Evrim Alataş’ın adı – Anıl Mert Özsoy

Evrim Alataş’ı yaşadığı çağda parlatan neydi? Doktorun, kendisinden önce doğan çocuğa Devrim, ona da Evrim adını vermesi büyülü bir eksikliğin tamamlanma yolculuğunun başlangıcı mıydı? Bugün, hâlâ adının anıldığı her mecliste insanların yüzünü gülümsetmesinin sebebi nedir? Burcu Karakaş, tüm bu sorular etrafında dirençli, vicdanlı bir gazeteci-yazar olan Evrim Alataş’ın peşine düşüyor.

Dünya üzerinde varolma sancısının en karşı konulmaz hallerinden biri anılma telaşıdır. Sanat, bu noktada insanlığın yüzyıllar boyunca başvurduğu en temel görünme biçimlerinden biri olmuştur. Biçimi, tavrı, ifade şekli ne olursa olsun özünde kişinin kendini gerçekleştirme çabası en büyük itici güçlerden biridir.

Yazının, toplumsal hafızaya yoldaş olduğunu hesaba katarak söze devam edersek Türkiye tarihinde bu eksendeki eserleriyle günümüze dair söz söylemiş birçok yazar ve sanatçıyla karşılaşırız. Türkiye gibi doğu ile batı arasında kalmış, ezen-ezilen çelişkisinin sınıfsal ve ulusal kimlik üzerinden şiddetli bir şekilde hissedildiği toplumlarda yazı bir ‘lüks’ün ötesinde anılma, hatırlatma, diri tutma gibi işlevlere bürünmüştür ve karşı atak aracı, direnme biçimi olarak kendini var etmiş, dilin, formun imkanlarıyla bir mücadele alanına dönüşmüştür.

Evrim Alataş

D-EVRİM!

Burcu Karakaş, Ayizi Yayınları etiketi ile okuyucuyla buluşan Ne Olmuş Güldüysek – Evrim Alataş Kitabı‘nda, Evrim Alataş’ın hayatının dönüm noktalarını tanıklıklar üzerinden kaleme aldı. Gazeteci-yazar Evrim Alataş, yazıyla kurduğu ilişkide anma, hatırlatma ve direnme biçimine yeni bir anlam kazandırmış önemli yazarlardandı.

Peki Evrim Alataş’ı yaşadığı çağda parlatan neydi? Doktorun, kendisinden önce doğan çocuğa Devrim, ona da Evrim adını vermesi büyülü bir eksikliğin tamamlanma yolculuğunun başlangıcı mıydı? Bugün, hâlâ adının anıldığı her mecliste insanların yüzünü gülümsetmesinin sebebi nedir? Burcu Karakaş, tüm bu sorular etrafında dirençli, vicdanlı bir gazeteci-yazar olan Evrim Alataş’ın peşine düşüyor.

GÖLPINAR: KÜRT-ALEVİ KÖYÜ

Malatya’nın Akçadağ ilçesine bağlı Gölpınar köyünde dünyaya gelen Evrim Alataş, bu ülkenin şanslı (!) çocuklarındandı. Alevi, Kürt ve sol-sosyalist bir coğrafyada hayata başlamanın tüm olanaklarını ve yine bu olanaklar kadar mühim olan dezavantajlarını yakından gözlemleyerek büyüdü. İnsan olmanın gereklerinden biri olan dayanışmayı yaşam biçimine çevirmiş Alevi kültürü ile diyalektik materyalizm ekseninde dünyayı yorumlama gayesiyle hareket eden sol hareket içerisinde büyüdü. Zorunlu göçlerin ‘sıradanlaştığı’ bir halkın çocuğu olarak bellek ve hafızanın ehemniyetini erken yaşlarda kavradı. Alevi yurttaşlara ülkede biçilen rolün gereği olarak ‘sınır’ kavramını erken yaşlarda öğrendi, elbette sınıra karşı direnmeyi de. Örgütlü yaşamı en yakınından, dayısından tanıyan Alataş, her Cuma yaşadıkları ev baskınlarıyla, ‘aidiyet’ duygusunun insan üzerindeki etkilerini yine erken yaşlarda kavradı. Siyasi gerekçelerin, insanlar arasında yarattığı uçurumu, yok sayılmayı, yıllar sonra topraklarına gömüleceği köyünde gördü. Mağduriyetin zoraki bir mahcubiyete döndüğü bir atmosferde ilk gençliğine adım attı. En yakın dostlarının, mücadelenin sert kanatlarında aldığı inisiyatifi sorgulayarak kendine bir yol çizdi. Köyden, şehre gitmenin hapishane yollarından geçtiği zamanlarda şehrin yolunu tuttu ailesiyle birlikte.

SARIŞIN BİR KÜRT ŞEHİRDE…

Evrim Alataş, politik tavrı olan bir ailede büyüdü. İstanbul’da ilk yerleştikleri yer olan Şirinevler’de bir kot atölyesinde işçi olarak çalışan Alataş, iki aylık bu başarısız serüvenin ardından işten ayrıldı. Bu sırada lise eğitimine başlayan Alataş, Kürt kimliği bilincini yaşadığı çevrenin de etkisiyle pekiştirdi. Faili meçhullerin, köy boşaltmaların olduğu bu dönemde, şehirlerde oluşan ‘ötekilerin varoşları’ o dönemin politik tavrına sahip gençliğinde başka türlü bir arayış yarattı. Evrim Alataş bu noktada sosyalist mücadele ile tanıştı.

92 yılında Şırnak’ta yaşanan katliama ilişkin Türk ve Kürt kadınlarının Sultanahmet Meydanı’nda yaptığı basın açıklamasına ablası Mukaddes’le katılan Evrim Alataş, gözaltına alındı. Devletin baskı politikasıyla mücadele etmeye çocuk yaşta başlayan Alataş’ın hayatının bir diğer dönüm noktası da bu basın açıklaması oldu. Bir ay tutuklu kalan ablasının ardından kendisine de ceza verildi.

İLK GAZETECİLİK FAALİYETLERİ

Gün mücadele günüydü ama nasıl? Evrim Alataş’ın ilk gazetecilik deneyimi ağabeyi Hüseyin’in çıkardığı Newroz dergisinde oldu. Fakat devlet baskısı derginin ömrünün de kısa sürmesine neden oldu. Ağabeyinin yurtdışına çıkmasından sonra derginin yayın hayatı çok geçmeden bitti.

Evrim Alataş’ın, bu günlerde hakikati arama sevdası doruk noktasına çıktı. Artık yaşama karşı sorumluluğunun farkındaydı ve hizasını çekmişti: Gazeteci olacaktı. Ablası Mukaddes’in yardımıyla Kürt medyasının ana damarlarından olan, mahkeme kararlarıyla sürekli kapatılan ve farklı isimlerle yayın hayatına devam eden, deyim yerindeyse Kürt halkının medyadaki onur meselesi olan, 93 yılındaki adıyla, Özgür Gündem gazetesinde çalışmaya başladı. Kürt basınının devlet erkinin baskısıyla mücadele ettiği zor yıllardı. Evrim Alataş, o dönemin gazetecilerinden farklıydı. Günlük hayat pratikleriyle, ‘kahkahalarıyla’, giyim tarzıyla olduğu ortamda ayrıksı duruyordu. Yeni ve dinamik bir heyecanla kendi yerini edindi. Haber peşindeki ısrarıyla imzasını yarattı. Politik olanla hakikat arasındaki o ince çizgide mesleğin etik ve evrensel kurallarına uygun bir tavırla hareket etti.

Günümüzde de karşılaşılan, gazetecilik ile aktivistliğin birbirine karıştığı, mağdurun ve haberin öznesinin önüne geçilen ve mesleki dezenformasyonla savrulma hâli 90’larda da kendini gösteriyordu. Evrim Alataş, bu noktada aldığı tavırla yer yer kendi bulunduğu yayında da sert çıkışlar yapıyordu. Ana akım medyanın, Kürt basınına selam vermeye dahi korktuğu günlerde Evrim Alataş kurduğu ilişki biçimiyle dile getirilemeyen ambargoyu kırıyordu.

Ne Olmuş Güldüysek – Evrim Alataş Kitabı, Burcu Karakaş, Ayizi Yayınları, 2018

DİYARBAKIR GÜNLERİ

Evrim Alataş’ın bu tavrı bir süre sonra basın camiasında parlamasına neden oldu. Gazetenin Diyarbakır Bürosu’nda da çalışmalara başlayan Alataş, asıl istediğini yapmaya başlamıştı. Gazetenin “Fincan Xanım” köşesinde, Kürt halkının içinde bulunduğu durumu hicivli bir üslupla kaleme alıyordu. Bu yazılar gazete çalışanları arasında bir heyecan yaratmıştı. Acının, kahkahaya yenildiği andı bu. Gülmenin unutmaya meylettiği değil; acının kuvvete dönüştüğü yazılardı.

ÖZE DÖNÜŞ…

2005 yılına geldiğindeyse eşi Fikri ile birlikte Diyarbakır’a yerleşmişti Alataş. Öze dönme şiarıyla atılmış önemli bir adımdı. İnsanın kökleriyle kurduğu ilişkinin farkındaydı Evrim Alataş. Büyüdüğü, ilk bilinçlenme yaşadığı, o günkü kişiliğini oluşturan, kimliğini ve adını taşıdığı halkıyla buluşmaydı bu dönüş. Dönemin sert koşullarında gazetecilerin mevzilere çekildiği vakitlerdi. Baskı koşulları sertleştikçe yazılarındaki hiciv de artıyordu. Gazetedeki köşe yazılarının dışında hak ihlallerinin haberleştirilmesine de azımsanmayacak bir önem gösteriyordu. Bu noktada en temel motivasyonu gazeteciliğin toplumsal vicdana olan sorumluluğuydu. Habere yaklaşımında ‘slogan’dan uzak duruyor, haberin gereğini yapıyordu.

EVRİM ALATAŞ’IN HAFIZASI

Dönemin sol ve seküler çevreleri tarafından heyecanla karşılanan ve takip edilen Radikal gazetesinin eki olan Radikal İki’de yazmaya başladı. Ana akım içerisinde yer alan bu mecrada yazmak, alışılmış aklı kırmıştı. Bu dönemde hastalığı artık fiziksel olarak zorlamaya başlamıştı Evrim Alataş’ı. Haberden, ihlallerden uzak kalmak istemiyordu. Yazdıklarıyla, habercilik pratiğiyle, İstanbul’un entelektüelleri tarafından kabul edilmeye başlamış, panellerde sözü can kulağıyla dinlenen biri olmuştu. Yeni kuşak arasında bir ‘Evrim Alataş fenomeni’ oluşmaya başlamıştı. Mağduriyet ile kurduğu mesafede, ‘ağlak edebiyatı’nın karşısındaydı. Alataş için en temel faktör, hakikati göstermekti ve bu durum ilgiyle karşılanmış, yeni bir bakış açısı yaratmıştı.

ADI BETER: KANSER

Evrim Alataş, kendisini bekleyen sonun farkındaydı. Hastalık ile arasında olabildiğince yatay bir ilişki kurmaya çalıştı. Ne o güçlüydü ne de hastalık! Kıran kırana bir mücadele vardı, dövüşülecekti! Hastalık kazanacaktı belki ama o kadar da kolay olmayacaktı bu iş! Alataş, yazarak, çekerek, hafızasını, kendini sorumlu hissettiği değerleri tarihe not düşerek gidecekti.

Bu dirayetli tavır, ardında 3 kitap 1 sinema filmi bıraktı. Antalya Film Festivali’nde gösterilen Min Dît, Behlül Dal Jüri Özel Ödülü’ne layık görüldü. Alataş ödülü, Lice’de bombardımanda hayatını kaybeden Ceylan Önkol’a adadı.

TAYLAN’A MEKTUPLAR

Evrim Alataş, hastalığının son günlerinde, cezaevinde bulunan arkadaşı Taylan’la olan mektuplaşmalarında şunları söylüyordu:

“Tomografi çektirdiğimde mesela, iş bittiğinde intihara kendimi çok yakın hissediyorum. Boşluk hali… Bu kriminal bir durum.”

“Hayatın terazisi bizler için geçerli değil. Bu terazinin hayatın hangi dönemlerinde kime gram gram tartıp, kime kilo ile vereceğini kestirmeye çalışmak, tüccarlığa götürür bizleri. Biz tüccar değiliz ki!”

İnsan doğar, adını taşır ve adıyla ölür. Evrim Alataş, 12 Nisan 2010’dan beri d harfine yaslanmış uyuyor.

Kaynak: Gazete Duvar

İlginizi çekebilir