‘Eşkıyadan teröriste’, ‘mahkûmdan gerillaya’ Kürt meselesi

‘Ama Eşkıyalık Devri Kapandı!’ kitabının yazarı Ahmet Özcan ‘İktidarın inceldiği mekanların hükmü el değiştirse de dağın felsefesi aynı kalmıştır’ diyor.

Jînda ZEKİOĞLU

Kürt meselesini her yönüyle dert etme halinin akademideki sesi kısılmaya çalışılsa da ucundan yırtıp özgünlüğü ile dikkat çeken bir kitap raflarda şuan. Akademisyen Ahmet Özcan’ın İletişim Yayınları’ndan çıkan “Ama Eşkıyalık Devri Kapandı!” kitabı, “Modern Türkiye’de Son Kürt Eşkıyalık Çağı 1950-1970” alt başlığı ile okuyucusuna ulaştı. Peki nedir 1950-70’li yılların saydamlığı artmış eşkıya fotoğrafı? Kimine hain kimine kahraman, kimine romantik, kimine cani şiirler, şarkılar, destanlar yazdıran? Eşkıyalığın, İstanbul’da külhanbeyi, Ege’de Efe’den farklı olarak “katil” pozuyla medyada sütun sütun satışa sunulması, kimin Kürtlerin üzerindeki tahakkümüne cila sürecekti? Düzden de okusak tersten de okusak cevaplar çok ve aynı yere çıkıyor…

Kitabın yazarı Ahmet Özcan’la yaptığımız söyleşiyi okurken, Türk medya ve siyaset aklının ‘ayrıkotu’ Kürtleri ötekinin de ötekisi yapacağı eşkıya mertebesini nasıl yarattığını göreceksiniz.

– Son zamanlarda okuduğum en özgün içeriğe sahip ‘Kürt meselesi’ kitabıydı. Tebrik ederim öncelikle. Esasında kitaba konu olan eşkıyalık meselesi, doktora tezinizdi. Bunu neden dert ettiniz? Kitabın başlangıç yolculuğunu öğrenebilir miyiz biraz?

Sabancı Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü’nde yüksek lisans eğitimim boyunca yoğunlaştığım üst-disiplin siyasal felsefeydi. Şerif Mardin hocanın danışmanlığında, Türkiye’de neredeyse hiç bilinmeyen ama batılı muhafazakâr felsefenin önde gelen isimlerinden olan bir siyasal düşünürün; Edmund Burke’un Fransız Devrimi’ne teatral karşı çıkışı üzerine çalışmıştım. Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü’nde doktora eğitimim sırasında da siyasal felsefe üzerine yoğunlaşmaya devam ettim. Ancak bu kez amacım özellikle siyasal şiddet odaklı tarihsel-felsefi bakış açısını modern Türkiye tarihine uygulamaktı. Zira, her makul sosyal bilimcinin iyi bildiği gibi tarih ile felsefe birbirinden ayrılamaz. Herhangi bir meseleyi (bir düşünceyi, olguyu, hatta düşünür ya da faili) verili olduğu gibi, bulduğu gibi anlayıp açıklamaya çalışan her yöntem, tarihsiz ve dolayısıyla siyasal-felsefi olarak ölü doğmuş demektir.

– Türkiye’de Kürt meselesinin nasıl okunduğunu düşünüyordunuz?

O halde Türkiye’nin Kürt meselesinin de bir kökeni ve bir soykütüğü olmalıdır. Ancak Aristo’ya atfen “siyaset bilimciler” de birer “siyasal hayvan” oldukları için Türkiye’nin Kürt meselesi de hep “siyasi tarih” üzerinden okunmuştur. Böylesine “siyasal” bir tarihsel okumada, erken Cumhuriyet dönemi kitlesel Kürt isyanları ve devletin bölgede yürüttüğü geniş çaplı askeri operasyonlar dönemi ile 1970’lerin sonunda ortaya çıkan örgütlü silahlı mücadele dönemi arasındaki on yıllar fazla “âtıl”, “sessiz” ve “geçici” bir dönem olarak önemsizleştirilmiştir. Oysa yıllar önce babamla yaptığımız sohbetlerden birinde kendisinin söylediği gibi “Apoculardan önce dağlarda eşkıyalar vardı”. İşte ben bu “adi” suçluların, daha doğrusu 1950’lerden itibaren kitlesel bir şekilde ortaya çıkan, 1960’larda doruğuna ulaşan ve 1970’lerin ortasında neredeyse birdenbire sonlanan son Kürt eşkıyalık çağının Türkiye’nin Kürt meselesi açısından “fazla-siyasal” olduğu düşüncesiyle bu işe koyuldum.

DOĞUDA CANİ, EGE’DE EFE

– Sekiz yıllık bir çalışma neticesinde İletişim Yayınları’ndan çıkan kitabınızı, “Nihayet! Ama en güzel çiçekler en geç açanlardır. En derin kitaplar yaş odunla ağır ağır yananlardır. Acıyla arınıp tamamlanan zamana aykırı bir kitap. Bir korkusuzluğun ifadesi, bir itiraz, ayrıkotu” cümleleriyle tanıtmışsınız. Korkusuzluğun ifadesindeki o itiraz nedir? Kürtlüğün kendisi ayrıkotu olarak tanımlanırken, ötekinin de ötesi miydi eşkıya?

“İnsanca, Pek İnsanca” adlı kitabında Friedrich Nietzsche, “üretici insan”ın aceleciliği ile “yüksek insanı”ın sakin verimliliğini karşılaştırır. İlk türün sürekli olarak ve aceleyle üretme arzusu aslında kıskançlığını, hasedini ve hırsını ele verir. (Oysa Nietzsche’nin Putların Alacakaranlığı’nda yazdığı gibi “kanıtlanmaya çalışılan şey değersizdir”.) Sürekli üretme hırsı, sanatların ve bilimlerin dahi metalaştığı ve her şeyin bir gösteriye (spectacle) dönüştüğü mevcut pazarda elbette “deha” olarak satışa çıkarılacak, kısa dönemde değerli addedilecektir. O halde, yüksek ruhlara düşen görev, pazarın gürültü ve patırtısından, ikiyüzlülüğü ve sahtekarlığından uzakta kendi acısıyla yüzleşmektir. Burada “deha” veya “ilham” yerine disiplin, suskunluk ve yalnızlık söz konusudur. “Neşeli Bilim” kitabında Nietzsche şöyle yazar: “Yalnızca büyük acı, acele etmeyen, sanki üzerinde yaş odunla yandığımız yavaş acı, biz siyasal filozofları nihai derinliklerimize inmeye zorlar.” Zira insan, yalnızken de yalnız kalamaz. Dışarıdaki sessizlik içerideki gürültünün duyulmasını sağlar. Pazarın patırtısı artık duyulmadığından, kişi kendi içindeki kaosun (fizyolojik, kültürel vb. tarihsel güçlerin savaşının) ayırdına varır.

Benim çalışmamın arkasında da dalgalanan siyasal çatışmanın ve taraftarlığın ortasında arada/arafta olma hali, böylesine bir inzivaya çekilme hali vardır. İşte eşkıyalık gibi “geçip gitmiş” ve “daha kötüsü apolitik” bir tarihsel mesele, Kürt meselesi gibi Türkiye’yi ağır ağır yakan bir acıyı siyasal taraftarlığa düşmeden görmeyi, siyasal pazarın her bir yanındaki beklentileri önemsemeksizin tüm cesaret ve dürüstlükle meseleye yeniden bakmayı sağlayabilirdi. Sonuçta Nietzsche’nin ifadesiyle “okuyucusunu tanıyan yazar ona iyilik yapmaz”.

– Kitabınızın ismi “Ama Eşkıyalık Çağı Kapandı!” Burada kime sunuyor olmanızdan kaynaklı bir “ama” deme hali bu?

Kitabın ismi ilk olarak son Kürt eşkıyalarının ulusal yazılı basında nasıl yeniden inşa edildiklerini incelediğim bölümde karşıma çıktı. 1950’lerden itibaren Türkiye’nin Kürt bölgelerinde eşkıyaların yeniden ortaya çıkışı karşısında, ulusal yazılı basının köşe yazarlarının takındığı tavırlardan biri, Kürt eşkıyalığının nostaljik bir inkarıydı. Bu yazarlara göre doğulu eşkıyalar yalnızca azılı ve korkak canilerdi; asla “ezilenlerin dostu” olmuş Egeli eşkıyalarla; yani Efelerle bir tutulmamalıydılar. Böylece bu yazarlar, hep bir ağızdan eşkıyalığın yozlaşmasına, şövalyelik çağının kapanmasına ağıt yakıyorlardı.

Şimdiki zamanın bu nostaljik kötülemesi, 1970’lerin ortalarından itibaren eşkıyalık/kabadayılık/külhanbeylik çağının kapanışı karşısında yeniden belirecekti. Şener Şen’in başrollerinde oynadığı Yavuz Turgul’un Eşkıya (1996) filmi ile Ömer Vargı’nın Kabadayı (2007) filmi eski yiğit zamanların yitişine yakılmış birer romantik ağıt niteliğindeydi. İşte kitabın başlığı, bu nostaljik teze karşı gerçekçi bir itirazdır. Bu bağlamda, Yılmaz Güney’in Yol (1982) filmi, benim kitapta ortaya koymaya çalıştığım döngüsel tarihsel bakış açısını pekiştirmiştir. Zira Güney’in gerçekçi merceğinden Kürt eşkıyalığı, devlet seçkinleriyle yerel topluluklar arasında şekil değiştiren, ama burada “kaçakçılık”, orada “kaçaklık” şeklinde sürekli devam eden bir mücadelenin esaslı bir tezahürü olarak ortaya çıkmıştır. Bir Fransızca deyişte söylendiği gibi “her şey ne kadar değişse, o kadar aynı kalıyor.”

“EŞKIYANINKİ TALAN DEVLETİNKİ VERGİ”

– Varlığını başka maddi ve manevi kaynaklar üzerinden yürüten bireye eşkıya diyebiliyorken, bunu devlet aygıtları gerçekleştirdiğinde bireysel tanımlamalardaki cesaretimizi pek kullanamıyoruz sanki. Eşkıyalığı devlet yapısının bir yansıması ya da diğer tanımla muktedirden öğrendiğini taklit etme hali olarak tanımlamak yanlış mı olur?

Nietzsche’nin “Gezgin ve Gölgesi” adlı çalışmasında ortaya koyduğu gibi, tıpkı korsan ile tüccar arasında olduğu gibi, eşkıya ile iktidar sahibi arasında da açık bir benzerlik vardı. Zira ilki zor yoluyla talan ederken, ikincisi rıza yoluyla vergi alıyordu. Şayet topluluk, özgün anlamıyla, onu tehdit eden güçlere karşı bir denge oluşturabilmek için zayıfın oluşturduğu bir örgütlenme idiyse topluluğun eşkıyaya karşı korunması, yani eşkıya ile bir güç dengesi oluşturulması işi, iktidar sahibine düşüyordu. Topluluk, eşkıyaya denk bu güce vergi vererek, kendisini hem eşkıyadan hem de o güçten korumuş oluyordu. İşte söz konusu üstün güç, eşkıyaya karşı korumakla mükellef olduğu topluluğu kendisi talan etmeye başladığında, yani “avcı bir yönetim” haline geldiğinde, bu kez eşkıya karşı-sosyal esasından sıyrılıp sosyal bir konum kazanabiliyordu.

– Eşkıya bir Kürt metaforu olarak karikatürize edilse de sadece Kürtleri bağlayan bir kimlik miydi? Karadeniz, Ege, Akdeniz ya da İstanbul’un arka sokakları bundan nasibini almamış mıydı?

Eşkıyalığın asker kaçaklığı ve isyanlarla dolu 1920’li yılların belalı dönemini, İstiklal Mahkemeleri, geniş çaplı askeri operasyonlar ve silah toplama kampanyaları sonucu atlatmayı başaran yeni kurulmuş Cumhuriyetçi rejime, 1930’ların ilk yıllarında yerleşmiş olduğunu görüyoruz. Yeni rejimin bu yerleşme durumu, asayiş raporları üzerinden, yani ülkede işlenen siyasi ve adi suçların sayılarındaki çarpıcı düşüşün istatistiksel olarak ortaya koyulmasıyla gösterilebilir. 1930’larda kadim Efelik geleneğinin dahi tarih sahnesinden çoktan silinmiş olduğunu görüyoruz. (Bu bağlamda, kırsal eşkıyalık olgusunun kentsel karşılığı olan kabadayılık ve külhanbeylik olgularının alacakaranlığı, yani modern zamanlardaki tarihleri halen çalışılmayı bekliyor.) Öylesine ki 1950’lere kadar hem siyasetçiler hem de köşe yazarları, Cumhuriyetçi rejime eşkıyalık çağını sonlandırdığı için methiyeler düzmekteydiler.

Örneğin Peyami Safa, 1938 yılında Cumhuriyet gazetesinde şöyle yazıyordu: “Türkiye, senelerden beri, dış ve iç bünyesiyle tam bir sulh ve asayiş memleketidir. (…) En ıssız dağ başlarından en izbe ruh köşelerine kadar dolan bu hava, Türkün toprağından da uykusundan da eşkıya kabusunu söküp attı: Yol kesme, dağa kaldırma, ev basma vakalarından eser kalmamış gibidir.” 1951 senesinde Cumhuriyet gazetesinde Burhan Felek, Cumhuriyetçi rejime benzer bir methiye düzüyordu: “Valilerin bir vilayet asayişiyle birinci derecede meşgul olmaları, jandarmayı peşine takıp eşkıya kovalaması devri çoktan geçmiştir.” Oysa, tüm bu değerlendirmeler, 1950’lerden itibaren ortaya çıkmaya başlayan, 1960’larda ise bölgesel bir salgına dönüşen Kürt eşkıyalığı karşısında tarihsel olarak yalanlanacaktı. Zira 1960’lar boyunca yalnızca valiler değil, bizzat içişleri bakanları Türkiye’nin doğu vilayetlerinde eşkıya avlarına çıkacaktı.

KÜRT EŞKIYALIĞI BİR TÜR DİRENÇTİ

– Hamit Bozarslan önsözde eşkıyalığın sosyal dokudan çıkışının bile bu dokunun gerilimleri ve krizleriyle yakından bağlantılı olduğunu dile getiriyor. Eşkıyayı eşkıyalığa iten, halk devlet teması neydi o yıllarda?

Kürt eşkıyalığının kitlesel ölçekteki bu son tarihsel doğuşu üzerine mevcut çalışma, Eric Hobsbawm’ın Eşkıyalar (1969) adlı çalışmasında ortaya koyduğu aşağıdaki tezi doğrulamaktadır: “Kitlesel bir olgu olarak eşkıyalık, yalnızca sınıfsız toplumların sınıflı toplumların yükselişi ya da dayatmasına karşı direndiğinde değil, aynı zamanda geleneksel kırsal sınıflı toplumların, diğer kırsal (örneğin yerleşik çiftçiliğe karşı göçebelik ya da yaylacı göçebelik) kentsel ya da yabancı sınıflı toplumların, devletlerin ya da rejimlerin ilerlemesine karşı direndiğinde de ortaya çıkabilir.”

Diğer bir deyişle Kürt eşkıyalığı, göçebe Kürt aşiretlerini (Koçerler) de içeren geleneksel Kürt toplumunun bölgenin geçirdiği muazzam bir sosyo-ekonomik ve siyasi-hukuki dönüşümü sonucu parçalanmasına karşı ortaya koyduğu kendiliğinden bir dirençti. Bu bağlamda, Hamit Bozarslan hocanın yerinde tespitine atfen, namus cinayetinden kan davasına, asker kaçaklığından “kaçakçılığa” kadar uzanan ilgili sosyal dokuya ait birçok değişken sonucu Kürt köylüleri, kendiliğinden mücrimleşmiş; eşkıya olmadan (yani yol kesmeden, baskın yapmadan ya da insan kaçırmadan) birer “sosyal isyancı”ya dönüşmüşlerdi.

– 60’lar dağlarda aşkıya avı ile geçti. Bu sayede köylü sindirildi, silahsızlandırıldı. Benzer zaman dilimlerinin akışında, “eşkıyalardan teröristlere” nasıl geçildi? Teoride ve pratikte benzerlik bulabiliyor musunuz?

Yönetici seçkinler için son Kürt eşkıyalığı, devletin bölgedeki askeri yerleşmesinin tamamlanmadığının kanıtıydı. Zira 1960’lar boyunca bölgede yürütülen askeri operasyonlar, eşkıya çetelerini ortadan kaldırmaktan ziyade, bölge halkını silahsızlandırmayı hedeflemişti. Nihayet 1970’deki komando baskınları ile devlet seçkinleri, doğrudan Kürt köylülerini ve Kürt kimliğini hedef alacak; devletin yasa koruyucu şiddeti, eşkıyaların yasak bedenlerinden, köylülerin yasal bedenlerine geçecek; seyirci kurban haline gelecekti. Böylece iktidarın kaynağı olan yüce duygusunun oluşması için elzem olan devletin dehşetiyle seyirci arasındaki gerekli mesafe ortadan kalkacak ve ortada yalnızca fethedilmeyi bekleyen korku kalacaktı. Bu Türkiye’nin Kürt meselesi açısından tayin edici bir tarihsel andı.

Bu bağlamda PKK ile Kürt eşkıyalığı arasında görmezden gelinemeyecek devamlılıklar vardır. Daha doğrusu, Türkiye’nin Kürt meselesi batıda “eşkıyadan teröriste”, doğuda ise “mehkûmdan gerillaya” biçim değiştirmiştir. Merkezi iktidarın inceldiği mekanların hükmü el değiştirmiştir ama dağa çıkma geleneği, dağın felsefesi aynı kalmıştır.

Kaynak: Artı Gerçek

İlginizi çekebilir