaya çalışılıyor. Seçimleri yok saymak mümkün değil ama seçimden alacağınız sonuç o seçime giden süreci nasıl yaşadığınıza, nasıl değerlendirdiğinize bağlı. Sokağın belli bir önemi var. Siyasal katılımın sadece milletvekili ya da belediye başkanı seçip oy kullanmakla sınırlı olmadığının anlaşılması için söylüyorum. Solun bütün renkleri ile sosyal demokrasiden daha sola doğru, tüm alt fraksiyonlarıyla insanlara daha farklı bir gelecek olabileceğini düşündürebilmek, kendilerinin de bu sürece katılımını sağlamak, üstelik giderek zorlaşan ekonomik ve demokratik hak ve özgürlüklerin baskı altında tutulduğu koşullarda…

-Cumhurbaşkanı Erdoğan, seçim günü ilk açıklamasında reformlardan bahsetti. Bakan Berat Albayrak’ın da önümüzdeki hafta yol haritası açıklaması bekleniyor. Ekonomiye dair AKP’den nasıl adımlar gelebilir?

TÜSİAD’ın son açıklaması ile balkon konuşması benzerlikler taşıyor. İktidar sıkıştığı noktada bunu yapıyor. Çünkü varlığını sürdürmesi büyük ölçüde dış kaynak girişine bağlı. Dış kaynak girişinin koşulları da ortada. Piyasa ekonomisine bağlılık mesajı verilmesi uluslararası finans piyasalarının istediği doğrultuda hareket etmeyi kabul etmek zorunda kalınmasının bir işareti. İleriye dönük baktığınız zaman çok iyimser olamıyorsunuz, izlenecek kemer sıkma politikalarının sonuçları açısından.

-Peki emekçileri nasıl günler bekliyor?

Nerede durduğunuza, mesela işinizi kaybedip kaybetmemenize bağlı. 2001 krizi sonrasında Dünya Bankası Türkiye’ye ‘sosyal riski azaltma projesi’ adı altında 500 milyon dolar verdi. Bu 5 yıllık bir programdı. İlk aşamada AKP yoktu ama bu programı devraldı ve bir biçimde sürdürdü. Hamile kadın ya da küçük bebeği olanlara düzenli sağlık kontrolü ya da çocukların okula gönderilmesi karşılığında koşullu aylık yardımlar yapılması söz konusuydu. Bu tür projeler neoliberal kriz yönetim stratejisinin bir parçası olarak çeşitli ülkelerde uygulandı. IMF ile bir istikrar programı gündeme gelsin ya da gelmesin, yine Dünya Bankası gelip, buyrun 500 milyon dolar der mi bilmiyorum. Ama daha yakın bir örnek, Arjantin geçen yıl krize girdi, IMF ile anlaşma yaptı, anlaşmada bir madde var. Toplumun en yoksul kesimlerinin daha az olumsuz etkilenmesi için bütçede belli bir fon ayrılması. Bu programları yapanlar da farkındalar, istikrar programının ana hedefi borçların ödenebilmesi için bütçede faiz dışı fazlayı artırmak olunca, yoksulluğun artacağını.

Dolayısıyla, artık istikrar programlarına böyle maddeler koymaya zorlanıyorlar. Bizdeki 2001 programının adının öyle olması da tesadüf değildi. Toplumsal eşitsizlikler biriktiği ölçüde toplumsal patlamalara yol açabilir endişesi, ‘sosyal riski azaltma projesi’ benzeri uygulamaları gündeme getiriyor. Giderek derinleşen eşitsizlikleri gidermek değil, yoksulluğu yönetmek diye tanımlanabilir bu tür projelerin amacı.

Kaynak: Artı Gerçek

İlginizi çekebilir