Faust’un eksik karakteri: Abdo Yalçınkaya – Fatih Tan

29. TÜYAP/ Artist/ İstanbul Sanat ve Kitap Fuarı’nın sanatçılarından olan ressam Abdo Yalçınkaya “Beni İsteklerimden Koru!” başlıklı sergiye dokuz eseriyle katıldı. Yalçınkaya’nın resimlerinde toplumsal histerik bir olguya işaret eden fallus, bazen bir duvarın üzerinde grafiti olarak, bazen ölü bir hayvan bedeninde ve bazen de hızlıca koşan bir hayvanın bacak arasından taşarak karşımıza çıkar ve ötekinin gerçekleşmeyen iktidarını simgeler.

Yirmi dokuzuncu kez hem okurlarına hem de izleyicilerine kapılarını açan TÜYAP/ Artist/ İstanbul Sanat ve Kitap Fuarı, bu yıl bir sürpriz yaparak, ana temasını tiyatronun ve edebiyatın klasik bir metni olan Goethe’nin Faust eseri olarak belirledi.

Artist bölümü, bu yılki koordinatörlüğünü üstlenen Eda Yiğit ve Ezgi Bakçay’ın “Ağustos Atölyesi” ürünleri kapsamında gerçekleştirdikleri “Protect Me From What I Want!/ Beni İsteklerimden Koru!” başlıklı karma sergiyle ile açılıyor.

Serginin sanatçısı olan ve ona yakın yeni eseriyle katılan Kızıltepeli ressam Abdo Yalçınkaya’nın, bu serginin özelinde -dikkat çeken- bir işini değerlendirmek istiyorum. Abdo, her ne kadar bütün eserlerini “isimsiz” olarak nitelese de, ‘eksik’ olan ya da ‘eksiklik’ olarak görünen, isimsiz kısmını aslında izleyicinin tamamlamasına bırakıyor.  “Resmin amacı, görünür olanı görünmez olana, bedensel olanı tinsel olana doğru giderek aşmayı zihinsel olarak öğretmektir.” (1) Abdo’nun resimlerinde olağanüstü bir nesneyi keşfetmek için yeryüzünün ve dünyanın arasındaki sıkışıklığı kat etmeye gerek yok. Resimleri, görünmeyen derin karanlıklar ve iç açıcı benzersiz aydınlıklarla dolu. Keza resimleri taşkınlıklar, karşıtlıklar, sonsuz görkemler ve bayağılıklardan oluşuyor. Acıma duygusunu ve hayranlığı, küçümsemeyi ve yüceltmeyi ya da dehşeti aynı anda uyandırabiliyor.

Abdo’nun değerlendirmek istediğim ve aynı zamanda “pembe fallus” olarak isimlendirdiğim eseri, toplumsal histerik bir olguya işaret ediyor. Fallus, Lacan’cı terminolojide ‘iktidarı’ ve aynı zamanda “ötekinin” sahip olmadığı “eksikliği” simgeler. Resminde pembe fallus, bir vinç tarafından, resmi bir kurumun önüne, bir anıt olarak dikiliyor ve iktidarın, toplumsal eksikliğini “gösteren” üzerinden resmediyor. Toplumsal histeri genelde kendi eksikliğini ötekiye mal eder. Ötekinin varlığı, esasında onun hiçbir zaman olmadığı şeyi gösterir. Çünkü bir toplumda öteki varsa, aslında orada toplumsal olgu, hiçbir zaman oluşmamış demektir. Ya da tam tersi, bir yerde öteki varsa orada simülasyon vardır ve aslında söylenilen her şey yaşanılmıştır. Toplum bu noktada yaşandığına inandığı kendi tarihini megalomaniteye götürmesi için sürekli fallusu arzular. Fallusu, tarihsel bir objeye dönüştürür. Obje, hiç olmamış ve bilinmemiş olan tözün büyüsüne kapılır ve bundan da ereksel bir tarih bilincini devşirir. Resmi ideolojik fantazmalar etrafında, ereksel dönemin simülatif kronolojik akışını başlatır. Tabi kuşkusuz bunu bilimsel ve rasyonel tarih anlayışı olarak da tanımlar. Ancak bu rasyonel ve bilimsel tarihin içinde olmaması gereken mitolojik kahramanlık unsurları epeyce yer tutar. İşte tam bu noktada fallus devreye girer. Olmayan şey için, olmayan tarih için ya da kahramanlık için ve temelde toplumsal histeriden kurtulması için; olan şeyi, olan tarihi ve olan kahramanlığı yerine getirebilmesi için kesinlikle ötekiye ihtiyacı vardır. Tamda bu noktada fallus, ötekiyi arzular. Öteki, onun eksikliğini gideren araçsal bir uzama dönüşür.

Abdo’nun resimlerinde fallus, bazen bir duvarın üzerinde grafiti olarak, bazen ölü bir hayvan bedeninde ve bazen de hızlıca koşan bir hayvanın bacak arasından taşarak karşımıza çıkar ve ötekinin gerçekleşmeyen iktidarını simgeler.

‘SÜREKLİ KENDİNİ TEKRAR EDEN GERÇEKLİK DEĞİLDİR’

Tabi işleyiş her zaman standart bir şekilde işlemiyor. Abdo, resimlerinde salt bakışı tuvale aktarma peşinde. Bir yerde tanrı bakışı ile karşılaştırabilecek bu bakış, insanca bir cüretle renklendirilip formu bozuyor. Daha doğrusu karikatürize ediyor. Politik olanın karikatürize edilişi ya yozlaşmış iktidar pratikleri ya da ötekinin bir türlü gerçekleşmeyen eşitlik ve demokrasi söylemleridir.
Görünür olanın cisimleşmesi ve bir anlatının oluşuna dâhil olması, resmi, post modern bir metafizik ile buluşturur. “O halde baştan başlayalım” der Ranciére’ ve devamında şunu ekler: “Artık gerçeklik yok, yalnızca görüntüler var”, ya da tersine , “artık görüntüler yok, yalnızca kendini hiç durmadan kendine yeniden sunan bir gerçeklik var” dendiğinde neden söz edilmektedir?” (2) Jacques Ranciére’nın, tespiti bir sorudan çok bize esasında bir yanıt sunuyor. Sürekli kendini tekrar eden gerçeklik değildir, gerçeklik yerine geçen görüntüler ve kanıtlardır. Gerçekliğin, eylem ve söylemden koparak, yazı ve kanıta dönüşmesi, gerçekliğin muğlaklığını da beraberinde getirir. Gerçekliğin muğlaklığı, aslında ötekinin kayıt dışı söyleminin bir gerçeklik olarak kabul edilip edilmeme durumudur. Dolayısıyla bu durum, ne gerçekliğe ulaşabilir ne de görüntüleri cisimleştirebilir. Ranciére’nin paradoksunda olduğu gibi, kendini, kendisine sunan gerçeklik, ötekinin fallusu olarak devreye girmesidir bir anlamda. Muğlaklığın yerini ötekinin fallusunun alması, gerçekliği ve görüntüyü yeniden tesis edip, son kertede gidermeye çalışmasıdır.

Peki, o halde Abdo’nun resimlerindeki “gerçekliğin görünürlüğünü” nasıl okuyabiliriz?

‘KAMUSAL OLANIN İKTİDARLA OLAN BAĞI’

Resmin, görünür olanın anlatısını barındırması ve sürekli gerçeklikle sınanması üzerinden Abdo’nun –söz gelimi- pembe fallusu, daha çok fonksiyonel dildosu, karikatürize edilen politik söylemlerin haysiyeti ile oynar bir bakıma. Mahkeme kürsüsünün ya da sokakta bir kamu binasının -ki kamu, artık bir seçilmişlik ve sınıf ifadesi, daha doğrusu öteki olmama hali- gölgesine taşınması ve pembe dildonun, bu gölgede bir temsile dönüşme pratikleri görünür kılınıyor. Kamusal olanın fonksiyonel bir göstergeye dönüşmesi ve artık biricik gerçekliği barındırması, iktidarla olan bağını gösterir. Toplumsal yapıyı ezilen ve ezenden çok artık kamusal ve kamusal olmayan olarak sınıflamakta. Fonksiyonel olanın, aşırı şekilci ve çerçevesinin belirlenmiş olması, gündelik hayatın seyrini belirlerken, Abdo’nun resimleri, bu seyrin anlatıcısı olarak konumlanıyor, araçsallaşan doğa ve insanın kamusallaşmasına karşıt söylem üretiyor. Sonuç olarak Heidegger’in de dediği gibi: “Sanat kelime anlamıyla dünyaya bakıştır.”(3)

Abdo’nun dokuz adet eseriyle katıldığı “Beni İsteklerimden Koru!” başlıklı serginin diğer sanatçıları:

Arslan Eroğlu, Ata Kam, Cemre Yeşil Gönenli, Doğukan Çiğdem, Ege Kanar, Erim Bayrı, FUAM, Gül Bolulu, Horasan, İrfan Önürmen, Komet, Korhan Karaoysal, Majid Baharan, Meliha Sözeri, Nazım Serhat Fırat, Orhan Cem Çetin, Selim Süme, Sevim Sancaktar, Sinem Dişli, Yağmur Çalış, Yüksel Dal

Sergi, Kasım ayının 2-10 günleri arasında görülebilecek.

Kaynaklar

1.Sanatta Bireyin Doğuşu s.17 Tzvetan Todorov, Bernard Foccroulle, Robert Legros Yapkredi Yay. Çev. Esra Özdoğan
2.Görüntülerin Yazgısı s.3 Jacques Ranciére Verus Yay. Çev. Aziz Ufuk Kılıç
3.Sanat Eserinin Kökeni s.90 Martin Heidegger De-Ki Yay. Çev. Fatih Tepebaşılı

Kaynak: DUVAR

İlginizi çekebilir