‘FETÖ borsası’nda neler oldu?

Barış Pehlivan ve Barış Terkoğlu FETÖ tasfiyesiyle boşalan yerlere ‘kimlerin’ geldiğinin izini birlikte kaleme aldıkları Metastaz kitabında sürüyor. Kitap, “FETÖ borsası” tanımı ile Türkiye’nin dört bir yanında işinsanlarının, para vererek FETÖ soruşturmalarından kurtulduğu iddiasını gündeme taşıyor. Pehlivan, FETÖ’cü olma iddiasıyla soruşturulan insanların, başka cemaatlerden oldukları yönünde kefil gösterdiklerini ve ne yazık ki bunun bir ‘hukuk içtihatı’ haline geldiğini yazıyor.

15 Temmuz darbe girişiminin üzerinden 2,5 yıl geçti. O gün yaşananlar hafızalardaki tazeliğini korumasa da toplumda derin bir iz bıraktı. Çok sayıda asker, polis, kamu görevlisi, bürokrat, işinsanı ve akademisyen ‘FETÖ’ yöneticiliği ya da üyeliği suçlaması ile yargılandı, mahkûm oldu. Binlerce kamu çalışanı görevden uzaklaştırıldı.

“Dokunan yanar” demişti Ahmet Şık. Darbe akşamına kadar hakikaten de örgütün dokunduğu her kesimin, siyasi hareketin ve hatta kimi zaman örgüte soruşturma başlatan savcının canı yandı.

Metastaz yazarlarından biri olan Barış Pehlivan, “15 Temmuz’dan sonra binlerce savcı, hakim, bürokrat FETÖ’cü olduğu iddiasıyla açığa alındı ve devlette ciddi bir FETÖ tasfiyesi oldu. Bu doğruydu ama biz gazeteciler olarak şunu sorduk: Tasfiye edilen insanların yerine kimler getirildi?” diye soruyor.

Barış Terkoğlu ve Barış Pehlivan sorunun yanıtlarında neler buldu? “Müvekkilim hüsn-ü şehadetle kurtuldu” diyen bir avukat ne demek istiyor? FETÖ’den para ile kurtulma furyası anlamına gelen “FETÖ borsası” hikayelerinde kimlerin adı geçiyor? 15 Temmuz’dan sonra cemaatlere, dini örgütlenmelere karşı laiklik esas alınıyor mu? İktidarın bulduğu panzehir ne olabilir?

Barış Pehlivan’la Gazete Duvar’dan Filiz Gazi konuştu.

Öncelikle kitabı bilmeyenler için soralım. Metastaz’ı niye yazdınız?

15 Temmuz’dan sonra binlerce savcı, hakim, bürokrat FETÖ’cü olduğu iddiasıyla açığa alındı ve devlette ciddi bir FETÖ tasfiyesi oldu. Bu doğruydu ama, biz gazeteciler olarak şunu sorduk: Tasfiye edilen insanların yerine kimler getirildi? Olması gerektiği gibi liyakat sahibi insanlar mı getirildi? Yoksa, tıpkı FETÖ’cülere yapıldığı gibi “alnı secdeye değsin yeter” mi denildi? Sorular devam etti. Acaba dedik, bu FETÖ’cüler nasıl yargılanıyorlar? Bu yargılamalarda adalet var mı? Bu soruların etrafında iddiaları anlatmaya çalıştık Metastaz’da.

Detayları soracağım ama önden kısaca sorayım. Peşine düştüğünüz soruların yanıtında neyle karşılaştınız?

Korkunç bir tabloyla karşılaştık. Gördük ki, devlet içinde FETÖ’den boşalan yerler için birçok cemaat yeniden örgütleniyor, koltuk sahibi olmaya çalışıyor.

‘MENZİLCİLER, FETÖ’DEN BOŞALAN KOLTUKLARA OTURMAYA HEVESLİ CEMAATLERDEN BİRİSİ’

Metastaz bir tarikat incelemesi kitabı değil ve fakat devletten daha çok devlet olma iddiasında olan birçok tarikat, dini örgüt adları geçiyor kitapta. Dilerseniz, önce buradan başlayalım. Nurculara ait 10 civarında grup olduğu yazıyor kitabın bir yerinde. Okuyucular, Yazıcılar bunlardan ikisi. Milli Damarcılar, Köz’cüler, İskenderpaşa Cemaati… Tüm bu dini örgütler güç olmak için kapışıyorlar. Devlet içindeki en güçlü örgütlenme şimdilerde Menzilciler mi? Kim bunlar?

En güçlü örgütlenme olmaya adaylardan birisi, diyelim. Menzilciler, özellikle 15 Temmuz’dan sonra devlet içinde FETÖ’den boşalan koltuklara oturmaya hevesli cemaatlerden birisi. Kitabın girişinde Polis Akademisi’nde “vird” denen ritüeli yerine getiren polis adaylarının fotoğraflarını yayınladık. Vird bütün cemaatlerde var, düzenli olarak zikretmek anlamına geliyor. Her cemaatin farklı bir vird ritüeli var. Nakşi tarikatlar, “zikr-i hafi” denilen bir yöntemle yapıyor. Yani “gizli zikir.”

Biz onların fotoğraflarını yayınlayarak, uyarıda bulunmak istedik. Gizlenme halinin bir metafor da olduğunu düşünüyorduk. FETÖ’nün yerine başka cemaatler yeşeriyordu. O fotoğraflar, bu metastaz halinin simgesiydi.

.

 

Menzilcilerin lideri kim?

Menzilcilerin şu anki şeyhi, Adıyaman’ın Menzil köyünde yaşayan Abdulbaki Erol. Nakşibendiler’in Halidiyye kolundan, cemaat Kürt orijinli ama taraftarları arasında Türk-İslam sentezci siyasetçiler de var. Örneğin Muhsin Yazıcıoğlu. Bugün Semerkand Yayınları, Beşir Derneği ve TÜMSİAD (Tüm Sanayici ve İş Adamları Derneği) bu cemaate ait.

‘MENZİLCİLER SADECE EMNİYET’TE DEĞİL, SAĞLIK BAKANLIĞI’NDA DA ETKİNLER’

Bu ‘cemaatin arkasında devlet var’ sonucuna nasıl varıyorsunuz?

Menzil cemaatine bağlı Beşir Derneği, Cumhurbaşkanlığı seçiminde, “Tayyip Erdoğan’ı destekliyoruz” diyen bir açıklama yaptı. Bunun karşılığını seçimlerden sonra aldı. Cumhurbaşkanlığı seçiminin ardından İçişleri Bakanlığı’nın ilan ettiği “izin almadan yardım toplayabilen dernekler” listesinde yer aldı. Bu liste sürekli güncellenir. Keza yine 18 Mayıs 2018’de Resmi Gazete’de, Cemaat’e üniversite kurma izni veren yasa yayınlandı. Orada, adı Semerkand Bilim ve Medeniyet Üniversitesi olan okulda kurulacak fakülteler sıralanıyor ve bunların hepsi sağlık alanıyla ilgili fakülteler. Buradan bir çıkarsama yapıyoruz. Menzilciler bugün sadece Emniyet’te değil, Sağlık Bakanlığı’nda da çok ciddi etkinler.

‘BAKAN BEBEK ÖLÜMLERİ İÇİN ŞEYHTEN İSTİHAREYE YATMASI RİCASINDA BULUNDU’

Nasıl? Sağlık Bakanlığı’nda etkinliklerine dair neler biliyorsunuz?

Türkiye Cumhuriyeti’nde, 11 yıl kadar bir dönem Sağlık Bakanlığı yapan birisi Recep Akdağ. Menzil cemaatiyle ilişkisi bilinen bir şey. Bunu da hiçbir zaman yalanladığını ben görmedim açıkçası. Onun döneminde sağlık alanında Menzilciler yükseldi. Şöyle de bir olay yaşandı. Ankara’da, 2008 yazında bir araştırma hastanesinde bir ayda 49 bebeğin öldüğü ortaya çıkıyor. Sendikalar, sivil toplum örgütleri ayağa kalkmıştı. Bunun nedeni niçin araştırılmaz, diye ciddi bir tepki verilmişti. O dönem Sağlık Bakanı Recep Akdağ bir bilim kurulu oluşturma çabasına girmişti. O bilim kurulu toplandı. Saatlerce toplantı yapıldığını, bebek ölümlerinin perde arkasında ne olduğunu araştırdıklarını ve buna dair tartışmaların yapıldığını, ancak toplantının sonunda Sağlık Bakanı Recep Akdağ’ın, “köyü bağlayın” dediğini, o köyün Adıyaman’ın Menzil köyü olduğunu ve Menzil Cemaati şeyhinin Abdulbaki Erol’la toplu bebek ölümlerinin perde arkasına dair bir istihareye yatması ricasında bulunduğunu biliyoruz. Sayın Akdağ’ın bir sağlıkçı olarak, alanı da çocuk sağlığı. Öyle birinin bilimin dışında başka yollara başvurması ve bu kişinin Türkiye Cumhuriyeti’nde Sağlık Bakanı olması korkunç değil mi? Recep Akdağ’dan sonra hatırlayanlar bilir, başka Sağlık Bakanları da geldi. Ancak tutunamadılar. Mehmet Müezzinoğlu adım atamadı. Çok kısa bir süre sonra tekrar devretmek zorunda kaldı. Kitapta Davutoğlu-Menzil şeyhi görüşmelerine kadar yer verdik, anlattık. Bu ziyaretlerin birinde eski AKP’li Bakan Taner Yıldız da vardı. Yıldız’ın Menzilciliği Wikileaks’in yayımladığı kriptolarda dahi vardı.

Peki, mevcut Sağlık Bakanı olan Fahrettin Koca?

Recep Akdağ bir nevi tasfiye edildi. Biz bunu Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Menzil Cemaati’nin Sağlık Bakanlığı’ndaki örgütlenmesini bir nebze olsun dizginleme çabası olarak görebiliriz. Şu anki Sağlık Bakanı Fahrettin Koca İskenderpaşa Cemaati’nden. Sayın Koca’nın Sağlık Bakanı yapılmasında bunun da payı olduğunu söyleyebiliriz. Bu nasıl yorumlanır? Biz bunu, Sağlık Bakanlığı’nda örgütlü olan bir cemaati başka bir cemaatin mensubunu getirerek dizginleme çabası olarak yorumluyoruz.

Sağlık alanı kârlı bir alan olduğu için mi bu etkin olma savaşı?

Evet, tabii. Böylesi dini örgütlenmelerin bir ayağı paraya dokunuyor maalesef, işin içinde rant oluyor tabii ki de. Bu yüzden şu soruları gündeme getiriyoruz: Sağlık Bakanlığı’nda ne kadar ihale Menzilcilere verildi? Hangi hastanelerin açılmasında Menzilcilere kolaylık sağlandı? Hangi ilaç patentlerinde Menzilcilerin parmağı var?

‘KEFİL OLMA HALİ YARGIDA BİR İÇTİHAT HALİNE GELMEYE BAŞLADI’

FETÖ davalarını takip eden bir hukukçunun sözlerini aktarıyorsunuz kitapta. “Müvekkilim hüsn-ü şehadetle kurtuldu” diyor. Bu ne demek?

Hüsn-ü şehadet maalesef ki, hukukta olmaması gereken bir kavram. Anlaşılabilecek dilde aktarmaya çalışırsam; bir kişi diyelim ki FETÖ’cü olma iddiasıyla soruşturuluyor, gözaltına alınıyor ya da tutuklanıyor. Sonuçta bu soruşturmayı yürüten bir savcı var. O savcının karşısına bir cemaat şeyhi, lideri çıkıyor ve diyor ki, “Siz bu kişi hakkında FETÖ’cülük soruşturması yaptınız ancak bu kişi benim cemaatimdendir, benim sohbetlerime katılan birisidir, ben ona hüsn-ü şehadet ederim.” Yani kefil oluyor. Üzülerek söylüyorum ki; bu kefil olma hali yargıda bir içtihat olma haline gelmeye başladı. Bu yolla bazı FETÖ şüphelilerinin aklandığını, cezaevinden çıkarıldığını ya da soruşturma dosyalarının kapatıldığını anlatmaya çalıştık.

Tam da bu kefil olma haline bir örnek, Metastaz kitabınızda sayfa 81’de. Nur Cemaati’nin Yazıcılar koluna ait Hayrat Vakfı Ankara Temsilcisi Said Yavuz imzasıyla Cumhurbaşkanı Erdoğan’a hitaben yazılan bir mektubun olduğunu iddia ediyorsunuz. Anlattığınız “hüsn-ü şehadet”e örnek.

Evet. Eski Ankara İstihbarat Müdürü Cihangir Ulusoy’un FETÖ’ye yardımdan suçlanmasıyla birlikte daha gözaltı aşamasındayken bir mektup gidiyor Erdoğan’a. Erdoğan’a bu mektup ulaşıyor mu? Okuyor mu? Orası muamma. Ancak yazılan mektupta Cihangir Ulusoy’un FETÖ’cü olmadığı, uzun yıllardır kendi sohbetlerine katılan Nurcu bir insan olduğu yazılıyor ve hüsn-ü şehadet ediliyor. Garip mi, bu mektup yazıldıktan kısa bir süre sonra Cihangir Ulusoy tahliye oluyor. İlk duruşmada da beraat ediyor.

Mektubu yazdığı iddia edilen Sait Yavuz mektubu doğruluyor mu?

Sait Yavuz’u aradık. Mektubu doğruladı. “Nasıl olur böyle bir mektup” diye sorduk. “Biz görüşlerimizi sunduk, son kararı hukukçular verir” dedi.

Cihangir Ulusoy’la ilgili iddialar neydi?

NATEK adlı yazılım şirketi vardı. Öyle bir yazılım şirketi düşünün ki, devletin en önemli kurumları bilişim işlerini bu kuruma emanet etmişlerdi. Bu şirketlerin ortakları FETÖ’den soruşturuluyor. Ahmet Timuçin ve Muhammet Tolga Erpolat. Haklarında soruşturma başlatıldığını Emniyet’ten öğreniyorlar. Düşünün; Cihangir Ulusoy’un da aralarında olduğu polis müdürlerine gidiyorlar ve diyorlar ki, “Bizim hakkımızda FETÖ soruşturması mı yapıyorsunuz?” NATEK’in ortaklarının FETÖ ile ilişkilerini istihbarat raporundan silme iddiasıyla Cihangir Ulusoy tutuklanıyor ve kısa bir süre sonra tahliye oluyor, beraat ediyor.

‘BİR GÜN ATATÜRKÇÜLERİ VURUYOR, ERTESİ GÜN SOLCULARI, DİĞER GÜN KÜRT SİYASETİNİ’

Biliniyordu fakat, 17-25 Aralık 2013 operasyonlarında bir kez daha anlaşıldı. FETÖ’nün geniş bir çevreyi dinleme alışkanlığı var. Bu veriler, “istihbarat” bilgileri imha mı edildi? Ne olmuş olabilir o arşivlere?

Şöyle söyleyeyim. Bana kalırsa Fettullahçı örgütlenme, dünya istihbarat teşkilatlanmalarına öğretmenlik yapabilecek kabiliyette bir örgütlenme modeli. Bakın buna CIA ve MOSSAD’ı da katıyorum. O düzeyde. Bu kadar yetkin bir istihbarat teşkilatının bütün kayıtlarını sildiğini, başkalarının eline verdiğini düşünmek bence saflık olur. Benim görüşüm, 17-25 Aralık’tan sonra hatta 7 Şubat 2012’deki Hakan Fidan krizinden sonra FETÖ arşivini peyderpey yurt dışına kaçırdı. Fettullahçı örgütlenme sabırlı bir örgütlenme biçimi. 70’lerden bugüne ilmik ilmik örgütlenilmiş. Bir gün Atatürkçüleri vuruyor, ertesi gün solcuları, diğer gün Kürt siyasetini sonra İslamcıları. Türkiye Cumhuriyeti’nin her katmanında bulunan kesimlere operasyon yapabiliyorlar, yaptılar.

Uygun zamanı yakalayabilirlerse arşivleriyle ortaya çıkabilirler diyorsunuz?

Kesinlikle… Hiç şüphem yok. Adamlar kendilerini bile dinliyor. Anlatabiliyor muyum? Aralarındaki çatışmalardan yararlanıp, birbirlerini de dinlediklerini biliyoruz. Kendilerine acımayanlar başkalarına acır mı?

Hüsn-ü şehadetle “kurtulan” bir isim daha var. Can Dündar’ı tahliye yolunu açan kararı nedeniyle, Anayasa Mahkemesi Başkanı Zühtü Arslan. Kitabın bu kısmında devletin adı konmamış resmi cemaatinin şimdilerde İskenderpaşa Cemaati olduğunu yazıyorsunuz.

Evet. Mensubu oldukları Hakyol Vakfı nedeniyle “Hakyolcular” olarak da anılıyorlar. Ta Turgut Özal’lardan beri gelen, Millli Görüş geleneğinin de izini sürdüğü Recep Tayyip Erdoğan’ın da uzak olmadığı bir cemaat. Birisine “FETÖ’cüsün” dediğinde o FETÖ şüphelisinin kendisini savunması için “Hayır efendim, ben Hakyolcuyum” dediğini çok sık duymaya başladık. AYM Başkanı Zühtü Arslan da FETÖ’cü olmakla suçlanmıştı. Tam o sıralarda Zühtü Arslan’ı tanıyan Akit yazarı Faruk Köse, “Zühtü Bey’le Hak Yol Vakfı’na bağlı evlerde bir yıl kaldık” minvalinde açıklama yaptı. Yine kefillik durumu…

‘EĞİTİMDE CENAATLERİN BU KADAR BELİRLEYİCİ OLMALARI ÇOK ACI’

Eğitim alanına hakim ‘Zehracılar’ diye bir gruptan bahsediyorsunuz…

Sorunuza gelmeden, Uluslararası Af Örgütü’nün Türkiye Başkanı Taner Kılıç FETÖ’den tutuklandı ve ona sahip çıkan Zehracılardı. Cemaat üyeleri, Kılıç’ın FETÖ’cü değil Nurcu Zehra Grubu’ndan olduğunu söyleyerek, onu savundular. Tıpkı Cihangir Ulusoy, Zühtü Arslan örneğinde olduğu gibi onun da FETÖ’cü olmadığı, başka bir cemaatten olmasıyla açıklandı. Uluslararası Af Örgütü gibi bir kuruluşun Türkiye’deki temsilcisinin Zehracı olmasını ben açıkçası anlamlandıramıyorum. Daha doğrusu, Af Örgütü’nün Türkiye’deki bazı davaları ve sanıkları görmezden gelmesinin altında yatan sırrı şimdi daha iyi anlıyorum. Metastaz’da bunu da anlatıyoruz. Zehracılara ait çok okul var. Milli Eğitim Bakanlığı ile ortak projeleri var. Tıpkı, diğer Nurcu grupların olduğu gibi. Misal, Ortaöğretim Genel Müdürlüğü ile Yazıcılar’ın Hayrat Vakfı arasında öğretmen ve öğrencilere yönelik seminerler, panel, konferans, kurs gibi birçok alanı kapsayan protokol imzalandı. Çocukların geleceğini ilgilendiren, su gibi ekmek gibi bir ihtiyaç olan eğitimde, cemaatlerin bu kadar belirleyicileri olmaları çok acı.

‘FETÖ VE BENZERİ YAPILARIN PANZEHİRİ LAİKLİKTİR’

Kitabın bir yerinde diyorsunuz ki, “AKP, Fethullahçıların panzehirinin başka tarikatlar olduğunu düşünüyor.” Peki sizce çözüm ne?

Recep Tayyip Erdoğan bunu bir kaç kez itiraf etti. Hatta kendisinden aktaralım. Kitaptan okuyayım: “Milletimiz meşrebi ne olursa olsun, Allah diyen, peygamber diyen, en azından böyle gözüken herkesi desteklemiştir. (…) Ben de katılmadığım pek çok yönleri olmasına rağmen bunlara yardımcı oldum. Allah dedikleri için müsamaha gösterdik.” Sonunda da milletten af dilediği konuşmadan, bu sözler. Özeleştiri güzel, peki sonra? Yine sırf “Allah, peygamber” dediği için, alnı secdeye değiyor diye, yine geleceğin FETÖ’cülerine destek verilmiyor mu? FETÖ’cü istihbarat müdürleri, hakimler, savcılar, daire başkanları diyelim ki tasfiye oluyor. Peki onların yerine kimler geliyor? FETÖ’nün panzehiri geleceğin FETÖ’cüleri olmamalı. Bakın, bu cemaatlerin çoğu aslında bu örgüte aşıklar. Hayallerindeki örgütlenme biçimlerini Fethullah Gülen hayata geçirmiştir. Ayrıntılı bakın. Bu konuştuğumuz cemaatlerin çoğu Fethullah Gülen’in örgütlenme biçiminin izinden gidiyor. Ne yapıyorlar? Medya kolunu, yayıncılık kolunu oluşturmaya çalışıyorlar. İşadamlarını kendi bünyelerine almaya çalışıyorlar. Sivil toplum kuruluşları oluşturmaya çalışıyorlar. Emniyet’te, yargıda, bakanlıklarda örgütlenmeye çalışıyorlar. Biz bu filmi gördük. Yüzlerce insan öldü. Binlerce insan suçsuz yere hapse atıldı. Tepemize F-16’lardan bomba yağdırıldı. Hiçbir şey yaşanmamış gibi davranamayız. 5-10 yıl sonra kılık değiştirmiş yeni FETÖ’lerin yolunu açmak tehlikelidir. Sonucu çok kötü olur. Çözümü sordunuz… FETÖ ve benzeri yapıların panzehiri laikliktir, bilimdir. Başka bir şeye gerek yok.

‘BU KAVRAMI İLK DİLE GETİREN BİR AK PARTİ MİLLETVEKİLİ OLAN ŞAMİL TAYYAR’DIR’

Kitapta “FETÖ borsası” diyerek anlattığınız yerler var. FETÖ’den parayla kurtulma furyası olarak açıklıyorsunuz.

Evet. Ben 15 yıldır gazetecilik yapıyorum. Gazetecilik hayatım boyunca haberlerimle, kitaplarımla Fethullahçılara karşı ciddi bir mücadele verdim. Bunların bedelini Odatv Davası kapsamında arkadaşlarımla Silivri Cezaevi’nde yatarak ödedik. Sonunda Türk yargısı anladı; yıllar sonra beraat ettik. Bir şekilde FETÖ’nün tehlikesi anlaşılmış ve bununla mücadeleye başlanmışsa, biz gazeteciler olarak fikri takip yapmak zorundaydık. Röportajın başında söylediğim gibi, sorularımızdan yola çıktık. FETÖ’cüler acaba gerçekten yargılanıyor mu? Adaletli bir yargılama süreci işliyor mu? Soruların yanıtını aramaya başladığımızda bizim önümüze “FETÖ borsası” diye bir kavram geldi. Hakkını vermek gerekir, bu kavramı ilk dile getiren bir AKP milletvekili olan Şamil Tayyar’dır. Tayyar, Türkiye’nin dört bir yanında işadamlarının, parası olanların para vererek FETÖ soruşturmalarından kurtulduğu iddiasını gündeme getirdi. Biz bu iddiayı eşelediğimizde haklı olduğunu gördük ve kitapta örneklerinden bahsettik.

FETÖ’nün iş insanlarından biri olduğu bilinen Ahmet Küçükbay adlı bir isme yer ayırmışsınız örneğin…

Ahmet Küçükbay enterasandır. Samanyolu TV’nin ve Zaman gazetesinin finansörü ve Türkiye’de FETÖ’cü işadamı denildiğinde ilk akla gelen isimlerden birisi. Böylesi bir adam FETÖ kapsamında nasıl yargılandı sizce? Kendisine operasyon yapılacağı yine bir işadamı tarafından kendisine haberdar edildi. Hakkında soruşturma varken, AKP bu şahsa ait olan İzmir il binasını kullanıyordu. Öyle bir adam ki, Emniyet Genel Müdürü Cemal Uzunkaya -ki FETÖ’nün gadrine uğramış isimlerden birisidir- bu davada tanıklık yapıyor ve şöyle bir olay anlatıyor. Bu adam öyle bir FETÖ’cü ki, polis müdürleri bundan bilgi almak için görüşüyorlar… En sonunda Celal Uzunkaya’ya dönüp diyorlar ki, “Müdürüm, biraz daha görüşürsek, şahıs nerdeyse bizi ikna edecek.” Siz bana FETÖ’nün terör örgütü olduğunu kanıtlayın diyerek, polis memurlarıyla dalga geçiyor.

Yargı süreci ne oldu?

Tahliyeler var ve sermayesinin bir kısmı iade edildi. Küçükbaylar hisselerini Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yakınlığıyla bilinen Topbaşlar’a sattı. En değerli şirketlerinin çoğunluk hissesini Ahmet Küçükbay tutukluyken Topbaşlar’a verdi. Ne karşılığında? Diyelim ki size birisi gelse ve dese ki, “Ben FETÖ’den soruşturuluyorum. Benim bir evim var. Ederi aslında 500 bin lira ama siz 250 bin liraya alır mısınız?” Siz alır mısınız? Almazsınız değil mi? Çünkü dersiniz ki, başım belaya girer. Hatta bedava verse bile almazsınız. Şimdi Allah aşkına, FETÖ’cü olduğu herkes tarafından bilinen, bu anlamda zaten itirafçı olan bir ismin hisselerinin AKP’ye çok yakın bir işadamı tarafından alınmasını biz normal mi karşılamalıyız? Bu ne özgüvendir? O zaman diyoruz ki; burada bir danışıklı dövüş, burada bir kefalet var. Hatta burada bir sermaye transferi var ve soruyoruz: FETÖ’yle mücadele adı altında yürütülen süreç aslında bir paranın başka yerlere akması mıdır? Öte yandan, kitapta açık örnekleriyle anlattık. AKP’li bazı siyasetçiler devreye girip Küçükbay’ı kurtarmaya çalışıyorlar. Ve karşılığında menfaat temin ettikleri bizzat polis ve savcı tarafından tespit edilmiş.

‘NİÇİN DİYE SORDUK, ERDOĞAN’IN YAKINLARI İLE KARŞILAŞTIK’

Bu şekilde başka kimler “yırttı?”

Erdoğan’ın tehdit edildiği TUSKON (Türkiye İşadamları ve Sanayiciler Konfederasyonu) toplantısı çok önemli. 17-25 Aralık operasyonuna karşı o dönem Başbakan olan Erdoğan “inlerine gireceğiz” demiş, yanıt TUSKON’dan gelmişti ve Erdoğan tehdit edilmişti. Orada Erdoğan tehdit edilirken alkışlayan insanlardan, örnek veriyorum Kadir Topbaş’ın damadı Ömer Faruk Kavurmacı şu an hapiste ama hemen yanında inşaattan sağlığa, turizmden enerjiye bir çok alanda faaliyet yürüten bir işadamı olan Mehmet Gür hakkında soruşturma yürütüldü mü? Tanık olarak dahi ifadeye çağrılmadı. Niçin? Bilal Erdoğan ismiyle karşılaşıyoruz. Ticari kayıtlara baktığımızda Ortadoğu Proje Geliştirme İnşaat Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi ortakları arasında Recep Tayyip Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan, kardeşi Mustafa Erdoğan ve eniştesi Ziya İlgen’e rastlıyoruz.
Erdoğan’ın tehdit edildiği sırada ayağa kalkarak çılgınca alkışlayan diğer isim Mehmet Ata Ceylan. Dönemin Ortadoğu Enerji Grup başkanı. Yani Erdoğan’ın ortağının holdinginde yönetici. TUSKON davasında sanık oldu mu? Hayır.
Bir diğer örneğe geçelim. Adil Öksüz devletin dosyalarına çok öncelerden giren bir isim. 15 Temmuz darbe girişiminin önemli fikir babalarından, organizatörlerinden birisi. Bugün Adil Öksüz yurt dışında. 17.03.2016- 21.03.2016 tarihleri arasında Adil Öksüz’le birlikte yurt dışına giriş-çıkış yapan kişilerden birisi kimdi? Atasay Kamer’di. Atasay Kamer kim? Bilindiği üzere kuyumculuk yapan bir aile ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın oğullarıyla yıllar boyunca ortaklık yaptığı biliniyor. Darbeden 4 ay önce Adil Öksüz’le birlikte ABD’ye uçan ve yine birlikte geri dönen bir isim yani…
Şu an dışarıda ve hakkında gözaltı kararı verildi ama gözaltına dahi alınmadı.

Fettah Tamince’nin hakkındaki FETÖ soruşturmalarından kurtulmasını da ayrıntılarıyla anlatıyorsunuz. Kimdir Tamince?

İdolü Fethullah Gülen olan bir işadamı. Ona çok ciddi anlamda maddi destekte bulunmuş bir işadamı. Zaman gazetesinde hisseleri olan biri. Amerika’ya gittiği zaman Pensilvanya’ya gittiğini açık kaynaklarda, gazetelerde söylemiş biri. Ama gelin görün ki; kendisinin FETÖ ilgili bütün soruşturmaları kapatıldı. Son olarak AKM’yi yeniden yapma ihalesi de ona verildi.

Kitabınızda başka bir isme daha dikkat çekiyorsunuz. Bu isim 2007-2014 yılları arasında TRT Genel Müdürü olarak görev yapan İbrahim Şahin. “TRT’den ihraç edilen FETÖ’cü 435 personelin 368’i yani yüzde 84’ü onun döneminde kuruma alındı” diyerek anlatıyorsunuz. Şahin yargılandı mı?

Şahin hakkında soruşturma başlatıldı. Ancak ve ancak hakkındaki soruşturma büyük bir operasyonla kapatıldı. Biz kitapta bu dosyanın nasıl kapatıldığını anlatıyoruz. Şahin kendi döneminde, tam da sizin hatırlattığınız gibi TRT’yi yedi yıl boyunca FETÖ’nün çiftliği haline getirmiş bir isimdir. 2007-2014 yılları çok önemli tarihlerdir. Türkiye’nin Silivri kumpaslarıyla tanıştığı dönemden bahsediyoruz. Samanyolu TV’den birçok insanın TRT’ye transfer yapıldığını biliyoruz. Yargı sürecindeki ifadelerini aktarayım. İbrahim Şahin kendisinin FETÖ’nün bürokrat yapılanmasının merkezi olan YÖNET-DER kurucularından olduğunu bilmiyormuş. STV’nin o zamanlar FETÖ’cü olduğunu da bilmiyormuş. “Devletin genel politikasıydı bu, ben ne yapayım?” diye kendini savunmuş birinden bahsediyoruz. Daha da acısı… Bir başsavcının Şahin’in FETÖ’cü olmadığına yazdığı gerekçe metnine baktığınızda “TRT’de Erdoğan’a çok, muhalafete az süre verdi” gibi bir cümleyle karşılaşıyorsunuz. Bir başsavcının böyle bir çıkarsamayla yola çıkması, böyle bir metni hukuk metni diye öne sürmesi çok kötü. Demokratik bir düzende eleştirilmesi gereken bir şey, FETÖ’cü olmadığının kanıtı olarak sunuldu.

Bank Asya’da parası olduğu için birçok insan tutuklandı. Bank Asya’nın ortaklarından ve Zaman gazetesinin sahiplerinden Ali Çelik’in önemli bir isimle bağlantısını anlatıyorsunuz.

Evet. Bugün Yargıtay’ın zirvesindeki isim kim? İsmail Rüştü Cirit. Ali Çelik ve İsmail Rüştü Cirit arasında 93 telefon görüşmesi yapılmış. Keza yine Osman Karakuş ismi var. Yargı’nın imamlarından birisi olarak görülüyor. Karakuş da firari. İsmail Rüştü Cirit’in bu isimle de telefon görüşmeleri var. Dava dosyalarına girmiş resmi belgelerden öğreniyoruz bunları. Baktığınızda, bunun onda biri irtibatlı olan birisinin soruşturulması gerekiyordu. En azından ifadesi alınması gerekiyordu. Yargıtay Başkanı’nın bundan vareste tutulduğunu görüyoruz. Bir iddiayı gündeme getireyim size. Osman Karakuş isminden bahsettik. Anadolu Ajansı iki hafta önce bir haber geçti. “Osman Karakuş Türkiye’de yakalandı” diye. Karakuş, yurt dışında fotoğraflanan birisiydi, firariydi. Türkiye’ye mi geldi? Nedir bu işin aslı astarı? Yoksa hiç mi yurt dışına çıkmadı? Biz bu işin peşine düştüğümüzde, ulaştığımız kaynaklar, Anadolu Ajansı’nın yalan haber yaptığını iddia etti. Keza Anadolu Ajansı o haberi neden geri çekti? Yargıtay Başkanı Cirit bir kez daha seçildikten sonra yapılan bu haber ne anlam ifade ediyordu?

‘FETTULAHÇILARIN TETİKÇİLERİ BUGÜN HALA MEDYADA’

“15 Temmuz sanıldığının aksine başarıyla sonuçlanmış olabilir mi?” Bu cümleyle ne kast ediyorsunuz? Ters bir sonuç çıkartmışsınız.

Metastaz diyoruz aslında. Metastaz nedir? Kanserli hücrelerin sıçraması, yayılması. Fethullah Gülen’in Türkiye’de kurmak istediği devlet yapılanması neydi? Mesele Fethullah Gülen’in Türkiye’de aranması mı? Dava dosyalarında adı geçmesi mi? Gülen’le bu kadar işbirliği içerisindeki insanlar yargıda yükseklere gelebiliyorlarsa, örgüte finansörlük yapan isimler elini kolunu sallayarak gezebiliyorlarsa, Fettullahçıların tetikçileri bugün hâlâ medyada önemli yerleri tutuyorsa, devlet laikliği esas almayıp hâlâ Fettullahçılığa özenen insanları önemli yerlere getiriyorsa, o zaman biz bu soruyu sorarız: 15 Temmuz neydi ki? Zaten bu dönüşümü gerçekleştirmek istiyordu. Hedeflenen kısmen bu değil miydi?

.

‘KAVALA’YA ASIL SAHİP ÇIKMASI GEREKEN İNSANLARIN SAHİP ÇIKMADIĞINI DÜŞÜNÜYORUM’

Son sorular… Osman Kavala ve 15 sanık hakkında ağırlaştırılmış müebbet hapis isteniyor. İçeriğini henüz bilmiyoruz ancak 657 sayfalık bir iddianame olduğu söyleniyor. Metastaz’ın bir diğer yazarı olan Barış Terkoğlu bugünlerde bir yazı kaleme aldı. Kavala’ya karşı Can Paker’in Soros’la daha bir içli dışlı olduğunu yazdı. Sizin fikriniz ne?

Dediğiniz gibi iddianameyi bilmiyoruz. Sabah gazetesi gibi davranmayayım. Gezi için konuşabilirim. Gezi’yi tekrar soruşturan yargı, Gezi’deki o çadırları kimin yaktığını bilmiyor mu? Çadır yakma emri veren polislerin, 15 Temmuz darbe girişiminde nasıl rol aldığını bilmiyor mu? Gezi’de o insanları yaralayan, yaralama emri veren emniyet görevlilerinin 15 Temmuz’da insanları şehit eden insanlar olduğunu bilmiyorlar mı? Yakın tarihi bütünlüklü el almalıyız. Sadece yapbozun bir kısmını görürsek doğru analiz edemeyiz. Hem “polisler FETÖ’cü” diyeceksiniz hem de acımasızca saldırdıkları insanları düşman belleyeceksiniz.
Öte yandan Barış Terkoğlu yazdı. Türkiye’de Soros deyince akla gelen isim Can Paker’dir. Hatta Paker anlatıyor, Soros’u Türkiye’ye getiren adamdır. Açık Toplum’u yöneten kişiydi. Nerede Can Paker? Bugün iktidarın derinliklerinde bir yerde olduğunu biliyoruz. Buna karşın Osman Kavala nerede? Hapiste. Neden? Çünkü iktidarla ters düştü. İşte, siz suçun ve suçlunun değil, kimin muhalif olduğunun peşine düşerseniz hukuku bu hale sokarsınız. Üstelik Terkoğlu’nun yazısında var. Can Paker, Silivri’deki FETÖ kumpaslarını destekliyor. Kavala karşı çıkıyor. Buna rağmen Paker’e değil, Kavala’ya FETÖ’cü etiketi yapıştırılmaya çalışılıyor. Osman Kavala’nın simge bir isim olduğu için hapiste olduğunu düşünüyorum. Kavala üzerinden belli bazı isimlere mesajlar gönderilmek istendiğini düşünüyorum. Amma velakin, Osman Kavala’ya asıl sahip çıkması gereken insanların sahip çıkmadığını düşünüyorum.

Kim o insanlar?

Liberal dünya. Liberaller sizce Osman Kavala’ya sahip çıkıyor mu? Çok yakın arkadaşları Osman Kavala için mücadele ediyorlar mı? Katılırsınız ya da katılmazsınız ancak Kavala yıllarca bu kesimin vakıflarının, derneklerinin, platformlarının büyümesine yardımcı oldu. Ama Kavala’nın destek verdiği liberaller bugün masanın altına saklanmışsa, herkes oturup düşünsün.

Nasıl bir sahip çıkmadan bahsediyorsunuz?

Biz Silivri Cezaevi’nden duvarları kırarak çıktık. Orada bize sahip çıkan insanlar günlerce, aylarca, yıllarca cezaevinin önünde çadır kurdu. Sırf biz içerdeyiz diye. Balyoz davasından yargılanan askerler için, Ergenekon davasında yargılanan vatanseverler için… Bakın “Ahmet-Nedim” lafı ağzımıza arkadaşlarının kampanyaları ve mücadelesi sayesinde pelesenk oldu. Bunun onda birini maalesef Osman Kavala’nın arkadaşları yapmadı. Kavala’nın meselesini diplomasi duvarlarına hapsettiler.

Arkadaşları derken kimi kast ediyorsunuz?

İsim vermememi anlayışla karşılayın. Ancak liberal dünyanın tanınmış isimlerini kastettiğimi anlayabilirsiniz. Bir zamanlar Açık Toplum Vakfı’ndan TESEV’den nemalananlar, bugün ortada yok. Allah aşkına kim sahip çıktı? Ergenekon davası sürecinde bütün Atatürkçüler sokağa döküldü. Karda kışta cezaevi önünde çadır kurdu insanlar. Belki sevmediğiniz İşçi Partisi, Vatan Partisi, Doğu Perinçekciler, Aydınlıkçılar… Ama Osman Kavala için günü geçiştiren birkaç açıklama dışında ne yapılıyor?

Niçin yapmıyorlar?

Bir kısmının kapalı kapılar ardında alınacak sonuçlardan kaynaklandığını biliyorum. Ancak bana kalırsa korkuyorlar. Kaybedeceklerinin çok fazla olduğuna düşünüyorlar. Halbuki, haklı olduklarına, içerde yatan arkadaşlarının suçsuz olduğuna inanıyorlarsa meşru yöntemlerle arkadaşlarını savunmaları gerekiyor. Vefa, dostluk öte yandan hukuk ve özgürlük mücadelesi bunu gerektirir.

‘KAVALA FETÖ’NÜN BALYOZ KUMPASI’NA KARŞI ÇIKAN İSİMLERDENDİR’

Baştaki soruma dönelim. Terkoğlu’nun kaleme aldığı yazıda iddia edileni siz nasıl yorumluyorsunuz?

Osman Kavala fikir olarak kavga ettiğim bir adam, ama birçok insana dokunmuş, liberal dünyanın etkinliğinde rolü olan bir isimdir. Kültürel, sanatsal, politik etkinliklerde vesaire… Aynı zamanda Osman Kavala FETÖ’nün Balyoz Kumpası’na karşı çıkan isimlerden birisidir. Bunun için Can Paker’le yolları ayrılmıştır. Ben şunu sorguluyorum açıkçası. Bugün FETÖ’nün kumpasına karşı çıkan, bunun için yolları ayrılan iki insandan bahsediyorsak, o kumpasa karşı çıkan isim hapisteyken, o kumpası destekleyen biri nasıl iktidara yakın bir kişi olabiliyor? 2013’te gidip “Hocaefendisi”ni Pensilvanya’da ziyaret eden Paker’in bugünkü yoldaşları, Pensilvanya’nın kumpaslarını eleştiren Hakan Altınay’ı nasıl FETÖ’cü ilan edebiliyor? Bütün mesele Barlas Ailesi’nin akrabası olması mıdır? AKP içindeki bloklaşmada doğru yerde saf tutması mıdır? Cumhurbaşkanı’nın ona ‘ağabey’ demesi midir? Sakın yanlış anlamayın. Terkoğlu da ben de “Paker’i tutuklayın” demiyoruz. Aksine bir çifte standardı gösteriyoruz. Hukuku bu çifte standart bitirir. Bunu yapmayın, diyoruz. Varsa Osman Kavala ya da arkadaşlarıyla bir derdiniz, görüşleriyle kavga edin ama, hukuku bunun için araçsallaştırmayın diyoruz.


*Röportaj yapıldığında Gezi iddianamesi kamuoyuyla paylaşılmamıştı.

Kaynak: Duvar-Filiz Gazi

 

İlginizi çekebilir