Evlilik kadının köle olduğu bir müessese değildir. Kadın ve erkeğin farklı ama eşit olduğu bir müessesedir. O eşitliği insanca yürütün. Genç kadınlara çok büyük işler düşüyor. Mümkün olduğu kadar örgütlenin. Haklarınıza sonuna kadar sahip çıkın. Erkek iktidarı sarsılmasın diye devlet bütün gücüyle saldırıyor. Ödleri patlıyor

Mor Çatı’nın kurucularından feminist avukat Canan Arın, kadının eşitlik ve hak mücadelesinde simge isimlerden biri. Aslında bu tanımı içten içe sevmiyor. “İnandığım bir davada inandığım kadarıyla çalışıyorum o kadar” diye anlatıyor, onca yılı bir çırpıda. Cesareti nedeniyle, İtalya’daki Bruno Leoni Enstitüsü’nün hukuk ödülünün bu yılki sahibi oldu. Bir yandan Tiyatro Vakfı’nın kuruluşu için çalışıyor, duruşmalarına giriyor, diğer yandan da saldırı altındaki haklarımıza sahip çıkalım diye bıkmadan usanmadan anlatıyor. Eşitlik kavramı üzerinden yapılan tartışmalara öfkeli. “Farklıyız ama eşitiz. Mesele güçse eğer ayılar da erkeklerden daha güçlü” diyor. Arın’la 12 Kasım’da Milano’da yapılan törenle takdim edilen ödülünü ve mücadelesini konuştuk.

Önce ödülden başlayalım. Neler hissettirdi size?

Tabii şaşırdım. Çok büyük sürpriz oldu. Çok memnun oldum. Bruno Leoni, İtalya’da, 5 bin çocuğa burs veriyormuş… Kadın haklarındaki savaşımım, çok cesur olduğum gibi gerekçelerle bu yıl beni seçmişler… Ödülü dünyadaki bütün cesur kadınlar adına aldığımı söyledim. Hakikaten kadın olmak cesaret isteyen bir iş. Çocuk doğurmak bile yeter. İnsan olarak kabul edilmemiz için yüzyıllar geçti. Bütün dünyadaki büyük annelerimizin bazıları, şu anda sahip olduğumuz bazı haklarımızın bedelini hayatlarıyla ödediler. Hepsine teşekkürle aldım ödülü. 600 kişilik çok renkli bir salonda verdiler. Türkiye’de çalışmış bir İtalyan gazeteci benimle ilgili bir video yayınladı. ‘Nerden buldun bunları diye sorunca, ‘Google’dan dedi. Ben kendi özgeçmişimi doğru dürüst yazamam. Ben de Google’dan bakıyorum. Çünkü bir şey yapıp, ilerliyorum. Nerde, ne zaman, ne ödül aldım, nereye gittim, nerden geldim, çok fazla aklımda kalmıyor onlar. Yorucu bir gündü, oldu bitti.

Yıllardır mücadelenin içindesiniz. Türkiye’ye bakınca ne görüyorsunuz şimdi?

Hükümet, ailenin korunması ve boşanmanın azaltılmasıyla ilgili 2016 yılında çok kalın bir rapor yayınladı. O raporun sonunda, ‘aileyi sarsan olayların’ neler olduğu sıralanıyor. Bunlardan birinin, yoksulluk nafakası olduğuna karar veriyor. Sonra 6284 sayılı kanun. Bugüne kadar kadınların elde ettikleri ne kadar hak varsa ellerinden almaya çalışıyorlar. Hükümet bunu adım adım gerçekleştiriyor. 12 yıllık zorunlu eğitimin 4+4+4 diye üçe bölünmesiyle başladı. İlk dört yılın ardından kız çocukları okuldan alınıyor ve çok küçük yaşta evlendiriliyorlar. Resmi evlilik belgesi gösterilmeden dini nikah kıymak suçtu. Anayasa Mahkemesi’ne bunu iptal ettirdiler, hiç de doğru olmayan bir gerekçeyle. Müftülere evlendirme yetkisi verdiler. Şimdi başka bir hile yapıyorlarmış. Belediye nikahı istiyorum diyen çiftlerden dünya kadar para istiyorlarmış. İmam nikahı derseniz para almıyorlarmış. Yani gittikçe Türkiye’nin temellerini dine dayandırmaya çalışıyorlar. O din de kendi kafalarındaki şeriat. Kadını eve hapsetmek üzere, bütün kolunu kanadını kırmak amacındalar.

Neden?

Erkek iktidarının sarsıldığının farkındalar. Bu da onları çok korkutuyor. Hukuk kurumları da dahil olmak üzere, devlet bizzat resmi olarak kadın haklarını törpülüyor, yok etmeye çalışıyor. Yoksulluk nafakası bunun adımlarından biri. Asıl nafaka mağduru kadınlar. 200 lirayla kadınların yoksulluğu sona ermez. Bir gün evli kalıyormuş da ömür boyu nafaka ödüyormuş. Bu kadar abartı olamaz. Nafakanın hangi şartlarda verileceği, kesileceği kanunda çok açık. Zaten, yargıçlar nafaka sanki kendi ceplerinden çıkıyormuş gibi inanılmaz komik paralar bağlıyorlar. Hiçbir kadın 200 lira alayım diye boşanmaya kalkmaz. Ev kirası, faturaları, ulaşımı, mutfağı, çocuk bakımı… 200 lirayla mı olacak bunlar? Televizyondan emir vermek, üç çocuk beş çocuk doğurun demek kolay. Kim bakacak çocuklara? Bütün bu iddialar gerçeğe aykırı. Piyasaya kalifiye olmayan işçi lazım. İnşaatlarda düşürüp öldürsünler, yıllarca davalar sürsün. 15 kuruş tazminat versinler veya hiç vermesinler. Parasız emek lazım. Yoksa o çocuk okuyacakmış, insanca bir hayat sürecekmiş böyle bir kavramları yok.

Yoksulluk nafakasıyla ilgili tartışmaların asıl amacı ne sizce?

Amaç kadını eve kapatıp o 200 liradan bile mahkum etmek. Binali Yıldırım’a serzenişte bulunan yaşlı adam ‘kadınlara para veriyorsunuz, evlenecek kadın bulamıyoruz’ diyor. Vah vah vah. Türkçesi, ‘karın tokluğuna hizmetçi bulamıyorum’ demek. Tut bir hizmetçi çamaşırlarını yıkat ya da kendin yıka. Binali Yıldırım’ın verdiği yanıt daha korkunç. Yani kadınlar iyice parasız kalsınlar ki evlenmeye mahkum olsunlar. Bütün mesele kadını evlilik içinde tutmak, hizmetçi olarak kullanmak, çocuk doğurma makinesi olarak, ekonomi piyasasından çekmek. Sahip olduğumuz haklara teker teker saldırıyorlar. Benim burda anlamadığım işlerden bir tanesi bu kadınlar AKP’ye niye oy verirler? Kadının insan olmasını bu kadar inkar eden bir hükümete…

Baktığınız davalardan örnekler verir misiniz?

Şu an elimde bir dava var. Yıllarca uğraşıp, zar zor boşanabilmiş kadın. 5 çocuğu var. Şimdi mal paylaşımı davasını yürütüyoruz. Bu adam çok zengin ama kaçırmak için bütün mallarını kardeşlerinin üzerine yapmış. Küçük kızına verdiği 250 lirayı vermemek için yapmadığı rezillik kalmıyor. Para vermek istemiyorsan o kadar çocuk doğurtmasaydın. Kadın ağır şeker hastası çalışamıyor… Türkiye’de örnekler çok kötü. Erkekler, genel olarak, boşandıkları zaman o kadından olan çocuklardan da boşanıyorlar. Ne yapayım? Param yok, iki evi birden geçindiremiyorum diye ağlıyorlar. Baştan düşünecektin o zaman. Türkiye’de bir mesleği uzmanlığı olmayan bir kadının iş bulması zaten mümkün değil.

‘Mağdur babalar’ veya eski eşler nafaka ve çocuk velayetiyle ilgili kadınlar aleyhine kampanya yürütüyor…

İngilizce’de kısaca GONGO deniyor bunlara. Hükümetin desteklediği, hükümet dışı örgütler. Kurduruyorlar. Üç beş adam bir araya geliyor, ‘ah nafaka mağduruyuz, vah çocuklarımızı göremiyoruz.’ Yeni adet oldu. Bunların sözcüsü olan bir de gazetede var. Önce o gazete yazıyor, hükümet uyguluyor. Hukuk diye bir şey kalmadı nasılsa. Çocuk istismarı meselesi…. Evlenmişler, çocukları olmuş, oğlan cezaevine giriyormuş. Mağdurlarmış. Kaç kişi var böyle? Çocuk evliliklerini desteklemek için öne çıkarıyorlar bu kişileri. O zaman aklınızı başınıza alın çocukları evlendirmeyin. Ayrıca Türkiye’nin taraf olduğu sözleşmeler var. Sözleşmeler diyor ki, hükümet, kadın haklarını ihlal eden gelenekleri ve görenekleri de değiştirmek üzere haraket etmek zorundadır.

Böyle giderse ne olacak?

Mevcut haklarımız da elimizden gidecek ne yazık ki. Tiyatro adı altında beş yaşındaki kız çocuğuna erkek çocuğunun ayağını yıkatıyorlar. Eşitlik fıtrata aykırı diyorlar. Kadınlar erkeklerle 100 kilometre koşamıyormuş. Atlet kadınlar da var. Çirkin bir örnek vereceğim. Bazı hayvanlar erkeklerden daha güçlü. Ayılar da erkeklerden daha güçlü, dolayısıyla eşitlik algısının, erkekler aleyhine, ayılar lehine olması gerekiyor. Ayılar daha saygıdeğer olacaklar bu durumda. Bu bir güç meselesiyle… Farklı güçler vardır. Bir erkek çocuk doğurabiliyor mu? O acıya katlanabiliyor mu? Kadının gücü erkekte yok. Birçok olayda kadın daha cesurdur, rahat konuşur, düşüncesini açıkça ifade eder. Kadınlara çok iş düşüyor. Mücadeleyi asla bırakmamaları gerekiyor. Eskiden sahip olduğumuz hakları genişletmek için çalışıyorduk, şimdi mevcutları korumaya çalışıyoruz.

25 Kasım’da kadınlar polis şiddetine maruz kaldı…

Kadınlar bir araya gelmişler şiddete son verilsin diye, devlet şiddet uyguluyor. Artık bireysel şiddet de aşıldı. Polislerden birine sordum. Niye korkuyorsunuz kadınlardan? Topları tüfekleri yok, saldırmıyorlar. ‘Ben niye korkayım. Benim eşim de annem de kadın, kızım da var’ diyor. E niye bu kadar saldırıyorsunuz? Zırhlı adamlar getirmişler, uçaksavar getirmedikleri kalmış. Bu kadar korkmak neden? Ensar Vakfı’nda çocuklara tecvüz ettiler. Siz gidin onlarla uğraşın. N.Ç. davasını anımsayalım. 13 yaşındaki çocuğa 26 adam tecavüz etti. Çeşitli sebeplerle indirim uyguladılar, çocuğun rızasından bahsettiler. Kanunda rıza yaşı 15’tir. Kendi babasının, amcasının tecavüz ettiği kız çocukları tanıyorum ben. Bunlar Türkiye’nin vakaları. Bunlar dururken uğraştıkları mesele kadının aldığı nafakaymış. Utanma diye bir kavram kalmadı. Kadınlara bu kadar düşman olmanıza gerek yok. İnsanca yaşamayı göz önüne alın.

Sizi endişelendiriyor mu bu gidiş?

Bundan sonraki kuşaklar için, kadınlar için hakikaten çok üzülüyorum. Vazgeçmemek lazım. Bu hükümetle kadınların işleri çok zor. En ufak bir taviz vermeden mutlaka sonuna kadar direnmeliler. Örgütlü olmaları, bilinçli olmaları gerekiyor. AKP’ye militanca inanmış kadınları saymıyorum, haklarının farkında olan kadınları içeri sokmak biraz zor olur ama ana okulundan itibaren din kisvesi altında kadınlara itaat etmeyi öğretiyorlar.

6284 sayılı kanuna neden sahip çıkmalıyız?

Pek çok kadın hayatımı değiştirdim, hayatımı kurtardım diyor. Çok iyi bir kanun. Uygulamamak için ellerinden geleni yapıyorlar. 12 yaşından büyük erkek çocuklarını sığınaklara almıyorlar. Kaymakamlık ev tutmak için para vermiyor. Bütçemiz yok diyor. Zorluk çıkarıyorlar. Polis, ‘kocandır, döver sever’ diyebiliyor hala. Onu diyen polis de evde zaten karısını dövüyor. Polis, savcı, yargıç, avukat. Onların eşlerinin durumu daha korkunç. Bu meslek grupları birbirlerini feci şekilde koruyorlar. Türkiye’de aklı başında hakimler de var. Ne yazık ki hukuk da maçoluğa, ataerkilliğe alet ediliyor. Neredesyse 50 yıldır avukatlık yapıyorum. Kadınların ne çektiklerini görüyorum. Yoksa oturup da ‘İsviçre böyle yapıyor’ demenin alemi yok. Türkiye’deki kadının işine ne yarıyorsa onu söylemek lazım.

Din adına çok tartışılan fetvalarla karşılaşıyoruz…

AKP iktidara geldiğinde İran olmaktan korkuyordum. Bazıları ‘Canan sen de amma abartıyorsun’ diyorlardı. Şimdi Suudi vahabiliği getirmeye çalışıyorlar. Dini tamamen istismar ediyorlar. Korku üzerine kurulmuş bir din empoze ediyorlar. Cenneti de belden aşağı bir noktaya indirdiler. Başka birşey yok cennette. 6 yaşında çocuklaevlenilebileceğini, annenin dizlerinden tahrik olunacağını, hamile kadının sokağa çıkmaması gerektiğini din adına söylemeye utanmıyorlar.

Erkekler birbirlerini koruyor. Kadınlar arasındaki dayanışma o kadar güçlü değil…

Çünkü kadınlar, o erkek değer yargılarıyla yetiştiriliyorlar. Televizyonlara bakın çamaşır maki nesinin yanında kadın var, anneler günü hediyesi mutfak robotu. Ev işiyle doğrudan ilişkili kadın. İlkokuldan itibaren, eşitliği, çocuklarımızın beynine işlememiz gerekiyor. Siz eşitsiniz ama farklısınız.

Bir avukat olarak yargıdaki dönüşümü nasıl değerlendiriyorsunuz?

Hukuk diye bir şey kalmadı. Hukuk çöktüğü zaman hiçbir şeye güveniniz kalmıyor. Türkiye bağırsaklarını temizliyor diye dün sevinenler, bugün cezaevinde adalet diye bas bas bağırıyorlar. Yargıçlara da büyük iş düşüyor. Kendi gölgelerinden korkacaklarına, adil olmaya çalışsınlar. Aynı iş onların da başına gelebilir. Akademisyenlere yapılanlara bakıyorsunuz. Türkiye üniversiteleri en gerideymiş, beyin göçünü geri getireceklermiş. Akademisyenler niye gelsin? Hapse girmek için mi? Benim gençliğimde Süleyman Demirel’e karşıydık ama adam çok medeniymiş. Kitap okuyan bir adam. Devlet adam olmuş. Espriyle cevaplar veriyor. Bugün ağzını açan hapse giriyor. Yetmez ama evetti ya. Yetiyor mu şimdi?

Mahkemelerdeki işleyiş normale döndü mü?

1995’te Yargıtay’a gönderdiğim dosyalar hala arşivde. En basit bir vakıf tescili yapacağım beş ay sonraya gün verdiler. Gittim, yargıç yok üç ay sonra gel dediler. Tiyatro Vakfı kuruyoruz… Emirle iş yapan yargıçlar, utanmadan avukatlara saldırıyorlar. Avukatı duruşmadan kovmak demek aşağılık kompleksinin bir göstergesi. Yeni yargıçlar ve yeni avukatlar birbirlerinin dilinden anlayacaklar ama bizim işimiz zor. Ben tabela fakülteler diyorum. Öyle bir yerden mezun oluyorlar. Ufak şehirlere, öğretim üyeleri burdan uçakla gidip ders verip dönüyorlar. Oysa üniversite bir bütündür. Canlı hayat olması gerekir. İnsana katkı veren budur. Onun için seviyemiz ve kültür düzeyimiz son derece düşük. Türk halkının kültür düzeyini Recep İvedik’e indirdiler. Acayip bir toplum olduk.

Çocukluğunuz, gençliğiniz nasıldı?

Ben şanslı kuşaktan geliyorum. İstanbul Kız Lisesi mezunuyum. Devlet okulunda çok iyi öğretmenlerde okuduk. Beş kuruş vermedik. Güzel günlerdi. Üniversitedeyken çalışıyordum. Baleye gidiyordum. Tiyatro oynuyordum. Sonra da Türkiye’yi kurtarıyorduk. Bu hale geldi kurtardığımız Türkiye. Tiyatro, sinema festivallerini hiç kaçırmazdım. 40 tarakta 40 bezim vardı. Fakülteyi bitirdim zahmet edip. Londra’ya gittim. 1970-75 yılları arasında London School of Economics and Political Science’ta anayasa hukuku çalıştım. Döndüm, Cağaloğlu’nda ofisimi açtım. Cağaloğlu, İstanbul’un entellektüel kalbinin attığı bir yerdi o zamanlar. Nuriosmaniye Caddesi’ne bayılırdım, vitrinlerde rengarek halılar, sergi dolaşır gibi olurdunuz. Her hafta Ruhi Su’dan türkü dinlemeye giderdik. Çok güzel ve renkli bir hayatım oldu.

Feminist mücadeleye nasıl başladınız?

80’lerde… Bir gün Şirin Tekeli telefon etti. ‘Kadın haklarını savunmak üzere bir araya geldik ilgini çeker mi?’ diye sordu. ‘Tabii çeker’ dedim… Evlerde bilinç yükseltme toplantılarına başladık. Kadın ve erkeğin resmen eşit olmadığını o zaman gördüm. Sonra Medeni Kanun ve ceza kanununu değiştirilmesini istemeye başladık ve sonunda değiştirttik. Kadının ikametgahı, soyadı, mal ayrılığı rejimi, kadının çalışmasının kocasının izne bağlı olması, zina, namus adına işlenen cinayetler, cinsel saldırı…Evlilik içinde tecavüz suç sayılmıyordu mesela. Nasıl olur da kadın kocasına hayır diyebilir? Sulhi Dönmezer’in bu işlere hiç kafası basmazdı. İnanılmaz maço bir adamdı. Bekar bir kadına tecavüz edene daha az ceza, evli kadına tecavüze daha çok ceza verilirdi. Çünkü başka bir erkeğin ‘malına’ tecavüz ediyordunuz. Bütün bunlar kadınların çok ciddi çabasıyla, kadınlar lehine değişti. Bir de AB’ye gireceğiz diye bir umut da vardı sanki alacaklarmış gibi sanki cidden girmek istiyorlarmış gibi…

Tez canlı biri misiniz?

Baya baya öyleyim. Gerçekten karşımdaki insan mıy mıy konuşmaya başladı mı benim konuşma tempom biraz daha hızlanıyor. Lafı dolandırmayı hiç sevmem. Dava dilekçelerim de öyledir. 30 sayfa yazmam. En son söyleyeceğim lafı en başında söylerim. Sonra sen sağ, ben selamet. Ağzımın endazesi yoktur. Bazıları burçla bağdaştırıyorlar. Yıllar önce Londra’da bir kitapçıda tesadüfen elime alıp, sayfasını açtığım bir kitapta okumuştum, eğer sokakta çantasının ağzı açık, sağa sola kağıtlar saçarak yürüyen birini görürseniz bilin ki yay burcudur yazıyordu. Gülmeye başladım ben. ‘Patavatsızlıklarıyla ünlüdürler. Yalan söylemezler’ diye de yazıyordu.

Böyle olmanızın olumlu ya da olumsuz yanları var mı?

En son CNN Türk’teki bir canlı yayınımı ortadan kestiler. Artık çıkarmıyorlar. (gülüyor) Uç örnekler veririm ki insanları daha ortada bir yere çekebileyim diye. Şimdi delidir ne yapsa yeridir diye bakıyorlar bana. İnanmadığım hiçbir davaya girmedim. Çok parasız davaya girdim. Çok belalı adamla uğraştım. Canını kurtardığımız, boşanmasına yardımcı olduğumuz, kızıyla birlikte başka ilde yeni bir hayat kuran bir müvekkilim var. Her özel günde bir kart atar. “Benim ve kızımın hayatını değiştirdiniz” diye… Benim vekalet ücretim bu geri dönüşlerdir.

Kadınlara başka ne söylersiniz?

Bir insanın inandığı bir konunun, ideolojisinin olması lazım. Bizim gençliğimizde bu vardı. Ben kendi bildiğim konuda, inandığım kadarıyla bir iş yapıyorum. Kimse kimsenin kurtarıcısı değil. Biz hep birbirimizden öğreniyoruz. Destek olduğum kadınlardan da çok şey öğrendim. Bırakın sizin adınıza birilerinin konuşmasını istemeyi. Neyden şikayetçiyseniz, örgütlenin siz sözünüzü söyleyin.

Kaynak: Cumhuriyet

 

  • Hakkımızda
  • Künye

 

Başka Bir Denizli… Başka Bir Ülke… Başka Bir Dünya… MÜMKÜN…