Êzidî Kadınlar Çok Güçlü; Bunun Sebebi Kuşaklar Arası Travma – Jan İlhan Kızılhan

Binlerce Êzidî kadın ve kız çocuğunun Almanya’da tedavi altına alınmasını sağlayan ve IŞİD’in ideolojisi ve psikolojisi üzerine çalışan Prof. Kızılhan ile hayatta kalanların tedavisi ve Êzidî toplumunun geleceği üzerine Bianet’ten Güley Bor konuştu.

Irak ve Şam İslam Devleti (IŞİD) tarafından 3 Ağustos 2014 tarihinde Şengal’de gerçekleştirilen saldırılar sonucu 10 binden fazla Êzidî’nin öldürüldüğü, en az 6 bin 500 kadın ve çocuğun kaçırıldığı düşünülüyor. Birleşmiş Milletler (BM) tarafından da tanınan bu soykırımın üzerinden dört yıl geçmiş olmasına rağmen 2 bin 500 kadın ve kız çocuğu halen esaret altında. Hayatta kalanlar ise tahmin edilemeyecek acılar çekmişler ve yoğun psikolojik desteğe ihtiyaç duyuyorlar.

Prof. Jan İlhan Kızılhan 1966 Batman doğumlu bir Êzidî. Küçük yaşta ailesiyle birlikte Almanya’ya göç eden Prof. Kızılhan, Almanya ve ABD’de psikoloji ve sosyoloji eğitimi alarak travma konusunda uzmanlaşmış bir psikolog ve yazar. Aynı zamanda hayatta kalan Êzidî kadınların 2015’te bir kota programıyla Almanya’nın Baden-Württemberg eyaletine yerleştirilmesinde önemli bir role sahip.

Prof. Kızılhan 1.400 kadın ve kız çocuğunu bizzat muayene ederek, henüz Irak ve Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nde bulunmayan tekniklerle tedaviye ihtiyaç duyanları belirlemiş ve aralarında Nadia Murad ve Lamiya Aji Bashar gibi aktivistlerin de bulunduğu 1.100 Êzidî kadın ve kız çocuğunun Almanya’da tedavi altına alınmasını sağlamış. Kendisi ayrıca IŞİD’in ideolojisi ve psikolojisi hakkında araştırmalar yürütüyor.

Êzidî soykırımının dördüncü yılında, Prof. Kızılhan ile soykırımdan hayatta kalanların tedavisi ve Êzidî toplumunun geleceği üzerine konuştuk.

Baden-Württemberg programı kapsamında binden fazla hayatta kalan kadın ve kız çocuğu üç senedir Almanya’da yaşıyor. Bu hayatta kalanların şimdiki koşulları nasıl? Neler yapıyorlar?

Hayatta kalanlar 2015’te Almanya’da 21 farklı şehre yerleştirildiler ve 20 ila 100 kişilik gruplar halinde evlerde yaşıyorlar. Bunun sebebi, 1.100 kişiyi bir araya koyarsak çoğunlukla kendi aralarında kalıp birbirlerine travmalarını anlatacak olmaları ve bunun belki psikolojik durumlarını daha da kötüleştirecek olmasıydı. Bu nedenle entegrasyonun daha iyi bir yöntem olacağına karar verdik.

İlk yıl çok zordu; hayatta kalanlar için Almanya’nın yolu bile çok farklıydı. O yüzden bizim için hayatta kalanların oryantasyonu ve psikolojilerinin stabilizasyonu çok önemliydi.

Önce süreçte yer alanları eğitmek gerekti. Çok sayıda Alman ve Kürt sosyal hizmet görevlisi bizden eğitim aldıktan sonra hayatta kalanların yaşadığı evlere yerleştirildi ve burada hayatta kalanlara 7/24 destek sağlamaya başladılar. Görevlilerin yanı sıra, program kapsamında psikolojik terimleri Kürtçeye çevirebilmeleri için tercümanlara eğitim verdik. Hayatta kalanlarla ilgilenen Alman doktor ve psikologlara da transkültürel psikoterapi konusunda eğitimler verdik, çünkü Orta Doğu’da görülen bazı hastalıklar Avrupa’da yok. Mesela Türkiye’de, Irak’ta sık görülen karabasan hastalığına Avrupa’da rastlanmaz. Bu konularda doktor ve psikologların da eğitilmesi gerekiyordu. Hayatta kalanların birçoğu Almanya’ya gelmeden önce hiç psikoterapi görmemişti, bu nedenle onları da tedavi süreci hakkında bilgilendirdik.

Yalnızca 60 kişi hastanede uzun vadeli psikoterapi gördü, kalanların tamamı ayakta tedavi ediliyor. Bizim beklediğimizden çok daha güçlüler ve kendi ayakları üstünde durmak istiyorlar. Çocuklar okula gidiyor. Kadınlar dil kursuna gitti ve hepsi Almanca konuşuyor, gerçekten de iyi konuşuyorlar üstelik. Bazı genç kadınlar meslek eğitimine gitti. Bazıları liseyi bitirmek üzere ve okumaya devam etmek istiyorlar.

Artık proje sona ermek üzere ve Almanya toplumuna entegrasyon aşamasındayız, bu aşamanın da 2019 sonuna kadar tamamlanacağını öngörüyoruz. Program dahilindeki herkese süresiz oturum izni veriliyor ve artık kendi evlerine çıkarak bir hayat kurmalarını bekliyoruz. Bu süreçte psikolojik destek vermeye devam ediyoruz.

Programın başarısını neye bağlıyorsunuz?

Öncelikle Avrupa’da mültecilere karşı büyük önyargı olmasına karşın Baden-Württemberg eyaleti başkanı Winfried Kretschmann bu program için mecliste çok mücadele etti; zaten çatışma yaşamış ülkelerden gelenler için projelere nispeten daha açık bir eyalet, Nijerya ve Burundi ile de projeler de yapıyoruz. Almanya’da yaşayan 200 bin Êzidî var ve çok iyi lobi yaptılar, 2014’te çok sayıda milletvekili ve Angela Merkel’le görüşmek de dahil.

Tabii bunu söylemek rahatsız edici olsa da program katılımcılarının Müslüman olmamalarının da etkisi var. Örneğin şu an Rohingya’yla ilgili bir projeye başvurdum ama herhangi bir cevap alamıyorum. Bunu da Avrupa’daki islamofobiye bağlıyorum. Dolayısıyla din bakımından Êzidîlerin bir avantajı vardı bence. Öte yandan, 2014 ve 2015’te IŞİD’in Êzidîlere yaşattığı vahşetin görüntülerini siyasetçiler dahil herkes gördü. Bunun da etkisi var.

“Ortadoğu kültürünün tedavi sürecinin belirlenmesinde çok etkisi oldu”

Hayatta kalanların psikolojik durumu ve tedavi süreci hakkında neler söyleyebilirsiniz?

1.403 kişiyi muayene ettim ve bunlardan 1.100 kişiyi Almanya’daki programa dahil ettim. Hepsinde travma sonrası stres bozukluğu (post-traumatic stress disorder-PTSD) ilk teşhisti. Bazılarında depresyon görülürken diğerlerinde vücut ağrıları vardı.

Travmadan bahsetmek lazım önce. Beyin, onun için normal olmayan bir olayla karşı karşıya geldiğinde bir etki oluşur ve bu etki nedeniyle o olay unutulamaz, sürekli geriye dönüşler (flashback) yaşanır ve bu günlük hayatı etkilemeye başlar. Örneğin hayatta kalanlar gece gözlerini kapattıklarında IŞİD’in tekrar gelip onlara tecavüz edeceklerini düşüyorlardı. Bunun önüne geçmek için güven lazım. Irak’ta ve kamplarda güven yoktu, dinlenme, rahatlık yoktu, sürekli soykırımla meşguldüler.

Almanya’da da başta öyleydi. Çok korkuyorlardı ve haksız değillerdi, Almanya’da çok sayıda IŞİD sempatizanı var. IŞİD ideolojisine göre tecavüz ettikleri kadınlar, IŞİD’in “malı”, bizim onların “malına el koyduğumuzu” düşünüyorlar. O yüzden hem hastaları hem de onları tedavi ettiğimiz için bizi hedef almaları olasıydı. Bu nedenle kaldıkları evleri çok gizli tuttuk ve uzun süre sürekli polis koruması söz konusuydu. İlk adım hastaların oryantasyonu ve güvenliği idi. Ardından psikoterapiye başladık.

Stabilizasyonun ardından uzman terapistle görüşerek yaşadıkları travmayla yüzleşmeleri gerekiyordu, çünkü yüzleşilmeyen travmalar daha da derine yerleşiyor ve günlük hayatı sürekli etkilemeye başlıyor. Fakat bu tedavi sürecinde Batılı metodlar yeterli değildi, bu nedenle transkültürel psikoterapi kullanarak hastaların geldiği kültürü de dikkate aldık. Örneğin tecavüze maruz bırakılmış Avrupalı bir kadın hastadan yüzleşme aşamasında gözlerini kapatıp yaşadığı olayı kareler halinde anlatması istenebilir. Ama bu yöntem Êzidî kadınlarda işe yaramadı çünkü terapist kadın da olsa erkek de olsa Êzidî hastalar utanmaya başladı ve yüzleşmek istemediler. Bu da genel olarak Ortadoğu ve Asya ülkelerinden gelenlerin yüzleşmekten hoşlanmaması, utanması, suçluluk duymasından, toplum tarafından yargılanma korkusundan kaynaklanıyor. Bu nedenle Êzidî hastalarla öyküsel psikoterapi (narrative psychotherapy) kullanıyoruz, bu da doğrudan değil dolaylı bir yüzleşme çeşidi.

Ortadoğu kültürünün tedavi sürecinin belirlenmesinde çok etkisi oldu. Örneğin Batı ülkelerinden gelen hastalarla karşılaştırdığımızda Orta Doğu’dan gelen hastalar, psikolojik hastalığın ne olduğunu çoğunlukla bilmiyorlar ve sorunlarını fizyolojik olarak ifade etmeye çalışıyorlar ve ilaç kullanmayı daha çok istiyorlar. İlaç kullanınca her şeyin biteceğini, her şeyi unutacaklarını sanıyorlar. Halbuki fazla kullanımda ilaçlar bağımlılık yaratabilir. Dolayısıyla hastalara her şey için ilaç kullanamayacaklarını, bazı şeyleri konuşmamız gerektiğini anlatmamız gerekti. Fakat bunu halen hem bizim programımızda hem Irak’ta kamplarda görüyoruz, özellikle yaşça büyük kadınlar hala ilaç istiyor ve ilaç varsa terapistle konuşmak istemiyorlar.

Biz de Êzidî hastalarımızdan bilim anlamında çok şey öğrendik. Bu proje kapsamında çok sayıda yeni konsept uyguladık. Başarılı olan bu yöntemleri başka toplumlardan gelen mülteciler için de kullanabiliriz ve uzun vadede başka toplumlar da bu yöntemlerden faydalanabilir.

“Travma kuşaktan kuşağa aktarılmış, kadınlar kendini bu travmaya hazırlamış”

Önceki konuşmalarınızda, umudunuzu hiç kaybetmediğinizi, çünkü hayatta kalanların çok güçlü olduğunu söylemiştiniz. Tedavi ettiğiniz hayatta kalan iki kadının, Nadia Murad ve Lamiya Aji Bashar’ın, şu an Êzidî haklarını savunan aktivistler olması bu söyleminizi teyit ediyor. Sizce hayatta kalanlar hak savunuculuğu yapacak gücü nereden buluyor?

Gerçekten çok metanetliler. Bize de sürpriz oldu, bu kadar beklemiyorduk. IŞİD’in eline düşmek ne demek herkes biliyor artık, örneğin 8 yaşındaki bir hastam 8 ay süreyle IŞİD’in elinde kalmış, 10 kere satılmış, 100’den fazla kere tecavüze maruz bırakılmış, hem de çoğunlukla yaşlı erkekler tarafından. Biz tamamen dekompense, şizofreniye kadar gidebilecek durumlar bekliyorduk. Fakat bu kadınlar daha güçlü. Bunun sebebi bizce kuşaklar arası travma. Özellikle Êzidîler 100 yıllardır soykırım yaşamış bir grup, 74 soykırımdan hayatta kalmışlar. Bizim araştırmalarımıza göre 1 milyon 800 bin Êzidî zorla Müslümanlaştırılmış, 1 milyon 200 bin Êzidî öldürülmüş. 800 yıldır süren bu soykırımlar bu toplumu bir şekilde etkilemiş. Nesiller boyu süren travma kuşaktan kuşağa aktarılmış ve bu kadınlar da kendilerini bu travmaya hazırlamışlar.

Örneğin Êzidî toplumunda sıkça şunu görüyoruz: Aralarına bir yabancı girdiğinde abartılı iyi davranıyorlar, yemeğe, eve davet ediyorlar, her istediklerine “evet” diyorlar. Bu esasen bir savunma mekanizması. “Yabancılara karşı biz azınlığız, kendimizi savunamıyoruz, iyi davranalım ki bize kötü davranmasınlar” düşüncesi. Bazıları kavga eder, onlar böyle savunuyor.

Hayatta kalan kadınlara bu travmayı ilk nasıl karşıladınız diye sorduğumuzda, “Dedelerimiz nenelerimiz bize fermandan bahsetti, şimdi anladık fermanın ne demek olduğunu” diye cevap verdiler. Yani hikâye anlatıcılığı ile birlikte bu kadınları bu travmaya hazırlayan bir tarih var ortada. Bu olmasaydı durum daha kötü olurdu.

“Şiddetle ilgili yaptığım bilimsel çalışmalar bu süreçte beni ayakta tuttu”

Baden-Württemberg programı çerçevesinde gerçekleştirdiğiniz görüşmelerden sizi en çok etkileyenler hangileri oldu?

Tabii ki en çok çocuklardan etkilendim. Neden 8 yaşındaki çocuğa tecavüz edildi? Bunu anlayamıyorum. İki ay önce Duhok’taki Kabarto kampına gittim. 4 yaşındaki bir çocuk esaretten yeni kurtulmuş. Yastığının altında bıçakla yatıyor. Neden diye sordum, “IŞİD geri gelecek, annemi alacak, annemi korumak zorundayım” diyor.

Çocukların psikolojisi bozulduktan sonra kişiliği de değişiyor ve bu kişilik bozukluğu oluşmasına sebep olabiliyor. Sürekli boşlukta hissettikleri için, bazen kendileri gibi hissedebilmek adına kendilerine zarar veriyorlar. Bir hastama neden kendine zarar verdiğini sormuştum. “Böyle kim olduğumu biliyorum, kendimi insan gibi hissediyorum” demişti. Çocukların tedavisi çok zor tabii, ve erken tedavi edilmezlerse bu problemle ömür boyu yaşayacaklar.

Bir araştırmacı olarak şiddetle ilgili yaptığım bilimsel çalışmalar bu süreçte beni ayakta tuttu. Sürekli “bir insan bir insanı nasıl öldürebilir, canını acıtabilir?” diye düşünüyoruz ama aslında şiddet insanın bir parçasıdır, hep öyle olmuştur. İstatistiklere baktığımızda, insan tarihten bugüne 500 milyon insanı öldürdü. Demek ki medeniyet o kadar da gelişmemiş, o kadar sağlam değil. Bu sonuçlar tabii çok vahim ama bana yardım ediyor, çünkü ilk değil biliyorum.

Bahsettiğim 8 yaşındaki kız çocuğunu ilk Duhok’ta muayene ettim. Almanya’ya gitmek isteyip istemediğini sorduğumda utanarak evet dedi. Sonra “Okul var mı orada” diye sordu, “Ben okula gitmek, senin gibi doktor olup insanlara yardım etmek istiyorum” dedi. Bunlar bana hep güç veriyor.

“Êzidîler, toplumu yeniden şekillendirmezlerse yok olmaya mahkûmlar”

Özellikle Avrupa’da yaygınlaşan mülteci karşıtı söylemler, çok sayıda Êzidî’yi kabul etmiş olan Kanada’ya da sıçradı. Farklı ülkelerin kota programlarının durdurulduğunu duyuyoruz. Sizce bu gelişmeler Êzidî toplumunu nasıl etkileyecek?

Bir toplum hayatta kalmak istiyorsa ya sayıca çoğalır, ya kendini izole eder. Êzidîler ikinciyi seçti ve aynı dağda, aynı köylerde kaldılar. Dolayısıyla toplum olarak globalizasyona çok hazır değiller. Fakat bu soykırımdan sonra 800 yıldır dünyaya açılmayan, Şengal topraklarına bağlı yaşayan Êzidîler Almanya, ABD, Kanada’ya yerleşti. Eğitim seviyeleri düşük, kast sistemi var ve sadece kendi kastları içerisinde evlenebiliyorlar. Böyle bir sistem sadece Irak’ta sürdürülebilir, bunun Avrupa’da sürmesi beklenemez. Êzidîlerin Avrupa’da farklı toplumlarla yüz yüze gelmesi kaçınılmazdır.

İşte şimdi Êzidîler için çok kritik bir noktadayız. Êzidî toplumu 2014 soykırımından sonra tamamen değişti, artık eskisi gibi değil, ve bu toplumun bir toplum olarak hayatta kalıp kalmayacağı henüz belli değil. Kast sistemi kaldırılacak mı? Başka toplumlarla evliliğe izin verilecek mi? Tecavüzden doğan çocuklar topluma kabul edilecek mi?

Esasen Êzidîlik’te dini teoloji olduğu olmadığı için iyi bir dini lider bunların tümünü değiştirebilir, ama 800 yıllık sistem bozulacağından korkuyorlar. Ya bu travmadan ders çıkarıp toplumsal yapıyı yeniden şekillendirecekler, ya da birkaç nesil sonra yok olup gidecekler. Ben durumdan çok umutlu değilim açıkçası. Uzun vadede Êzidî toplumunun bu travmayı atlatabileceğini düşünmüyorum.

“Êzidîler Irak’ta kalacaklarsa özel statüleri olmalı”
Hayatta kalanların aileleriyle birlikte yabancı ülkelere mülteci veya sığınmacı olarak yerleştirilmesi, acil çözüm olarak kabul gördü. Uzun vadede hayatta kalanlar için nasıl çözümler geliştirilebilir?

Eğer Êzidîler Irak’ta kalacaklarsa statülerinin özel olarak tanınması gerekir, hem Bağdat hem Erbil tarafından. Êzidîler etnik olarak Kürt olsalar da 800 yılın tarihi farklıdır, dinleri farklıdır. Dolayısıyla Kürtlerden ayrı bir statüleri olmalıdır. Şengal ayrı bir eyalet ilan edilebilir ve kendi valisini kendi seçer. Yarı bağımsız bir statüye sahip olur. Bağdat’a da bağlı olabilir, Erbil’e de bağlı olabilir. Aslında dil ve kültür bakımından Erbil’e daha yakındır fakat soykırım sırasında Peşmerge’nin Êzidîleri yalnız bırakmasından dolayı Êzidîler Müslüman Kürtlere tepkili.

Esasen hukuki çözüm olmadan siyasi çözüm de olamaz. Şu an Irak’ta IŞİD üyelerini soruşturmak, tutuklamak, dava açmak yerine ya infaz ya idam ediyorlar. Oysa bu suçlar ortaya çıkarılmadan uzlaşma söz konusu olamaz. Aynısı Erbil için de geçerli tabii ki. Peşmerge neden geri çekildi? Neden önlem alınmadı? Bu soruların cevabı alınmadan, Êzidî toplumu Erbil’e güven duymaz.

Êzidîler şu an BM, Avrupa ve ABD’den çözüm bekliyor, oysa ben bunu çok gerçekçi bulmuyorum. Zira Irak’taki hükümet, IŞİD üyelerinin yargılanması için yapılan tüm çabaları engelliyor. Bunun sebebi de bence ortaya çok fazla şeyin çıkacak olması.

“Soykırım tanınırsa ilk kez Êzidî kimliği de tanınmış olur”

Êzidî soykırımının tüm dünyada, özellikle de Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından tanınması, Êzidî toplumunun ortak talebi gibi görünüyor. Bu soykırımın tanınmasının sizin için önemi nedir?

Bu soykırım tanınırsa tarihte ilk kez Êzidîler, Êzidî kimliği tanınmış olur. İlaveten Êzidîlerin yaşadığı zulüm de ilk kez belgelenmiş olur. Örneğin 1918’de Osmanlı İmparatorluğu tarafından Mardin civarında başlayan ve Şengal’de devam eden soykırımı kimse bilmiyor. 2014 soykırımı tanınırsa bu soykırım belgelenmiş olacak ve tüm dünya bunu bilecek.

Bunun yanı sıra, soykırım tanınırsa bir tür onarım elde edileceği düşüncesi var. Örneğin Irak-İran savaşında ölen askerin ailesi hala devletten ödeme alıyor. Êzidîler de soykırım tanınırsa bir çeşit tazminat alacaklarını düşünüyorlar. Ben bunu çok gerçekçi bulmuyorum.

Bence soykırımın tanınması tarihsel olarak çok önemli. Fakat bunu elde edebilmek için bir siyasi strateji oluşturulması lazım. Ne Irak’ta, ne diasporada böyle bir strateji görmüyorum. Sadece insani yardım üzerine odaklanıyorlar.

“IŞİD üyeleri öldürdükleri insanları insan olarak görmeyerek empatiyi kontrol edebilmişler. Onları bu suçları işlemeye iten şey ideoloji”

Bir röportajınızda Ruanda ve Bosna’daki soykırımlardan hayatta kalanlarla da çalıştığınızı, ancak Êzidîlerin karşılaştığı vahşet gibisini hiç görmediğinizi söylemiştiniz. IŞİD’in Psikolojisi isimli kitabınızda, IŞİD üyelerinin işledikleri korkunç suçların ardındaki psikolojik nedenleri irdeliyorsunuz. IŞİD’in vahşetini diğerlerinden ayıran ne?

IŞİD’in İslam’a dayanan bir ideolojisi vardır ve insanları iki gruba ayırır: onlar gibi düşünenler ve düşünmeyenler. Êzidîler kafirdir, yaşam hakları yoktur, ya öldürülmeli ya köle yapılmalıdır. Yaşamak için tek şansları IŞİD ideolojisini kabul etmektir.

Tecavüz çok sayıda savaşta bir silah olarak kullanılmıştır. Örneğin Bosna’da Müslümanlara karşı yapılan soykırımda, kadınlar tecavüze maruz bırakılmış ve hamileliğe zorlanmıştı. Amaç sadece işkence yapmak değil, aynı zamanda toplumun psikolojisini bozmaktı.

IŞİD ideolojisi ise çok farklı. Örneğin 16 yaşındaki bir Êzidî kız, halihazırda Müslüman bir kadınla evli olan bir IŞİD emiri tarafından satın alınıyor. Emir Êzidî kıza tecavüz etmeye çalıştığında kız önce direniyor, sonra emirin Müslüman eşi gelip kızı kollarından tutuyor. Tecavüzün ardından emirin eşi Êzidî kıza, “Merak etme her şey yolunda, artık bizden birisin” diyor. Bu Bosna’da yaşanandan farklı. Bu ideoloji biraz Nazi faşizmine benziyor. İnsanı insan olarak görmüyorlar.

IŞİD’in Psikolojisi kitabı kapsamında Kerkük’te tutuklu bir IŞİD üyesi ile konuştum. Hem de bu üye ilginçtir ki Bosnalıydı! IŞİD’in infaz memuru olarak çalışıyordu ve her gün insanları başını keserek öldürüyordu. Bu infazları gerçekleştirirken ne hissettiğini sordum. “İnfazlar büyük meydanlarda yapılır ve insanlar izlemek için toplanırdı. Ben IŞİD’den önce kimsenin başını kesmemiştim. Doğru yapamazsam o insanlar ne düşünür diye endişelenmiştim” dedi. Derdi buymuş yani. Empati aslında hepimizin bir parçasıdır, fakat IŞİD üyeleri öldürdükleri insanları insan olarak görmeyerek empatiyi kontrol edebilmişler. Dolayısıyla IŞİD üyelerinin psikolojisinde hiçbir sorun yok, sapasağlamlar. Onları bu suçları işlemeye iten şey ideoloji.

Mezopotamya’nın kadim halklarından olan Êzidîler, tarih boyu sayısız saldırıya maruz bırakılarak Türkiye topraklarından göçe zorlandı. Şu an Türkiye’de yaşayan Êzidîlerin sayısı 500’den az. Henüz geçtiğimiz Mayıs ayında Nusaybin’de kayyum atanan Mardin Büyükşehir Belediyesi tarafından Êzidîlerin taziye evi yıkıldı. Türkiye’de Êzidîlere karşı yapılan ayrımcılığın sebebi sizce nedir?

Bence bunun iki sebebi var. Öncelikle tabii Êzidîler Kürt olduğundan. Diğer Kürtler gibi onlar da ayrımcılığa uğruyorlar. Fakat burada ilave bir durum var: Müslüman da değiller. Bu kategorilerle Türkiye’de yaşamak kolay değil.

Güncel Türkiye siyasetinde Êzidîlik bir din olarak bile kabul edilmiyor. Türkiye Müslüman bir ülke olarak görülüyor ve Êzidîler bu topraklarda istenmiyor. Biz uzun yıllardır Türkiye’de yaşamasak da kimliğimizi bilir, arada Türkiye’yi ziyaret eder, çocuklarımızı götürürdük. Fakat taziye evinin yıkılması gibi gelişmeler bize çok açık bir mesaj veriyor: Burası artık sizin yeriniz değil. O yıkılan taş, bizim kolektif hafızamızın ve tarihin bir sembolüdür. O taş yıkıldığında bize, “Tarih sizden değil bizden itibaren başlar” mesajı veriliyor.

*Fotoğraf: Güley bor – Serê Salê sırasında Duhok – Laleş’te…

Kaynak: Bianet

İlginizi çekebilir