Fonda Bir Mutluluk Şarkısı

ONSUN MERYEM: Yunanca mutluluk anlamında “eudaimonia” sözcüğünde şeytanın -daimon- gizli olduğunu unutmayalım.

Sıradan insanlar için şartlar zorlaştıkça hayatla dalga geçmek, gündelik sıkıntılarla ilgili zekice komiklikler üretmek bir akım halini alıyor. Anlaşılır bir şey, delirmemek için bu komiklikler ironik dokundurmalar kurtarıcı oluyor.

Bu can simidi, “benim esprilerim her şeyin üstesinden gelir,” biçimini alıp dallanıp budaklandıkça başka bir delilik şeklini almaya başladı, bir çeşit mutluluk oyunu oynanarak olur olmaz her şeyle dalga geçme, sarkazm bildiğimiz iğneleme, kinaye- için zorlama yoluna dönüştü.

Acınacak haldeydiler, bir fıkraya gülüyorlardı; Hitler sayıları toplamayı şaşıran bir esire “burası toplama kampı değil miydi?” diyesiymiş. Bence buna gülmek ayıplı bir durumdu.

Bunu söylediğim kişi, beni sözde fıkraya gülmediğim için “mutsuz bir kadın” olmakla suçlayınca saçma bir savunma geliştirerek mutlu biri olduğum iddiasına girişmiştim.

Yakınını kaybedip ağlayan birine “niye mutsuzsun?” demek gibi bir şeydi ama ben mutsuz olmayı bir suç saymıştım. Sonra mutluluğun tarifini yapamadığımı fark ettim. Neşeli olmanın tarifini yapabiliyordum; arkadaşlarımla balon uçurmak, dans etmek neşeli olmaktı.

Soyut duyguların tarifi

Özlem, çocukluk denen uzak ülkede düşlenen tahtaların ritminde akordeon sesi, hep hatırlanan anne kokusuydu. Sevgi, içimde korumaya aldığım kelebeğin kanat titreşimiydi. Huzur, sakin bir yaz akşamı yağmur sonrası toprak kokusuydu.

Neredeyse bütün soyut duyguları tarif edebiliyordum ama mutluluğa gelince zorlanıyordum. Oysa her yerde bu duygudan söz ediliyordu; gazeteler mutluluk reçeteleri yayınlıyor; televizyon programlarında uzmanlar, medyumlar mutluluk sırları veriyordu.

Arama motoruna yazınca mutluluk formülleri anlatan sayfalar açılıyordu; nasıl mutlu olunur (?), mutluluk için herkesin bilmesi gereken küçük adımlar…

Schopenhauer, daha 1800’lü yıllarda durumu anlamış olmalıydı, “Doğuştan gelen bir kusurumuz var; hepimiz mutlu olmak için dünyaya geldiğimizi sanıyoruz. Bu kusurumuzu gidermedikçe, dünya gözümüze çelişkilerle dolu bir yer görünecektir.”

Farabi‘ye göre mutluluk bir amaçtı; bu amaç, mantık matematik ve tabiat bilimlerini öğrendikten sonra İlk Akla aşka ermekti. Doğu felsefesinde dünyevi olandan değil, Yaradan’ın yüce makamına erişme hazzından bahsedilir.

Türk Dil Kurumu’na göre mutluluk tanımı, bütün özlemlere eksiksiz ve sürekli olarak ulaşmaktan duyulan kıvanç durumudur. Bu tanıma göre benim tarif etmede beceriksizliğim affedilir bir şeydi.

İstediğimiz her şeyi elde etsek bile bunun sürdürülebilirliği imkânsız görünüyor; ne dünde ne bugünde düz süregiden arızasız bir yaşam görülmedi.

Empati duygusundan yoksun olsak da; başkalarının işsiz kalmasıyla, çocuğu hasta bir annenin durumuyla ya da işkenceden geçen biriyle dalga geçsek de, iyi giden kendi hayatımızda bunlara benzer durumlarla karşılaşmamız kaçınılmazdır.

Psikoloji bilimine göre bir yakının ölümü ya da ayrılık gibi durumlarda yas dönemini yaşamayanlar, ilerde bir takım rahatsızlıklar hastalıklarla baş etmek zorunda kalırlar.

Bütün bu gerçekliğe rağmen mutlu olma telaşımız, bize sunulan reçeteler, yaşam koçları daha iyi olmamızı sağlamıyor.

Kederli görünen insanlardan uzakta kalmamız da çözüm değil.

Belki her zaman değil ama gün içinde yapmamız gereken görevlere koştururken, kendimizin ya da çevremizin farkında olmadığımız zamanlarda, sürekli mutluymuşuz gibi davrandığımızda filmlerdeki gibi fonda bir müzik çalsa fena mı olurdu?

Kim bilir o zaman, Eleni Karaindrou‘nun piyanosuyla kederimizin, Wagner‘in Valküreler operası ile korkumuzun, Şehnaz Longa ile sevincimizin farkına varabilirdik.

Yunanca mutluluk anlamında “eudaimonia” sözcüğünde şeytanın –daimon-gizli olduğunu unutmayalım.

Kaynak: bianet.org

İlginizi çekebilir