Eşzamanlı mücadele şart

Kadınlara yönelik şiddet ve çocuk istismarı vakaları her geçen gün daha da artarken, hükümet tarafından öne sürülen kimyasal hadım yöntemi uzmanlara göre kalıcı çözüm olmaktan çok uzak. Yasalardaki cezaların tam olarak uygulanmaması, “iyi hal indirimi”, “tahrik indirimi” gibi faillerin lehine kullanılan heyet kanaatleri etkisini en çok da kamusal alanda gösteriyor. İnsan Hakları Derneği (İHD) Eş Genel Başkanı Avukat Eren Keskin, kadın, çocuk ve LGBT+ bireylere yönelik artan şiddetin nedenlerini yorumladı.

Kadın, çocuk ve LGBT+ cinayetlerinin, bireyler ile sınırlandırılamayacağını belirten Keskin, ortaya çıkan şiddetin devlet politikasının yansıması olduğunu ifade etti. Bütünsel olarak bakıldığında şiddetin, işleyen sistemden bağımsız düşünülmemesi gerektiğini vurgulayan Keskin, 1997 yılından bu yana devlet şiddetine maruz kalan kadınlara hukuki olarak yardım vermeye çalıştıklarını hatırlatarak, “Şiddet konusunu hem yazılı hem de bu topraklara hakim olan Türk-İslam sentezci ve son derece erkek egemen, feodal anlayıştan bağımsız tartışamayız” dedi.

‘Bekaret testi işkencedir’

Toplumda kadınlar üzerinden şekillendirilen cinsel tanımın ise, “bekaret” kavramı üzerinden ele alındığını kaydeden Keskin, buna dair şunları söyledi: “Bekaret kontrolü hiçbir kısıtlama olmadan kadınlar üzerinden bir işkence olarak uygulanma haline çevrilmeye başlandı. Örneğin, Mardin’de 6 çocuklu bir kadına sadece işkence olsun diye bekâret testi yapıldı. Bu işkencedir. Yine yasada kadına yönelik cinayetin ‘namus’ gerekçesi ile işlenmesi indirim sebebi olarak yer alıyordu. 2005 yılana kadar Türkiye devleti ‘namus’ cinayetlerinin azmettiricisi konumundaydı. Devlet, zanlıya ‘namus nedeni ile birini öldürürsen, ben sana indirim yaparım’ diyordu. Kadınların büyük mücadelesi ile bu yasa değiştirildi.”

Anlaşmalar ‘süs’ mü?

İHD Başkanı Keskin, kadına yönelik şiddeti durdurmaya dair Türkiye’nin altına imza attığı İstanbul Sözleşmesi’ni de hatırlatarak, şiddete maruz kalan kadınlara büyük imkanlar sağlayan ve yargıya büyük sorumluluk yükleyen bu anlaşmadan birçok hakimin haberinin bile olmadığını söyledi. Cinsel işkenceye yönelik raporların da devlet kurumlarından alınmasına dikkat çeken Av. Keskin, “Adli Tıp Kurumu, devlete bağlı bir kurumdur. Yargısal bir zorunluluk olmamasına rağmen savcılık sadece adli tıp raporunu kaideye alıyor. Bu durum da işkencenin Türkiye’de bir devlet politikası olduğunu gösteriyor” diye konuştu.

‘Şiddet meşrulaştırıldı’

İHD Başkanı, OHAL ile birlikte işkence vakalarında yaşanan artışa da dikkat çekerek, “Türkiye altına imza attığı anlaşmalarda suç unsuru ne olursa olsun işkenceyi yasaklayan bir devlet. Ama Türkiye kendi ajandasında şiddet fotoğraflarını yayınlayarak destek alabiliyor. Şiddet meşrulaştırılmış oluyor. Şiddetin meşrulaştırılmış bir ortamın en büyük mağduru yine kadınlar oluyor. Devlet tarafından meşrulaştırılan şiddeti gören erkek evdeki, sokaktaki ya da gözaltında olan kadına çok rahat şiddet uygulayabiliyor” dedi.

‘Rahatlıkla suç işleniyor’

Eren Keskin’e göre, Türkiye Cumhuriyeti sisteminde şiddeti anlamak için 1915 Ermeni Soykırımı’na bakmak gerek. O dönemde cinsel saldırıya maruz kalan binlerce kadının görmezden gelindiğini hatırlatan Keskin, devletin resmi ideolojisinin ulusal olarak sadece Türk kimliğini, dinsel olarak da sadece Sünni İslam anlayışını kabul ettiğini ifade ederek şöyle devam etti: “12 Eylül dönemi de bu zamanlardan biridir. Diyarbakır Cezaevi’nde tecavüze uğrayan birçok kadın halen yaşadıklarını açıklayabilmiş değil. Sistem bütünü ile sorgulanmalı. Totaliter anlayışa sahip bir devlet anlayışı ile şekillenen bir toplumda şiddet içselleşmiş durumda. Resmi ideoloji erkek anlayışa sahip olduğu için erkekler rahatlıkla suç işleyebiliyor.”

‘Erkek anlayışı kırmalıyız’

Bu tablo içerisinde kadınlar tarafından devlet ve erkek şiddetine karşı verilen mücadelenin eşit oranda büyütülmesi gerektiğinin önemi üzerinde duran Keskin, “Devlete karşı muhalif yapılar başta olmak üzere erkek anlayıştan kurtulmak gerek. Meclis’te kaç kadın olduğuna bakmak gerek. Meclis’te yer alan kadın sayısına baktığımızda ne kadar erkek bir yönetim olduğunu görebiliyoruz. En çok kadın vekil sayısına sahip olan HDP’de bile erkekler çoğunlukta. Önce kendimizi yargılamamız gerek. Ben kendimde erk, militer, homofobik ve transfobik anlayışı ne kadar aşabildim? Biz kendi içimizdeki erkek anlayışı kırmadan erkek sisteme karşı mücadele edemeyiz. Kadın bakış açısının siyasete yerleşmesi gerekir. O zaman erkek toplum, kadın gerçeğini anlayacaktır” dedi.

Kaynak: Yeni Yaşam

İlginizi çekebilir