Evlerinin önü gül ağacı – Berken Döner

Zaman geçer. Çarşılara kuşlar da konmaz, ekmekler tükenir, veresiye defterleri kapanır. 1985’te Ohannes Usta ölür: “Evimiz vardı yıktılar, ağacımız vardı kestiler. Biz İstanbul’da da olsak, dünyanın bir ucunda da yaşamak zorunda kalsak bilirdik ki orada bizim bir evimiz var. Ancak kendi vazgeçerse yıkılır, kimse dokunamaz, gücü yetmez onu yıkmaya… Ev kilisenindir, hâne kutsaldır… İçinde kim yaşarsa yaşarsın, o ev benimdi. Sebep olanlar gün yüzü görmesin!”

Güzel divan, güzel sandık, güzel aynalı dolap… Bir eve kapanmış, tenhalığın tarihini yapıyor. Sen, aşınmış eşik, tanıksın… Sen, sabahın sisini dağıtan el, anlatmalısın. Sen, birdenbire gelen konuk, beklenmedik haberi veren, kanıtlamalısın. Bir kent nasıl geçer duvarların içinden? Figen (Silva Gülsatar) neleri anlatır bize? Gecede bir atlının giderek kaybolması, dut lekesi ile kirlenmiş etek, yalınayak dolaşılan avlular, bağ bekçileri, dağ yolları… Hepsi burada, tam burada dursun… Bir nehir, bizimle birlikte sınır boylarını dolaşsın.

Figen Silva Gülsatar henüz üç günlükken, annesi Bayzar hanımın kucağında, 1 Ağustos 1968. Fotoğraf: Figen Silva Gülsatar’ın amcası Edvart Gülsatar.

‘CEMAL YILMAZ MAHALLESİ, MUALLÂK SOKAK, NO:16’

Figen Silva Gülsatar, 1968 yılında, Diyarbakır’da doğdu. O yıl Mardinkapı dağılmış bir şenlik yerini andırıyordu. Bıçak bileyenler, çakmak gazı dolduranlar, tütün saranlar, Şam yolunun haritasını çizenler, Halep treninden söz açanlar… Telgraf direğinde konan leylekler, sanrılı bir göğü kapatıyor, göstermiyordu. “Mardinkapı’da, Protestan Kilisesi’nin hemen bitişiğindeki evde doğdum. Adresimizi hâlâ hatırlıyorum: ‘Cemal Yılmaz Mahallesi, Muallâk Sokak, No:16’. Kilise vakfına ait evde oturur, kiliseye de biz bakardık. Kilisenin avlusu bazalt taş ile kaplıydı, gözenekli olanlarına ‘dişi taş’, düz olanlarına ‘erkek taş’ derdik. Camını, kapısını, taşını Karacadağ’dan gelen su ile yıkardık. Kiliseyi hiçbir zaman deterjanla temizlemedik. Çok tuhaf… Deterjan kullandığımızda iz bırakırdı. Duru suyla paklardık. ‘Cırın’ dediğimiz, minicik bir havuzumuz vardı. En çok orayı severdim. Avlumuzda bir dut ağacı, bir de gül ağacı vardı. Babam o güllere gözü gibi bakardı. Hatta sabahları işe gitmeden önce kaç top gül var diye sayardı. 1953 yılında evlendiklerinde, annem Bayzar 26, babam Ohannes 28 yaşındaymış. O yıl babam, anneme bir aynalı dolap yapmış. Dağkapı’daki Foto Venüs’te çektirdikleri ‘gelin damat fotoğrafı’nın üstünden çok geçmemiş, aynalı dolabın yanına bir de bebek beşiği eklenmiş. Üç çocukları olmuş: Ablam Dikranuhi, ağabeyim Dikran ve ben. Annemin günleri yemek, temizlik, çocukların bakımı ile, babamın günleri atölyesinde geçermiş”.

Bayzar&Ohannes, Foto Venüs, Dağkapı, 1953.

Bayzar hanımın günleri, uyanır uyanmaz saçlarını taramakla başlarmış. “Annem öldüğü güne kadar hep aynı saçı, hep aynı şekilde taradı. Bir gün bile bunu aksatmamıştır. Bir tasa su koyar, saçını onunla ıslatır. Sık dişli tarağıyla o gür saçlarını arkaya tarar. Başını da bir tülbentle örter ki o saça şekil versin, geride tutsun. Bir saat sonra saçı kalıp gibi olur, tülbenti çıkarır. Başka süsü yoktu. Mardinkapı’da ,‘Beş bacılar’ın Bayzar’ olarak bilinirdi. Hayattaki en büyük zevki de babamla sabahları gül ağacının dibinde kahve içmekti. Biz çocuklar uyanmadan, karşılıklı bir kahve içerler, babam dükkânda olup bitenleri, annem komşuları, çocukları anlatırdı. Sanırlardı ki hepimiz uyuyoruz. Oysa ben onlardan önce, gizlice uyanırdım. Saat 7 sularında sokaklardan halka tatlıcılar geçerdi. Sessizce kapıyı açar, bir tane tatlı alır, yer ve yeniden uyurdum. Ben ikinci uykuma dalarken, kahve ocağa sürülüyor olurdu. Kahve deyip geçmeyin! Kilo ile çiğ kahve alınır, yıkanır, kurutulur… Kahve tavasında, yanmaya yakın kavrulur. Sonra değirmende çekilip, öğütülür. Esas şenlik şimdi başlar. Dibeğimiz taştan, tokmağımız tunçtan… O dibekte kaküleleri saatlerce döveriz. Kahveyle birleştiğinde artık pudra şekeri kıvamındadır. Kaküleli kahveler kavanozlara basılır, taze taze içilir. Bütün bu zahmete rağmen, yine de bilirlerdi ki kahve, sohbet için bahanedir. Kahvaltı sonrası babam dükkâna gider, annem akşam yemeği hazırlıklarına başlardı”.

‘KÖY YIKILDI, KAPILARI HÂLÂ SAĞLAM’

Ohannes Usta, işinde çok mahir bir marangozdur. Dükkânı, Surp Giragos Kilisesi sokağının köşesindedir. 1960’larda, 1970’lerde hiçbir Diyarbakır evi yoktur ki onun elinden çıkma bir sandığı olmasın. Üstelik Ohannes Usta, Diyarbakır’ın köylerine de gider: Şarabi, Şükürlü, Türkmenhacılı… Yıllar sonra bir gün, o köylülerden biriyle sokakta karşılaşır. “Köy yıkıldı Usta. Senin kapılar hâlâ sağlam” der. Ohannes Usta sevinse mi, üzülse mi bilemez… “Babam özellikle bu üç köye kapı, pencere takmaya giderdi. Köylüler tarafından sevilir, el üstünde tutulurdu. Bazı günler annemi de yanına alırdı. Annem o günlerde sevinçten çılgına dönerdi. Bilirdi niye beraber gittiklerini: Yün alacaklar! Saçak saçak, boy boy… Parça yün iyi olmaz. Annemin sevdiği şeylerden biri de yündü. Yün yorgan, yün döşek, yün yastık… Köye gittikleri vakit, gün boyu köylü kadınlarla birlikte yün yıkarlardı. Evimizde babamın yaptığı bir ‘yük yeri’miz vardı. Bütün bu çabanın sonucu, yük yerine dizilen atlas yorganlardı. Renk renk, sıra sıra… Bir gün de eve çiçekli likör kadehleri ile döndüler. Hepimiz şaşırdık… Türkmenhacılı köyünün erkekleri Almanya’ya çalışmaya giderlerdi. Nasıl olmuşsa olmuş, içlerinden biri karısına likör kadehi getirmiş. Kadın da ne olduğunu anlamamış, çocuklar oynasın diye ellerine vermiş. Şıngır mıngır bir ses çocukların avcunda… Annem durumu kavrayınca, likör kadehlerini istemiş. Mutfakta kadehleri bezlere sararken bir de ne görsün! Ocağın yanında bir bikini üstü! Kadıncağızın kocasının hediyeleri çok ilginçmiş hakikaten! Zavallı kadın bikinin ne olduğunu bilmediğinden ortasından kesmiş, tencere tutacağı yapmış. Kocasının bu akıbetten haberi var mıydı, bilmiyoruz. Acaba karısının Dicle Nehri’nde yüzmesini teşvik edecek kadar yüce gönüllü biri miydi, onu da bilmiyoruz. Tek bildiğimiz, çiçekli likör kadehlerini uzun yıllar mutluluğa kaldırdığımız!”

Askerlik hatırası – Marangoz Ohannes Usta, 1947, Afyon (solda). Marangoz Ohannes (sağda)

BAYZAR: ‘BERRAK, PARLAK, IŞILTILI’

Bayzar hanım, yün sevgisinin yanı sıra çalışkanlığı, gözüpekliği ve cesareti ile tanınır. Özellikle yeni evli genç kadınların akıl danıştığı biridir. “Annemin apayrı bir dünyası vardı. Öyle bir kadındı ki hem evin düzenini organize eder hem de sokağın nabzını tutardı. En iyi et nereden alınır, en iyi baharatı kim satar, köylüler hangi dükkânlara ne ürünler getirir… Tek tek bilirdi. Dolayısıyla çarşı pazar işleri ona aitti. Aktar Nişan (Karatoprak), Doktor Tarık (Turfan), Tekel bayii Antun amca, Terzi Mari (Demirci)… Hepsiyle görüşürdü. Düğün mü var? Pazen, patiska kumaş almaya Balıkçılarbaşı’na giderdi. Beklemeye vakti mi yok? O zaman da ‘Akıncılar’, ‘Gelgör’, ‘Helegör’ gibi mağazaların yolunu tutardı. Mardinkapı’nın, Dağkapı’nın hemen hemen bütün esnafını tanırdı. O yıllarda düğün fotoğrafını Dağkapı’daki Venüs’te çektirmek adettendi. Saraykapı’daki Foto Forte, Lise Caddesi’ndeki Foto Yıldız da ihmal edilmezdi. Benim kuşağımın çocukları Ebe Bahtizar’ın eline doğardı”.

TAŞ USTASI GARABET’İN OĞLU: MARANGOZ OHANNES…

Hayat akıp gider… Ohannes Usta, 1975 yılına kadar marangozluk, 1985 yılında vefat edene kadar da tekel bayilik yapar. Bir gün eve Maksim Gorki’nin ‘Ana’ romanıyla gelir. Üç çocuğuna da okutur. ‘Ana’yı, “Sefiller” izler… Ohannes Usta, okuduğu bütün kitapları çocuklarına da okutmayı görev edinir. Keyiflendiğinde, çırağıyla eve haber gönderir; akşama toplanılacaktır. “Annem ve babam kederlerini de sevinçlerini de komşularıyla birlikte yaşardı. Avlumuzdan insan eksik olmazdı. Mutlu günlerimizde babam arkadaşlarını avluya toplar, yenilir içilir, şarkılar söylenir…Kasaptan etler alınır, kadınlar terbiyesini yapar, sofralar hazırlanır. Acaba ‘tike’ mi yapacaklar, ‘lüle’ mi diye biz çocuklar aramızda iddiaya girerdik. Kuşbaşı ile yapılan kebaba ‘tike’, kıyma ile yapılana ‘lüle’ derdik. Esas ziyafet yemekler yendikten sonra başlardı. Sadece mideyi değil, ruhu da doyurmak lazımdı. Bubo Menekşe, Artin Daşmış, Sarkis Başak babamın has arkadaşlarıydı. Biri bir şarkıya başlar, diğeri onu devam ettirir… ‘Mardinkapı Şen Olur’la başlayan ziyafetin olmazsa olmaz bir şarkısı vardı ki acaba kimin içinde yarım kalan hasrete tercüman olurdu: ‘Pişman olup dönersen geri, gönül kapım açıktır, çalmadan gir içeri’. O akşam hanımıyla, çocuğuyla gelemeyen, evine dönerken Tatlıcı Şeyhmus’tan künefe, kadayıf almayı unutmazdı!”

Bayzar&Ohannes, Figen Silva Gülsatar ve ağabeyi Dikva. 1969, Sur, evin bazalt taşlı avlusu.

‘YA BAKIR KİLDANA YA PATİSKA BOHÇAYA’

Marangoz Ohannes’in avlusunda geç saatlere kadar eğlence sürer, çıkılmadık dağ, adımlanmamış köprü, uğranılmamış han kalmaz. Işık çocukların alnında dağılır, gecenin bitiminde bir kapı çalınır. Gün döner. Kadınların sabahı başlar. “Bizim kadınlarımız hamama gitmeyi, temizliği çok severdi. Sabun, kese, lif, ‘döşeme’ akşamdan hazırlanır… Ya bakır kildana ya patiska bohçaya… Deva(Deve) Hamamı’nın, Paşa Hamamı’nın yolu tutulur. Deva Hamamı’nı işleten Fahriye, onun yerine gelen Güzel… Hepsiyle dosttuk. Yanımıza mutlaka örgü peynir ve ekmek götürürdük. Hep birlikte yerdik. Bu peyniri kadınlar kendileri yapardı. Tuzu fazlaysa, ölçüsü yerinde değilse ev kadınlığına sürülen leke nasıl temizlenirdi? Köylüler mayalanmış, taze peynir kalıplarını Mardinkapı’daki tanıdık dükkânlara getirirlerdi. Bir iki kilo değil, 50-60 kilo alırdık. Annem kalıpları keser, böler, gaz ocağının üstüne bakır tavayı oturtur. Peynir eritildikten sonra örülür… Önlü arkalı tuzlar, tenekelere basılır. Son olarak tuzlu su ile teneke kapatılır. Kadınlar burada, görevi erkeklere teslim eder. Bahar aylarında Diyarbakır sokaklarında lehimciler gezerdi. Herkesin alışık olduğu bir lehimci vardı, bize Bâki Usta gelirdi. Peynir tenekesi lehimlenir, üstüne evin erkeğinin adı soyadı yazılır. Tabii kavalyesiz gönderilmez, yanına muhakkak kavurma tenekesi eşlik eder. Hayvan pazarından alınan danalar kesilir, parçalatılır, eve getirilir. Koca kazan avluya çıkarılır, ateş yakılır. Etler kazana konur, üstüne su katılır, tat vermesi için ayva konur. Ağır ağır pişirilir. Soğuyunca tenekeye basılır. Buzhanelerin yolu tutulur. Kışa doğru geri alınırdı o tenekeler… Yanımızda kavurma götürmezdik ama hamamda herkes birbirine örgü peynir ve ekmek ikram ederdi. Sanki kimsede yokmuş gibi! Kışları her hafta bunu tekrarlardık, yazları evimizde yıkanıyorduk.”

MAREŞAL’İN ÖLÜMÜ

Su uyur, eski yağmurlar diner, perde teyelinde üç güne kalmaz bir güneş olgunlaşır. Aynanın önündeki hamam bohçası, sinema bileti ile yer değiştirir. “Annemle beraber sinemaya gitmeyi çok severdim. Dağkapı’nın sinemaları, Dilan, Emek… Bir gün bir filmde Sami Hazinses’i (Samuel Hagop Uluçyan) gördüm. Devamlı çay içiyordu. O kare benim aklımda kalmış. Zaman geçti… Babamın dükkânına gittim. Bir baktım aynı adam! Kendimi tutamayıp, ‘Vıyyyyy, ben seni tanıyam tanıyam… Vallah ben seni gördüm. Sen hama(devamlı) çay içiydin, hama çay içiydin…’ deyiverdim. Dükkânda kim varsa gülmekten yerlere yattı. Sami Hazinses’in de çok hoşuna gitti. Anne babasını ziyarete gelmiş. Beni de aldı yanına, dükkândan çıktık. Yürüyoruz. Yolda devamlı tekrarlatıyor, ‘Ne yapıyordum ben Silvacık?’, ‘Hama çay içiydin, hama çay içiydin…’ Gide gide evlerine vardık ki daha da şaşırdım. Meğer komşularımız Enne(Anna) Baco ile Mareşel(Ramazan) dayının oğluymuş. Enne Baco, divanda oturuyordu, oğlunu görünce nutku tutuldu: ‘Samo oğlim, Samo oğlim kurban kurban…’ diyor, başka bir şey diyemiyor. Beni unutmuşlardı. Mareşel dayı hariç! Hem oğlunu hem de beni kucakladı. Onunla aramızda gizli bir dil vardı. Çok severdim. Yaz kış eksik etmediği yeleğinin cebinde, benim için bir şeker olurdu. Şekerimi alıp, hızlıca kendi evime koştum.

Figen Silva Gülsatar. 1970, Sur.

Bu buluşmanın üstünden bir mevsim geçti. Kış yeni başlamıştı. Avluda kar, diz boyu… Babam eve geldi. Annemle fısır fısır bir şeyler konuştular. Gece vakti. Babam beni giydirdi, Mareşel dayılara gidecekmişiz. Kar yağınca pek dışarı çıkmazdık. Tuhaf bir şey olduğunu seziyorum ama… Çocuğum, aklım ermiyor. Beni götürdüler Mareşal dayının yanına, elini öptüm. Hafifçe beni itti. Böyle bir şey yapmazdı, ağlamak geldi içimden. Enne Baco, odadakilere ‘durumu kötü’ dedi. Babam, Sarkis ve Artin amcaları da çağırmıştı. Erkekler birlikte taksi bulmaya gittiler. O, yılların koca Enne Baco’su çökmüş kalmış kapı önüne. Bir garibanlık, çaresizlik… Aldılar götürdüler. Yoldayken ölmüş Mareşal Dayı. Bana önce söylemediler. Soruyorum, ‘uzaklarda’ diyorlar. Bekliyorum gelen giden yok. Bir gün ölümün ne olduğunu anladım. O gün uzakların da anlamını kavradım! Bir daha da sormadım: ‘Mareşal Dayı ne zaman gelecek?’ Enne Baco’ya sarıldım bir müddet. Şeker vermiyor, saçımı okşamıyor. Kalmış bir başına, kederli mi kederli. Ona komşular sahip çıktı. Öyle bir sevgiyle, şefkatle sarmaladılar ki. Saygıda kusur edilmezdi, daha da dikkatli olundu. Kol kanat gerildi, her gün birimizde misafir edildi. Tam toparlanıyor, düzeliyor, neşesi yerine geliyor derken… Bir sabah uyandık, Enne Baco ölmüş!”.

AVLULARDA…

Mareşal Dayı’nın, Enne Baco’nun ölümü avluya bir sessizlik getirir. Leylek konmaz olur, Mardinkapı şen olmaz olur, dövülür bakır, çatlar nar. Önce Aktar Nişan taşınır, sonra Lusin’ler. Nereye gidilecek bu son sınırdan sonra, kimse bilmez. “Komşularımız Sur’u bir bir terk ediyordu. ‘Viceg’te (Hampartzum) kırlara çıkardık. Gazi Köşkü’ne pikniğe giderdik. Kilimler serilir, halaylar çekilir: ‘Aaaa Bayzar Baco da gelmiş, aaa Armenuhi de gelmiş’ sesleri dört bir yanda. Sonra sonra o sesler duyulmaz oldu. Bayramlarda Surp Giragos Kilisesi’ne giderdik. 70’li yıllarda 100-150’den fazla aileydik. Kilisemiz dolar taşardı. Genç kızlar, üst kata ‘vernadun’a (kadınlar mahfili) çıkardı ki yaşlılarımız yorulmasın. Alt katta dinlenebilsinler. Öyle bir kalabalık… Derken üç beş… Sonra hiç! Demirci Hasan’ın kızları: Deniz, Dilek (Demirci), Sarkis amca ve Sara teyzenin çocukları Çiğdem, Mari, Betül, Murat… Artin amcanın kızları, Aylin, Adrine… On dokuz yaşıma kadar çok büyük sandığım aynı avlunun çocuklarıydık. Şam’da, Halep’te teyzelerim yaşardı. Yılda bir bize gelirler, toprak damlı tek katlı evimizi şenlendirirlerdi. Gelirken saç fırçası, oje, ruj isterdim. Avluyu süpüren ellerim hep kırmızı ojeliydi. Onlar da gelmez oldular…”

Surp Giragos Kilisesi’nde çocuklar, Diyarbakır, 1960’lar…

‘EVİMİZ VARDI YIKTILAR, AĞACIMIZ VARDI KESTİLER’

Zaman geçer. Çarşılara kuşlar da konmaz, ekmekler tükenir, veresiye defterleri kapanır. 1985’te Ohannes Usta ölür. “Anne kız baş başa kaldık. Ablam Dikranuhi çoktan evlenmişti. Ağabeyim Dikran geldi İstanbul’dan. Bize kol kanat gerdi. Okumuş, mali müşavir olmuş. Bir süre babamdan kalan dükkânı işletti, sonra askere gitti. Buralarda olacak gibi değildi artık. Ağabeyim bize babalık yaptı, aldı İstanbul’a götürdü. Giderken parmağımda boncuktan bir yüzük vardı. Taşınma telaşesinde kaçıverdim bir köşeye, benim yokluğumu fark etmediler hiç. Dedem Garabet, taş ustasıydı. Zamanında kapımızın kenarına bir oyuk açmış, sabunluk yapmış. Akrep çıkar diye elimizi sokamazdık. O kadar derin bir oyuk. Bana birden cesaret geldi. Yüzüğümü parmağımdan çıkardım. Elimin yetiştiği en derin yere uzanıp, oyuğa bıraktım. İçimden, ‘bakalım bir daha geldiğimde bu yüzüğü burada bulabilecek miyim?’ dedim. 1987 yılında Diyarbakır’dan İstanbul’a a taşındık.

Diyarbakır’ı yeniden gördüğümde aradan on dokuz sene geçmişti! Kente adımımı atar atmaz, evimize koştum. Zili çaldım. Yeğenlerim de benimle birlikte gelmişti. Yanımda şaşkın şaşkın beni izliyorlar. Biri dedi ki, ‘Yabancı biri karşımıza çıkacak. Ona ne diyeceğiz teyze?’ Dedim, ‘Evimizdi burası’ diyeceğiz. Kapıyı yaşlı bir amca açtı. Peynirci Ramazan’ın babası! Ben onu, o beni hatırladı. Toprak damı beton yapmışlar. O beton harçla avluyu sıvamışlar. Hani ‘dişi taş’ derdik ya. Komple beton olmuş, taş maş kalmamış. Duvarın taşını da maviye boyayıp, kapatmışlar. İki göz odayı da yıkıp, birleştirmişler. Ağladım ağlayacağım… Aklıma yüzüğüm geldi. Oyuğa elimi uzattım… Duruyor! Çıkardım, yeğenlerime gösterdim. Öptüm, parmağıma taktım. Kalbime bastırdım. Dualar ederek, yeniden aynı yere gizledim. Duam da belli, ‘her gelişimde aynı yerde bulayım’… Dışarı çıktım, komşu evlerini gözüm arıyor. Herkes taşınmış… Bir şekilde Remziye teyzeyi gördüm. Kızları Edibe, Şükran… Beni görünce şaşkınlıktan fenalık geçireceklerdi. Yedik içtik, hasret giderdik. Sağ olsunlar çok iyi ağırladılar. Birden aklıma geldi. Dut ağacımız neredeydi? Kesmişler… İşte o zaman hüngür hüngür ağladım. Meğer bu neymiş ki! Ben duta ağlıyorum, nereden bileyim koca bir Sur yıkılacak. ‘Cemal Yılmaz Mahallesi, Muallâk Sokak, No: 16’ diye bir şey kalmayacak… Evimiz vardı yıktılar, ağacımız vardı kestiler. Biz İstanbul’da da olsak, dünyanın bir ucunda da yaşamak zorunda kalsak bilirdik ki orada bizim bir evimiz var. Ancak kendi vazgeçerse yıkılır, kimse dokunamaz, gücü yetmez onu yıkmaya… Ev kilisenindir, hâne kutsaldır… İçinde kim yaşarsa yaşarsın, o ev benimdi. Sebep olanlar gün yüzü görmesin!”

Protestan Kilisesi, güneye doğru… Avlusunda ne bir dut, ne de bir gül…

Kapak fotoğrafı: 1968, Sur. Figen Gülsatar’ın “Taht”li, “sıttara”lı evleri. Bayzar hanım, abla Dikranuhi, ağabey Dikran.

Kaynak: DUVAR

İlginizi çekebilir