En büyük yıldızını kaybeden bir takımın ertesi sezon daha başarılı olması, azımsanmayacak kadar sık görülen bir istisna…

Sezon bitti, transfer dönemi başladı. Etraf yer değiştiren yıldızlarla dolu. Erling Haaland, Darwin Nunez, Sadio Mané gibi isimlerin yeni kulüplerinde neler yapabileceğine dair hepimiz bir şeyler söylüyor, öngörülerde bulunuyor, icabında yazıp çizip gösterişli iddialar ortaya atıyoruz. Ancak büyük transferlere genellikle “alıcı” gözüyle bakılıyor. Halbuki “satıcı” kulüpte bıraktığı iz daha derin olabiliyor. Üstelik sadece olumsuz anlamda değil…

SEN YOKSAN HER ŞEY TAMAM

Jean-Pierre Papin büyük golcüydü. Açık söylemek gerekirse “dikey teknik” (gelişine, seken, havadaki toplara ayak ve kafayla vuruş) bakımından en istisnai santrforlardan biriydi. Leblebi gibi gol atan Papin’in 1992 yazında Marsilya’dan ayrılıp Milan’a gitmesi Fransızlar için felaketti.

Peki sonra ne oldu? Papin İtalya’da gollerine devam ederken Marsilya 1993 baharında Şampiyonlar Ligi’ni kazandı. Bu sadece kulübün değil Fransız futbol tarihinin ilk – ve bugüne kadar tek – Kupa 1 zaferiydi.

Ertesi yıl büyük yıldızlarını kaybetme sırası Milan’a geçmişti. Kırmızı-Siyahlılar 1993-94 sezonu öncesinde Frank Rijkaard ve Ruud Gullit ile yollarını ayırdı. Netice? 94 Şampiyonlar Ligi’ni Barcelona’yı 4-0 paralayarak kazandılar.

1995 yazında ise Juventus dönemin en parlak yeteneklerinden Roberto Baggio’yu kaybetti. Sonucu tahmin ediyorsunuz: Ajax’ı mağlup edip 96 Şampiyonlar Ligi kupasını eve götürdüler.

Örnekler muhtelif. Şampiyonlar Ligi’nden devam etmek gerekirse, Liverpool Owen’dan ayrıldığı sene (2005), Milan Şevçenko’yu sattığı yıl (2007), Barcelona Ronaldinho ve Deco’yu gönderdiği sezon (2009), Inter Ibrahimoviç’i postaladığı sene (2010), yine Barcelona Puyol, Valdes, Alexis Sanchez ve Fabregas’la vedalaştığı sezon (2015) kulüp futbolunun en büyük kupasını kaldırmayı başardı. Bu sene başında Real efsanesi Sergio Ramos da kulübünden ayrılmıştı. Takımın yarısı olarak görülen, gitmesin diye taraftarın kapısında yattığı Vieira’yı kaybeden Arsenal’ın 2006 Şampiyonlar Ligi’ndeki finalini de unutmayalım.

Benzerlerini buradan da biliyoruz. Tugay Kerimoğlu 2000 yılının Ocak ayında Galatasaray’dan ayrılıp Rangers’ın yolunu tuttuğunda eski takımının mayıs ayında UEFA Kupası’nı kaldıracağını muhtemelen öngörmemişti. Tuncay Şanlı Fenerbahçe’nin sadece sol kanadı değil aynı zamanda ruhuydu, ama ayrıldığı sene Sarı-Lacivertliler tarihinin ilk – ve tek – Şampiyonlar Ligi çeyrek finalini oynadı. Beşiktaş’ın Avrupa’daki istisnai Şampiyonlar Ligi grup liderliği de Jose Sosa ve Mario Gomez’in ayrıldığı sene geldi. Başakşehir ise tek Süper Lig şampiyonluğunu Adebayor’u yolladığı yıl kazandı.

EWING TEORİSİ

Ne demeye mi çalışıyorum? Bir takımın en büyük yıldızını, ya da yıldızlarından bir veya birkaçını kaybetmesi ertesi sezonki performansını yükseltebilir.

Bunu ilk düşünen kişi tabii ki ben değilim. Amerikalılar yirmi yıl önce benzer bir teori ortaya atmış ve her düşünceye isim koymaya çok meraklı oldukları için buna da bir ad bulmuşlar: “Ewing Teorisi”.

Spor analisti Bill Simmons ve arkadaşı Dave Cirilli’nin ortaya attığı tez kabaca şöyle: NBA takımı New York Knicks en büyük yıldızı Patrick Ewing’in olmadığı maçlarda daha iyi performans gösteriyor. Amerikalılar iki ön şart belirlemiş: 1) Bir yıldız müthiş ilgi görmesine rağmen takımı pek bir şey kazanmamış oluyor (Biz “beklendiği kadar” veya “onsuz da kazanabiliyor” diye uyarlayalım). 2) Ayrıldığı zaman takımının başarılı olması basın ve kamuoyu tarafından imkânsız ilan ediliyor.

En somut kanıt ise 1998-99 play-off serisi. Ewing’in oynadığı dönemde bir türlü başarılı olamayan kulüp, dev pivotun yokluğunda Doğu finalinde Indiana Pacers karşısındaki üç maçı da kazanarak uzun yıllar sonra NBA finallerine yükseliyor. Beysbol, Amerikan futbolu, buz hokeyi gibi branşlardan da birçok örnek derlemişler.

Basketbolun futbola göre daha az mevcutla oynandığı, dolayısıyla yıldız etkisinin daha net görüldüğü bir branş olduğu düşünülürse, Ewing teorisinin futbola daha da uygun olduğu söylenebilir.

NASIL OLABİLİR?

Elbette Ewing Teorisi bir kural değil istisna. Üstelik yukarıdaki örneklerden kaybedilen yıldızların yeri çoğu zaman başka isimlerle dolduruluyor ve Falcao’dan kopan Atletico Madrid’in efsanevi La Liga şampiyonluğu gibi nadir örnekler hariç, genellikle eleme usulüyle oynanan turnuvalarla sınırlı. Ama açıklama gerektirecek kadar sık görülen bir istisna olduğu da açık. Yıldızı göndermek neden ve nasıl faydalı olabiliyor?

Birincisi, yıldızın yarattığı vazgeçilmezlik yanılgısı. Çok büyük sandığınız isim o kadar da büyük olmayabilir. Daha açık bir ifadeyle, bireysel veya takım oyununa katkı anlamında miadını doldurmuş veya doldurmaya yakın olabilir. İşler onsuz da yürüyecek haldedir ama ağırlığı sebebiyle ayrılacak cesareti gösterememiş, onsuz yapamayacağınıza inanmışsınızdır. Sonra bir gün veda vakti gelir ve kıyametin kopmadığını görürsünüz. Büyük bir ağırlık atmış gibi hafiflersiniz.

İkincisi, yıldızın getirdiği yük. Burnley’in eski emektar hocası Sean Dyche’ın tabiriyle teknik direktörler bugün 25 futbolcuyla değil 25 CEO, hatta şirketle uğraşıyor. Üst düzey futbolcuların her biri pazarlama, halkla ilişkiler vs. departmanları bulunan birer müessese durumunda. Büyük yıldızlar işi daha da ileri götürerek egolarıyla takım birlikteliğini tehdit edebiliyor. Parıltılı bir ismin uzun yıllar aynı takımda kalması istikrar getiriyor getirmesine, ama kadronun diğer üyelerini rahatsız eden kemikleşmiş bir hiyerarşi de yaratabiliyor. Thierry Henry Arsenal’dan ayrıldığında geride bıraktığı Van Persie, Adebayor gibi genç forvetler Fransız yıldıza duydukları hayranlık ve saygı bir yana, Henry’nin son zamanlarda her topu kendi ayağına istediğini, bu yüzden gidişiyle rahatladıklarını itiraf edecekti.

Aynısı hocalar için de geçerli. Bir oyun planı tasarlarken birçok ismi tarzınıza uygun olup olmamasına göre eleyebiliyorsunuz ancak yıldızlara dokunmak o kadar kolay olmadığından, kafanıza yatmayan bir oyun planına razı gelerek başarısızlığı en baştan kabul etmek zorunda kalabiliyorsunuz. Geçen sezon Mesut Özil’i kadro dışı bırakmanın İsmail Kartal’ı nasıl hafiflettiğini hepimiz gördük. Son zamanlarda Guardiola, Klopp, Tuchel gibi üst düzey hocaların eski tip yıldızlardan ziyade “söz dinleyecek” isimleri tercih etmesi de buradan okunabilir.

Buraya kadar genellikle olumsuz etkinin giderilmesine baktık. İşin bir de olumlu motivasyon tarafı var. En büyük yıldız kaybedilince kamuoyunda “takımın yarısı gitti” yorumu yapılıp başarının imkânsız hale geldiği yönünde bir hissiyat ve muhakeme devreye giriyor. Takımda kalan ve doğru karaktere sahip oyuncular bu yargıya “biz neciyiz burada” motivasyonuyla normalden daha yüksek performans göstererek cevap veriyor. Takım ruhu, tek kişinin eline bakma tembelliğine üstün gelebiliyor.

DORTMUND HUZURU

Yıldızınız gidince daha başarılı olmak ise şansla açıklanabilecek bir şey değil. Zamanlama çok kritik. Bir oyuncunun ne zaman düşüşe geçeceğini veya takıma zarar vermeye başladığını, takım içinden veya transferle yerini alabilecek birinin olup olmadığını öngörebilmek gerekiyor. Konunun en büyük uzmanı Alex Ferguson. Kendi tabiriyle “Jaap Stam hariç” yıldızlarıyla hep vaktinde vedalaşıp yerlerine yenilerini bularak kadro döngüsünü en iyi sağlayan teknik direktör oldu. Yani elinizde doğru ikameler varsa cesaretli olmakta fayda var.

Psikolojik önemini de yabana atmayın derim. Elimizde olmayan bir durumu değiştirme gücümüz bulunmasa da yaklaşım tarzımızı değiştirerek huzursuzluğu ve kaygıyı kovmak mümkün. Bu da az şey sayılmaz. Genellikle konfor alanından çıkmaktan, yeni bir şeye başlamaktan, yeni yöntemler denemekten, hatta tabiri caizse ölülerini gömmekten korkan bir ülkeyiz. Ancak Ewing Teorisi ya da – Amerikalılardan neyimiz eksik, biz de bir isim koyalım – “İyi ki Gittin Teorisi” takımınızda ve hayatınızda olmazsa olmaz sandığınız kişilerin yokluğundan o kadar da çekinmemeniz gerektiğini söylüyor olabilir.

Kılavuz arıyorsanız Borussia Dortmund CEO’su Hans-Joachim Watzke’ye kulak verebilirsiniz. Takımın en parlak figürü Haaland’ın Manchester City’ye transferi sonrası ne yapacakları sorulunca, “Biz 113 yıldır futbol oynuyoruz, 111 yılında Haaland yoktu. O ayrıldıktan sonra da futbol oynamaya devam edeceğiz” cevabını verdi. Züğürt tesellisi mi? Olabilir. Ama geleceğe dönük planlama yapıp hazırlıklı olmak, her şeyi tek bir insana bağlayıp o giderse dünyanın başınıza yıkılacağı kaygısına saplanmaktan iyidir…

Kaynak: DUVAR

  • Hakkımızda
  • Künye

 

Başka Bir Denizli… Başka Bir Ülke… Başka Bir Dünya… MÜMKÜN…