‘Fiyat artışı ekmek bulamıyorsan pasta ye gibi bir şey’ – Seran VRESKALA

Leman dergisinin yayın yönetmeni Tuncay Akgün ile geçmişten günümüze şekil değiştiren mizahı ve kağıt krizini konuştuk: Ya başka bir yol bulmaya çalışacağız ya da sürdüremeyeceğiz.

İlk kez 80’li yıllarda tanışmıştım mizah dergileriyle; 90’larda ise önce Limon sonra da Leman girdi hayatımıza… Lise ve üniversite dönemlerinde bu dergilerin çizerlerini isimleriyle, köşeleriyle, çizgileriyle tanırdık. Avanak Avni, Arap Kadri, Macerayı Seven Adam, Hain Evlat Ökkeş, Kötü Kedi Şerafettin, Daral ve Timsah, Sıdıka, Kunteper Canavarı, Otis Abi, Bezgin Bekir en sevdiğim karakterlerdendi. Özellikle benim gibi pek çok genç için bu dergilerin hem ufuk açan hem de bir anlamda bizleri gerçek hayattan soyutlayan olağanüstü bir tarafı vardı. Ülkede olup bitenleri ve gündemi hep bu dergiler aracılığıyla takip ederdim; gazetelerden daha gerçek gelirlerdi bana. Zaman zaman onlardan uzak kalsam da Leman benim hiçbir zaman vazgeçemediğim bir mecra olarak kaldı. Birçok yayından daha cesur oldukları için pek çok kez yargılandılar, hapse girdiler hatta bir ara Ergenekoncu damgası bile yediler ama hiçbir zaman kapılarını kapatmadılar ve çizmekten vazgeçmediler. Taa ki bugüne kadar…

Geçen hafta kâğıda yapılan zamları protesto etmek için 30 yaşına yakın Leman ilk kez cep boyunda çıktı. Genel Yayın Yönetmeni Tuncay Akgün, derginin kapanmaması için ellerinden geleni yapacaklarını ve okurlarıyla buluşmaya devam edeceklerini ama çok zorlandıklarını söyledi. Bu hafta bu sebeple hemen her mecraya konuşan Akgün ile yine dergiyi çıkarmak için sabahladığı bir günün akşamında bir araya geldik ve geçmişi de yad ederek günümüzdeki mizahı konuştuk. Kendisi gerçekten de Bezgin Bekir ile özdeşleşmiş gibi… Konuşmayı çok sevmiyor ama konuşurken çok sakin. Hep gülümsüyor. Mizahın güçsüzün, ezilenin yanında olması gerektiğini savunuyor ve bir meseleleri olduğu için mizah yaptıklarını söylüyor.

Mizahın duayenlerinden olan Oğuz Aral’ın yetiştirdiği öğrencilerindensiniz ve önemli bir mizah ustası olarak birçok derginin çıkmasına da ön ayak oldunuz. Gırgır’dan sonra kaç dergi çıkardınız bugüne kadar?
Limon, Leman, L-Manyak, Yeni Harman, Fil, Öküz, Harakiri, Git, Kaçak Yayın, Kedi Dergisi… Bayağı dergi çıkardık. Motivasyonumuz tıkanıklıkları, kapılar açmaktı. Yeni Harman aktüel bir dergiydi; Öküz, Kaçak Yayın edebiyat dergileriydi. Harakiri, yasaklanan bir dergiydi. Git, cesaret veren bir serüven dergisiydi. Bugün gençler parasız da olsalar dünyanın her yerine gidebiliyorlar ama bizim zamanımızda zordu. Bizler otostopla Türkiye’yi de Avrupa’yı fethetmiştik ama çoğu insan mahallesinden burnunu çıkarmazdı. Okumuşlarda bile bir tutukluk vardı. Yeni Harman’da gazetecilikte gördüğümüz şeyler vardı; çok uzun röportajlar yapıyorduk. Hiçbir şeyi sansürlemeden… Genelde editörler keser biçer metinleri ama ben tam tersi bütün malzemenin orada olduğunu düşünürdüm. Her yaptığımız röportaj, röportaj yapılanla ilgili bir sonuca yol açtı, onun hayatında bir değişiklik oldu mesela. Bu da bir güçtü.

– Siz dahil onun yetiştirdiği bütün isimler mizah dünyasında çok ünlü oldular.
Ünlü demeyelim de ‘yol açan’ insanlar oldular. Hepimiz çok sağlam bir tedrisattan geçtik. Çok iyi bir eğitim aldık.

– Çok erken başladınız bu işe değil mi?
Çok ufaktık gerçekten. Gırgır’dan ayrılıp Limon’u kurduğumuzda 23 yaşımdaydım, Leman’ı kurduğumuzda 30 bile değildim. Gırgır’a 12-13 yaşında başlayanlar bile vardı.

– Çocuk işçi gibi bir şey!
(Gülüyor) evet, biraz öyleydiler. Ben dergiyle 14 yaşımda falan tanıştım, 18’de de kendimi dergide buldum. O dünyaya bulaştığınızda farklı bir kafa yaşıyordunuz. Bir kere Gırgır’ın etkisi bizi sarhoş ediyordu. Anlatmakta güçlük çekiyorum ama orada olmak bana göre bir rüya gibi bir şeydi. Çok da zordu girmek çünkü oraya dahil olmak isteyen yüzlerce genç vardı. Oğuz Aral da hepsiyle tek tek ilgilenirdi. Bu bizim için çok önemliydi. Ben basit, amatör bir çocuktum, 3 hafta gitmediğim zaman hemen bana ‘neredeydin bakalım?’ diye sorar, azarlardı. Kendimi çok önemli hissederdim o zamanlarda. Onun için ayılanlar bayılanlar olurdu. Bir soru sorduğu zaman direkt nokta atışı yapardı, sanki bilirdi her şeyi. Gırgır’da olmak başka bir şeydi. Futbol oynayan bir çocuğun Real Madrid’e ya da Barselona’ya girmesi neyse Gırgır da bizim için öyleydi.

– Sizin döneminizde çizerler bayağı bir rock star gibiydi, milyonlarca hayranınız vardı ama yeni çizerler sizin gördüğünüz o star dönemini görmüyor sanki. 
Onlar da farklı bir şekilde görüyorlar. 80’lerin 90’ların müzik ve film starları bugünden farklı bir ilgi gördüler ama yeniler farklı bir şekilde seviliyor, bugünün mizahçıları da öyle. Sosyal medyada milyonlarca takipçisi olan çok ünlü genç çizerler var mesela, biz de onları kaçırdık. Belki biz bunu ucundan yakalayabilirdik ama belki de kendimize çok yakıştıramadık.

– O zaman okuyucuyla daha bir organik bağ kuruluyordu sanırım; binlerce mektup alıyordunuz. Daha dokunulabilir bir yakınlık vardı belki de.
Olabilir. Gerçekten de her hafta binlerce mektup gelirdi bize. Hayran mektupları. Bizi nerede bulacaklarını bilirlerdi. Sokakta farklı bir havamız vardı, bir yere gittiğimizde bayağı tanırlardı. Bir yandan da basında, TV’de görünen yüzler değildik. Fotoğrafımız bile yoktu ama bir auramız vardı ve gittiğimiz yerlere bu yayılıyordu. Şimdi daha farklı bir iletişim var artık.

“OKURLAR BİZE ÇAMAŞIR, SİGARA FALAN GÖNDERİRLERDİ”

– Gırgır’dan Limon’a, oradan Leman’a geçiş nasıl oldu? Baba kucağından çıkan anarşist çocuklar gibi miydiniz acaba?
Aslında o biraz zorunluluktan oldu. Biz Gırgır’dan ayrılıp bir dergi çıkaracağız havasına girmiştik; niyeyse, rahat mı battı bilmiyorum. Derginin içerisinde ekipler falan oluştu. Daha evvel böyle denemeler olmuştu ama başarısızlığa uğramıştı. Bu dergiyi çıkarmaya karar verdiğimizde kimisi çekindi, kimisi güvenemedi. Gelişim Yayınları’ndan Ercan Arıklı’ya gittik; o çekindi, yapmak istemedi. Cumhuriyet’e Okay Gönensin’e gittik, olmadı. Bir şekilde Güneş Gazetesi vesilesiyle oldu ve biz Limon’u çıkartmaya başladık ama 5-6 yıl sonra ekip içinde yine çatlamalar oldu.

– Dağılan rock grupları gibi…
Evet. Bu çatlamalar bizi ayırdı. Bir ara geri döndük ama biz dönünce öteki grup ayrıldı. O dönemler birtakım değişimlerin olduğu dönemler; Asil Nadir’in Türkiye’ye girişi ve Güneş Gazetesi’ni satın alışıyla büyük bir değişim yaşandı. Sonra kendisi o kadar hızlı battı ki birdenbire çok parasız kaldık. Devamlı gazetenin başına birileri geliyor, grevler yapılıyor, çadırlar kuruluyor ama bir yandan da dergiye okurun ilgisi çok yüksek… Çok devrimci işler yapıyoruz, bazı konuları sadece biz yazıp çizebiliyoruz ama bir yandan da ülkedeki en sert yıllar; bu sayede okurla aramızda inanılmaz bir bağ oluştu. Her derdimizi okurla paylaşıyorduk; parasızız diye bize çamaşır, sigara gönderiyorlardı. Hediyeler geliyordu, aramızda paylaşıyorduk. Kazanmamız gereken parayı geçtik, bir yandan derginin kâğıdı bulunmuyor, diğer yandan dağıtımda zorlanıyoruz; bayağı zor günler geçirdik ve bir gün oradan habersizce çıktık.

– Şimdiki durumunuzun farklı bir versiyonu gibi.
(Gülüyor) Benziyor. O zaman Beyazıt’tan çıkarak yayınevi olan bir arkadaşımızın evine gittik. 2 tane uzun sunta yaptırdık, altına da sıpaları (açılıp kapanan masa ayakları) koyduk ve orada Leman ortaya çıktı. Oradaki kırılma, Leman’ın Türkiye’nin kitlesel bağımsız yayını olmasıyla gerçekleşti.

– Neden ismini Leman koydunuz?
Kendi aramızda bayağı tartıştık bu konuda. Limon’un bir alameti farikası vardır; limonun içinden bakan iki göz… O gözleri bir kutuya yerleştirdik ve bir logo ortaya çıktı. Bir yandan da Limon’a fonetik olarak en yakın sesti Leman. Okurdan kopmak istemedik. Şimdi düşünüyorum da hakikaten doğru bir isim seçmişiz. İlk hafta ufak bir sarsıntı yaşadıktan sonra okur hemen benimsedi ve Leman çok hızla yükseldi. Bağımsız bir dergi olarak büyük bir adımdı o zamanlar ülke için.

– Türkiye’nin en uzun soluklu mizah dergisi olarak bu kadar büyüyeceğini öngörmüş müydünüz?
O zamanlar bunları düşünebiliyor muyduk bilmiyorum; ahşap bir binada oturan o arkadaşımızın evinin küçücük odasında biz çizerken ayaklarımızın altından fareler geçerdi. O zamanlarda bugünlere gelebileceğimizi hiç düşündük mü bilmiyorum. Pek çok şeyi düşünmeden yaptık çünkü.

– Oradan bu binaya nasıl geçtiniz?
Burası Türk Eğitim Vakfı’nın… O dönem bugünkü gibi Beyoğlu’nun yine dibe vurduğu, çöktüğü bir dönemdi. İstiklal Caddesi araba trafiğinden arındırıldığı için çok uzun sürmüş bir inşaat dönemi geçirdi. Bütün esnaf kan ağlıyordu, iyice bezmişti. Burada bulunan ofislerin, ajansların kaçtığı bir dönemdi ve nedense burası bizi çekti. Bir yandan da Cihangirliydik zaten; bütün öğrencilik hayatımız orada geçti, orayı yazıp çizmiştik. Orada yaşıyor, buraya yürüyerek geliyorduk. Buranın o bohem hayatının çok güçlü bir parçasıydık çizerler olarak, bir yandan da trendleri de etkiliyorduk. Böyle bir arayış içerisinde restorasyondan geçmiş, içi sıfır olarak yenilenmiş bu binayı bulduk. Sadece 1,5 odasını doldurabiliyorduk. Belki de büyüyeceğimizi, o enerjiyi hissettiğimiz için böyle bir adım attık, bilemiyorum. Cağaloğlu geleneğinden geldiğimiz için kenarda kalmayı da seçebilirdik, büyüme kaygımız yoktu.

– Bab-ı Ali dönemi mi?
Evet, bizler Bab-ı Ali’de yetişmiş insanlarız aslında. Bütün gazeteler de oradaydı. Çok uzak mahallelerden gelirdik oraya. Şimdi o gelenek kalmadı tabii ama bizler son dönemlerini yakaladık. 1-2 yıl sonra da Leman Kültür hayata geçti. Orayı açmamızın sebebi hem ekstra bir gelire ihtiyacımız vardı, hem de okuyucuların bize, derginin kaynağına ulaşabilmesini istedik. Çok radikal bir çizgimiz vardır Leman olarak, burası da radikal bir yerdi o anlamda.

– Bir ara bayağı fenomen oldu. 
Aynı dönemlerde Hayal Kahvesi, Kemancı falan açıldı, bu da bir sac ayağıydı. Buralar Beyoğlu’nun karakterini oluşturan mekanlardı. Sosyetik falan değildi ama mankenler, futbolcular falan gelirdi. Underground bir yerdi.

– 90’lar dönemi… O dönem bu tip mekanlar bayağı isim çıkardı; Kemancı’dan Teoman, Şebnem Ferah, Özlem Tekin çıktı mesela, Hayal Kahvesi de bugün ismini bildiğimiz pek çok rock grubunun temelidir. Sizden de Cem Yılmaz, Ata Demirer falan çıktı.
Bu mekanların herkesin hayatında bir yeri var. Tuncel Kurtiz mesela bu mekânı çok sahiplendi, şahane oyunlar sahneledi. Şimdi hayatta olmayan pek çok yazar, şair hep buralarda takılırdı. Bu sayede mekânın kültürel hafızası oturdu, bu hafıza hala buralardan kopamamamızın nedenidir.

– Ama bu kadar kapitalizm karşıtı, anarşist ve idealist bir dergi olarak, açtığınız kafelerden para kazanıyor olmak bir çelişki değil mi?
Bir kere burası dışında hiçbir mekân bizim değil. Bizim bayilerimiz bile değiller. Dergimizi 10-15 yıldır bağımsız olarak biz çıkarıyoruz ve bunun maliyeti çok yüksek. Dergi yapmanın muazzam bir ekonomisi var; kâğıdı, baskısı, dağıtımı, emekçileriyle çok ağır bir mesaidir. Bankaların kapımıza dayandığı, çok sıkıntı çektiğimiz, sıfırı tükettiğimiz ve iflas etmek üzere olduğumuz noktada hem nefes alabilmek hem de okuyucularla buluşma amacıyla açılmış bir mekân burası… Evet biz buranın haklarını sattık ama çok ufak, cüzi bir telif hakkı alıyoruz sadece! Yani orada görünenle bize yansıyan kısmı arasında çok derin bir uçurum var. Bu kafeden çok büyük paralar da kazanmıyoruz. Şimdi de altından kalkamayacağımız kâğıt zamları söz konusu…

– Bir ara mahkemeden binadan çıkarılma kararı çıkmıştı sizin için; hala geçerli mi?
Geçerli ama Türk Eğitim Vakfı bunun için bir adım atmadı, burada çok emek ve kültürel bellek olduğu için saygı duyup dokunmak istemiyorlar sanırım. Burada bir tek biz kaldık, herkes gitti.

– Eğer öyle bir şey yaparlarsa insanlardan çok tepki alırlar diye düşünüyorum. Siz de giderseniz, kime kiralayacaklar binayı; nargilecilere mi?
(Gülüyor) Olabilir. Tuhaf bir mahalle baskısı da var, mesela her gün binanın önüne çöp yığıyorlar, gece gündüz. Her gün fotoğraflarını çekip belediyeye, Ahmet Mizbah’a gönderiyorum, hiçbir şey yapmıyorlar.

– Muhalif olduğunuz için mi? Mesela burası yandaş mecralardan biri olsa aynısı yapılır mıydı acaba?
Sanmam. Bu çöp durumu gerçekten de büyük sorun. Kaç kere konteynır istedim, hala cevap yok! Bizi görmezden geliyorlar.

“TÜRKİYE’NİN EN SERT KIRILMA ANLARINDA İNANILMAZ İŞLER YAPMIŞIZ”

– Ülkenin gündemini sizin kapaklardan takip ederdim eskiden. Bazen tüm basılı mecralardan daha cesur olduğunuzu düşünürdüm. Muhtemelen zaman zaman korkular, endişeler yaşamışsınızdır ama bu endişeye rağmen bir şeyler yapabilmek paha biçilmez olmalı. 
Gerçekten öyle. Şimdi günceli yakalamak da kolay değil, her gün her an bir şeyler oluyor ve sosyal medya bu anlamda çok güçlü bir kaynak. Mesela geçen hafta Cumartesi Anneleri ile ilgili olaylarda basından arkadaşların, muhabirlerin çektiği fotoğraflar var…

– Arat Dink’in gözaltına alınmaması için Garo Paylan, Ahmet Şık, Serpil Kemalbay, Hüda Kaya gibi isimlerin kenetlendiği fotoğraf bir tablo gibiydi mesela. Tam bir kapak konusu, değil mi?
Evet. Vedat Arık çekti o muazzam fotoğrafı. Cumartesi Anneleri ile ilgili hikayeden sonra biraz arşive daldım, yazıp çizdiklerimize inanamadım, gerçekten. Türkiye’nin en sert kırılma anlarında inanılmaz işler yapmışız.

– O zamanlarda da ifade özgürlüğü problemi yok muydu? Hapse atılanlarınız olmuştu sanırım.
Olmaz olur mu? Hapse atılan çok arkadaşımız oldu. Ben onlarca, hatta yüzlerce davadan yargılandım. Çok tehlikeli bir ülkede yaşadık, çok tehlikeli zamanlardan geçtik ve geçmeye devam ediyoruz ama bunlara rağmen eskilere baktığımda neler yazıp çizmişiz, inanamıyorum ama yapmışız yani.

– O zamanlar delikanlı dönemiydi ya Leman’ın; inandığınız değerlerin korkularınızın bile önüne geçtiği yıllar olduğu için böyleydi belki de.
Bence korkmuyormuşuz. Okurla öyle bir bağımız vardı ki! Ülkenin bütün damarlarını etkilediğimizi hissediyorduk. Bir şeyleri değiştirdiğimizi hissediyorduk. Sadece Leman okuyarak devam etme, tahammül etme gücü bulan gençler olduğunu biliyorduk. Bize haftada 4-5 bin tane okur mektubu gelirdi. Her kesimden. Punk eğilimi olan bir gençten de, inanılmaz baskı altındaki konservatif bir Anadolu delikanlısından da, doğuya mecburi hizmete gidenlerden de, askerliğini yapanlardan da gelirdi bu mektuplar. Bu ülke çok ağır süreçlerden geçti.

– Mizahın öyle bir gücü var mı? Yani bir insanı kökten değiştirebilir mi?
Biz bunu aynen yaşadık. Dönüştürme gücümüz olduğunu hissettik ve birebir gördük. Charlie Hebdo’nun çizerleriyle 68 kuşağının neleri, nasıl değiştirdiğini konuşmuştuk. Fransa’da yasaların değişmesinde bile ne kadar etkili olduklarını anlatmışlardı. Bunlar eşsiz örnekler, bunlardan fazla yok. Bu her alanda da yapılabilirdi ama mizahın ne kadar güçlü bir etkisi olduğunu her dönemde gördük. Hala da görmeye devam ediyoruz.

– Gezi olaylarında bir anda bir mizah patlaması yaşandı; belki de ilk kez mizahın bu kadar güçlü olduğunu o zaman hissettim. O güne kadar apolitik olduğunu düşündüğümüz gençlerimizin politik mizah anlayışının aslında ne kadar yüksek olduğunu ilk kez o zaman gördük. Onun temeli Leman gibi dergilerinin çıkmaya başladığı yıllara denk gelen bizim neslin çocukları olması olabilir mi? 
Evet, kesinlikle bir etkisi olduğunu düşünüyorum. Yıllardır bu işi yapıyoruz, biraz yaşlandık, yorgunluğumuz da var ama şunu hep hissettim; bu bir ateştir ve bu ateş sönmediği sürece oradaki bir kıvılcım, küçük bir kor tekrar sıçrama yapıp başka bir yerde tekrar devam edebilir ve nitekim Gezi sürecinde de bu devam etti. O çocuklar bu mizahı ürettiklerinde belki bunun çok farkında değillerdi. Sadece bir mizah formu yoktu, bir özgürlük talebiyle gelen kolektif bir zekâ patlaması yaşandı orada.

– Şiddete bile mizahla karşılık verildi.
Aynen öyle. En büyük silah mizahtı orada.

– Gezi gibi toplumu derinden etkileyen olaylarda bile hiç vazgeçmediniz, yazmaya çizmeye devam ettiniz.
Mesela 80’ler, 90’lar büyük değişimlerin yaşandığı bir dönemdi. 80’de darbe olmuş, büyük kıyımlar yaşanmış, çok ağır kazımalar olmuş, büyük bir sessizlik var ve her şey değişiyor, yeni bir dünya kuruluyor ülkede; o sessizliğe rağmen mizah dergileri ses çıkarmaya devam etti.

– 90’lar da çok karanlık bir dönem; askeri bir darbe olmamış olabilir ama faili meçhuller, yargısız infazlar halka yapılmış bir darbe gibiydi.
Çok karanlık bir dönemdi gerçekten de ama aynı zamanda çok şaşaalı bir dönemdi bizim açımızdan… Medya çok yapısal değişikliklere uğradı. Gazeteler, gazeteciler değişti. Medyanın yok saydığı, sansürlediği, görmezden geldiği olayları bizler yazıp çizerek, teşhir ederek ülkenin her noktasına ve büyük kitlelere ulaştırmayı başardık; hiç kimse bizim kadar satmıyordu, okunmuyordu; bu anlamda bu kıvılcım hiç sönmedi. Bugüne baktığımızda %90’ı çok ağır kontrol altında bir medya var; o bahsettiğim dönemden de ağır… Eskiden yazılı ve görsel basında yoksul insan göremezdiniz, işçilerin fotoğrafını göstermek bile yasaktı çünkü halk aşağılamasına giriyordu ama nefes aldığımız bir nokta vardı. Şimdi hükümet kontrolünde çok ağır bir sansür var ve nefes alacağımız yerler neredeyse yok. Gerçi etkileşimde bir değişiklik yok bugün, bir Leman kapağı sosyal medya aracılığıyla yine yüzbinlere ulaşıyor.

– Bir çizgi roman kültürü de vardı; Galip Tekin ile zirveye ulaşan bir zamandı o. Onunla birlikte bu kültür yok oldu sanki. Ne diyorsunuz?
Bu çizgi roman anlayışı mizah dergilerinin dışında yaşamaya devam etmeye çalışıyor aslında. Resimli roman bu işin en ağır mesai isteyen, sizi masaya yapıştıran kısmıdır. 3 gün kalkamazsınız masadan. Çişe gitmeyi unutursunuz. Çok emek ister. Bunların mizah dergilerinden çekilmesinin ardında bu yatıyor. Bunu çevirecek, bu emeğe değecek ekonomik bir karşılık yok. İlban Ertem gibi çok büyük bir usta çizerin yaptığı ‘Puslu Kıtalar Atlası’ albümü kayda değer bir ilgi gördü.

“TRUMP, KİM, PUTİN GİBİ İSİMLER MİZAHI BESLEYEN FİGÜRLER”

– Mizah politikacılara da yansıdı, politikacılar artık bu yöntemle insan kazanmaya çalışıyorlar. Mesela Selahattin Demirtaş’ın bu kadar sevilmesinin nedenlerinden birinin mizah anlayışı olduğunu düşünüyorum.
Demirtaş’ın pırıltısının en önemli sebeplerinden biri ondaki çok güçlü mizah duygusu bence. Hınzır ifadesi, hazır cevaplığı, gülümsemesi insanlara geçti, Türkiye’nin en sert alanlarından biri olan o çatışma alanını inanılmaz yumuşattı ve geçirgenlik sağladı. Birebir onu izlediğiniz ya da TV’de konuşmasına tanık olduğunuz zaman bunu görebiliyorsunuz, insanlara geçen bir enerjisi var.

– Bu biraz da ihtiyaçtan kaynaklanıyor gibi; bazı belediyelerin hatta kamu kuruluşlarının bile tweetlerine mizah yansıdı. Bazı siyasetçiler de mizahın kendisi oluyorlar. Kim, Putin, Trump gibi faşist politikacılardan iyi malzeme çıkıyor, değil mi?
Onlar artık mizahın, çizginin kendisini aşan figürler gerçekten. Bu isimleri gözü kapalı çizersin; elin ezbere çizer, bırak ayağın bile çizer o hale gelmiş bir figürü. Dediğiniz isimler bir tuhaf, saçma insanlar mizahı besleyen figürler. Bir mizaha nesne olmak da var ama sizde bir tolerans eşiği olmazsa bunu kaldıramazsınız. Mesela Demirel falan da çok komikti ama aynı zamanda mizah duygusu olduğu için bunu kaldırırdı.

-‘Benzin vardı da biz mi içtik’ cümlesi fenomen olmuştu mesela.
Aynen öyle. Şimdi her siyasetçi bunu söyleyemez; söylese de yakıştırması kolay değildir.

– Turgut Özal da komik bir siyasetçiydi bence, gerek tipi gerek konuşmasıyla
Öyle ama onda Demirel’deki anlayış yoktu. Özal’ın bizlere açtığı davalar var. Bir gün Gırgır’a geldi, karikatürleri aldı; ‘ben bunları IMF’ye göstereceğim, sizin yüzünüzden ne hale düştüm hah hah hah’ diyerek duvarlara astı.

– Limon’un ön kapağına kendisi, arka kapağına da eşi Semra Özal dava açmıştı sanırım.
Evet. Birkaç arkadaşımız onun yüzünden hapis yattı. Ben dolaylı olarak hapis cezası aldım, o dönemim kaçak geçti. Turgut Özal’ın üzerimize tank gibi geldiği bir dönem vardır. Mesela Demirel hiçbir zaman dava açmadı bizlere, ona karşı neler neler yapıldı. Taa 70’lerde, 80’lerde… Neredeyse her dönem onun üstüne gidildi ama adamın bir kere bile dava açtığını duymadım. Mesela Özal’ın prenslerinden Adnan Kahveci’yle bayağı yakın bir ilişkimiz oluşmuştu; o adam bence bir dâhiydi. Limon’dayken çocuklarıyla beraber çat kapı gelip, bizimle beraber sabahlardı. Okur mektuplarından birinin bir derdi olur, telefon açar, onunla ilgilenir, hallederdi. Çağçağ’ın çizdiği ‘Apartman Canavarı Suphi’ diye bir tipleme vardı, çocuklarının lakabı oydu mesela. Müthiş bir iletişimimiz vardı, çizdiklerimize yönelik ‘bir politikacının derisi kalın olmalı’ derdi. Bugüne kadar tek yakın olduğumuz siyasetçi oydu, bu da onun mizaha olan özel ilgisinden kaynaklanıyordu.

– Ecevit de size dava açmadı.
Ecevit zaten sosyal demokrat, ondan öyle bir şey beklemezsiniz ama Demirel bu anlamda farklıydı. Kelebeğin üzerine tankla gidemezsiniz; yani pozisyonundan dolayı devleti temsil eden kişi olarak devletin gücünü, onun silahlı bütün unsurlarını arkanıza alıp mizahçılara saldırmamanız gerekir. Aynı platformda değilsiniz çünkü.

– Bundan 10 yıl evvel, İngiliz Michael Dickinson’a Erdoğan’ı ‘Bush’un köpeği’ olarak çizdiği için dava açılmış, sanatçı hapis cezasıyla yargılanmıştı. Ondan evvel de Cumhuriyet çizeri Musa Kart, başbakanı ‘kedi’ olarak çizdiği için ceza almıştı. Bundan 3 yıl evvel Nuri Kurtcebe yine çizdiği bir karikatür yüzünden cezaevine gönderilmişti. Bunlar hatırlayabildiklerim…
Bize uğramıştı Michael dediğiniz kişi, bu yüzden bayağı dertliydi; yattı mı bilmiyorum ama yargılanmıştı. Musa Kart’ın o kedi karikatürünün ceza alması çok şaşırtıcıydı. Kedi gibi çizilmenin bir alınganlık yaratabileceği algısı sadece Musa’nın değil, bizim bile aklımıza gelmemişti. Bir yandan kedi çok sevilen bir hayvandır yani. Sokaklarda, evlerde dolaşan, çok sempatik bir hayvandır. Kimin aklına gelir ki kedinin bir hakaret unsuru olabileceği? Birine köpek diye hakaret edebilirsin belki ama kedi diye hakaret edilmez yani… Mizahın sonuçta ‘Midas’ın kulakları eşek kulakları’ ya da ‘Kral çıplak’ demek gibi karşı tarafın bütün enerjisini düşüren bir enerjisi var. Dünyayı etkisi altına alan 3 büyük unsur var; biri müzik, biri spor, biri de mizah…

– Spor demişken sizin Fenerbahçe için yaptığınız kapaklar da çok tepki çekti.
Orada bizim öngörülerimiz yine doğru çıktı. Cemaatin karşısına çıkan ilk güç aslında Fenerbahçe kitlesi oldu. Bir Galatasaraylı olarak Fenerbahçe’yi pek sevmediğim halde bu yolu açma sorumluluğunu duydum. Fenerbahçe kitlesi, başkanı, taraftarıyla birlikte kulüp olarak çok sağlam durdular, ilk kırılma burada yaşandı, sonra da önü açıldı. Kapakta tamamen politik bir durum vardı, sporla ilgisi yoktu; biz bunu yaptık, gören gördü, işine gelmeyen görmedi.

– Dünya genelinde mizaha hep bir saldırı oldu ama 3 yıl evvelki en büyük saldırı Charlie Hebdo saldırısıydı. Sizin de arkadaşlarınızdı.
Evet, ben de oradaydım, o süreci çok yakından yaşadım ve mahvoldum. Birkaç kuşak birden gitti o saldırıda. Saldırıdan 1 sene evvel ziyaretlerine gittiğimde yine polis koruması altındaydılar. Sanki buraya saldırılmış gibi perişan olduk.

– Kâğıda yapılan zamları protesto etmek için cep boy çıktınız geçen hafta; hep böyle mi olacak bundan sonra?
Artık Türkiye’de yayın yapmak çok zor, bir yandan bizim işimiz de çok zor; yaptığımız bir sürü espri anlaşılmıyor.

– Neden? Neslin algısı mı değişti?
Algı değişti, seviye değişti. Vasat bir iktidar var ülkede, bu halka da yansıyor. Bizim bir okur kitlemiz var, aynı algıya sahip bir kitle var. Mizah dünyasının içine girmek o kadar kolay değildir; kolaydır da bu da bir eğitim gerektirir. Bir terbiyedir. Mizah dergisi okumuş insanla, okumamış arasında hakikaten bir fark vardır. Bizim okurumuz bir terbiye almış okurdur; 10 yaşında da almış olabilir bunu, 30 yaşında da. Sen bir şey yazıp çiziyorsun, bu terbiyesi olmayan insan Twitter’dan dalıyor hemen. Zaten sistematik bir mekanik durum var, kimin ne olduğu belli değil, bunun bir benzeri Ekşi Sözlük döneminde de yaşandı, nicknamelerin arkasına saklanarak…

– Sosyal linçe bile sebep oluyorlar. 
Evet. İşte o noktada bir algı oluşturuyorlar ve kafalar bulanabiliyor. Sizin yaparken murat ettiğiniz şey bir anda başka bir şeye dönüşüyor ve orada doğmuş kötü bir enerjiyle uğraşmak durumunda kalıyorsunuz. Bizim cep boyu çıkarmamız aslında bir meydan okumadır. Karınca duası gibi de verebilirdik o mesajı, böyle yaptık, nitekim vermeye çalıştığımız mesaj da anlaşıldı. Ama bundan sonra biz hep böyle çıkacağız diye bir durum yok.

Fiyat artışı olacak mı?
Hayır, o da bir çözüm değil çünkü. Rasyonel olmaz. Ekmek yiyeceğim ama 10 lira falan… Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler gibi bir şey olur bu. Başka bir yol bulmaya çalışacağız ya da sürdüremeyeceğiz. O eşikteyiz.

– Bir insan niye mizahçı olur; büyük paralar da kazanılmıyor bu sektörden artık. 
Oğuz Aral ağabey ölmeden evvel son bir Gırgır sayısı yapmak için hepimizi toplamıştı bir gün; aramızda hala aktif olan, olmayan bir sürü yazar çizer vardı. Bir ara ‘oğlum siz hiçbiriniz normal değilsiniz’ dedi bize, ‘Bir insan neden oturup, mizahçı olup bunlarla uğraşır ki!’… Bu normal bir insanın yapacağı bir iş değil, yapılacak bir iş de değil. Çocuklarımıza çok önermiyoruz yani.

Kaynak: Artı Gerçek

İlginizi çekebilir