Erkekler Tuvaletinde Bir Kadın: Barones Elsa’nın Pisuvarı – Siri Hustvedt

İnsanlar neden kadın olan sanatçı ve yazarların entelektüel ve yaratıcı otoritelerini kabul etmekte bu kadar zorlanıyorlar? Lee Krasner’ın Jackson Pollock üzerindeki belirgin etkisi neden onlarca yıldır kabul edilmiyor? Neden Simone de Beauvoir’ın özgün fikri Jean-Paul Sartre’a atfediliyor? Sanat tarihçilerinin, İtalyan Barok ressamı Artemisia Gentileschi’nin tuvallerinin, üstelik üzerlerinde kendi imzası bulunanların bile, babasına değil ona ait olduğunu fark etmeleri neden yüzyıllar aldı? Bu yorumlarda bulunanların, sanatçı veya düşünürlerin itibarını yok etmek isteyen gaddar insanlar olduklarını düşünmüyorum. Kanıt bulunmasına rağmen, göremediler. Peki neden?

Felsefe, resim, edebiyat, erkekler tarafından yapıldığında bir şekilde daha gelişkin veya ciddi olduğu izlenimi uyandırırken, kadınlar tarafından yapıldığında daha zayıf ve duygusal olarak algılanıyor. Erkeklikte adeta arındırıcı bir etki var, kadınlık da ise kirletici bir etki. Düşüncelerimize bulaşan çağrışım zinciri Batı’da Yunanlara kadar uzanıyor: Erkek, zihin-zekâ, üstünlük, kuvvet, ruh, kültür ile, buna karşılık kadın beden, duygu, hassaslık, zayıflık, ten ve doğayla eşleştiriliyor. Zincirlerde bir hiyerarşi var, erkekler en üstteyken kadınlar en altta. Kadınlar bilinçaltıyla, duygularla besleniyorlar. İşin ironik yanı, söz konusu eser bir pisuvar –erkeklerin kullanımına özgü bir idrar çanağı– olduğunda, asırlardır süren bu çağrışımlar daha da önem kazanıyor.

Malum hikâye şöyle: ”Hazır-nesne”nin ve ”anti-retinal sanat”ın parlak mucidi Marcel Duchamp, 1917’de Amerikan Bağımsız Sanatçılar Derneği’nin sergisine R. Mutt imzalı bir pisuvar olan Çeşme‘yi sunar. Eser sergiye alınmaz. Aynı zamanda seçici kurulun da üyesi olan Duchamp istifa eder. Alfred Stieglitz pisuvarın fotoğrafını çeker. Nesnenin kendisi yok olur, fakat kavramsal sanat doğar. 2004 yılında ise Çeşme, tüm zamanların en etkili modern sanat eseri seçilir.

 

Peki ya pisuvarın arkasındaki kişi Duchamp değil de, Alman şair ve sanatçı Barones Elsa von Freytag-Loringhoven (1874-1927) ise? Kendisi, son romanım Memories of the Future‘da anlatıcıma ilham olan isyankâr bir figür olarak yer buluyor. Romanım üzerine değerlendirme yazan bir yazar Barones’i şöyle tarif etmiş: “Duchamp’ın geliştirdiği pisuvar fikrini kendisinden çaldığı iddia edilen, sanat tarihinde marjinal bir yere sahip, gürültücü bir ‘proto-punk’ şairi”. Von Freytag-Loringhoven’ın, Ezra Pound, Djuna Barnes, T.S. Eliot, Mina Loy ve James Joyce ile birlikte Little Review‘da şiirlerinin yayınlandığı, Dada hareketinin bir parçası olduğu ve sanat tarihinde marjinal bir konuma sahip olduğu doğru; fakat benim, kitabımın teşekkür bölümünde verdiğim kaynaklara dayanarak savunduğum iddia, Duchamp’ın “geliştirdiği pisuvar fikrini” Von Freytag-Loringhoven’dan çalmış olması değil: Bu nesneyi bulan, üzerine R. Mutt ismini yazan kişinin bizzat Loringhoven olduğunu söylüyorum ben, dolayısıyla bu “çığır açıcı” eser de Duchamp’a değil Loringhoven’e ait.

Romanda, Duchamp’ın 1917 tarihinde kız kardeşi Susanne’a yazmış olduğu mektuptan alıntılara yer vermiştim. Çeviriyi, Irene Gammel’in Baroness Elsa başlıklı olağanüstü Von Freytag-Loringhoven biyografisinden almıştım: ”Richard Mutt diye bir takma erkek ismi kullanan bir kadın arkadaşım bana heykel niyetine porselen bir pisuvar gönderdi.” Ama yanlış anlamışım. Pisuvar fikrinin Barones’e ait olduğunu yılmadan savunan sanat tarihçisi Glyn Thompson, Duchamp’ın bu mektupta “m’a envoyé” yani “bana gönderdi” değil, “avait envoyé” yani “[sergiye] gönderdi” yazdığını belirtti. R. Mutt da Philadelphia’da yaşayan bir sanatçı olarak tanıtılmıştı, ki burası o dönem Barones’in yaşadığı yerdi. André Breton 1935’te pisuvarı Duchamp’a atfetti; fakat Duchamp ancak 1950’de, yani Barones’in vefatından uzun yıllar, Stieglitz’in ölümündense dört yıl geçtikten sonra, eseri üstlendi ve kopyalarını yapmaya başladı.

 

“Berenice Abbott’ın Dada Portresi”, Baroness Elsa von Freytag-Loringhoven, 1923-26, MoMA.

 

Duchamp pisuvarı JL Mott Demir İşletmesi’nden satın aldığını, Mutt ismini Mott’tan uyarladığını söylüyordu, fakat şirket, Çeşme’nin fotoğraflarındaki modeli üretmemişti, dolayısıyla bu hikâye doğru olamaz. Von Freytag-Loringhoven köpekleri severdi. New York’taki Greenwich Village’ın kaldırımlarında köpeklerini [mutts] gezdirirdi. Su borusu, musluk gibi nesneleri toplardı. Bel altı şakalara bayılır, şiirlerinde tesisatla ilgili şeylere sık sık yer verirdi: ”Demir –ruhum– dökme demir!” ”Marcel Dushit!”. William Carlos Williams’a WC diyerek takılırdı. Vaktiyle Morton Schamberg’e ait olduğu düşünülen, şimdi her ikisine de atfedilen Tanrı isimli bir eseri vardı: bir sıhhi tesisat sifonu. Gammel, R. Mutt’un Almancada “yoksulluk” anlamına gelen Armut kelimesiyle aynı şekilde telaffuz edildiğini, ayrıca tersten Mutter yani “anne” olarak okunduğunu yazıyor. Barones’in dindar annesi rahim kanserinden ölmüştü. Barones, zalim babası kendi zührevi hastalığını tedavi ettirmediği için öldüğüne inanıyordu annesinin (Baş aşağı duran pisuvarın rahme benzediğine uzun süre önce dikkat çekilmiştir). Ayrıca pisuvarın üzerindeki el yazısı, Von Freytag-Loringhoven’ın şiirlerindeki el yazısıyla eşleşmektedir.

 

“Tanrı”, Elsa von Freytag-Loringhoven ve Morton Schamberg, 1917

 

Tüm bunlar ve daha fazlası Gammel’in biyografisinde ortaya kondu. Tüm bunlar ve daha fazlası benim romanımda tekrar ortaya kondu. Tüm kanıtlar titizlikle pek çok makalede tekrarlandı; Glasgow Müzeleri’nin eski yöneticisi Julian Spalding ve Glyn Thompson, pisuvarı yeniden Von Freytag-Loringhoven’a atfetmek amacıyla Edinburgh Fringe Festivali kapsamında 2015’te düzenledikleri A Ladys Not a Gents sergisinde bu yönde birçok kanıt sundular.

Fakat Tate de dahil müzelerin hiçbiri bu konuda harekete geçmedi. Duchamp’ın kahramanı olduğu klasik Çeşme anlatısı hâlâ devam ediyor. Artık şuna kani oldum ki, pisuvar eğer en baştan Barones’e atfedilmiş olsaydı, mükemmel bir dehanın işi olarak çıktığı zirveyi hiçbir zaman göremeyecekti. Kadınlara böyle bir konumun verilmesi nadirdir; ancak Çeşme‘nin hiç de kendiliğinden gelişmeyen, bilakis onlarca yıl içerisinde yavaş yavaş artan şöhreti bu gerçeği büsbütün utanç verici hale getiriyor – işin parayla ilgili kısmı ve tarihi yeniden yazma aciliyeti cabası. Kanıtlar ortada. Göremiyor veya görmeyi reddediyorlar? Peki neden?

Algılarımızın büyük kısmı, çoğu bilinçdışı olan beklentilerden oluşur. Geçmişteki deneyimler, şu anda dünyayla nasıl yüzleşeceğimizi belirler. Önyargı ve kalıplar bilme yetisinin parçasıdır, ancak önceden belirlenmiş fikirler –örneğin otoritenin eril olması– kültürel niteliklidir. Çoğu insan örtük önyargıların farkındadır. Medya tamamen bunlarla doludur. Irkçı veya cinsiyetçi olup olmadığınızı görmek için, örtük çağrışım testini yapabilirsiniz. Fakat, Perry Hinton’ın belirttiği gibi: ”Bireyin edindiği basmakalıp çağrışımlar bilişsel önyargıyı değil, kendi kültüründe var olan çağrışımları, yani zihindeki kültürü yansıtır.” İçdügüsel duygulara ihtiyacımız vardır fakat aynı zamanda bu duygular için post-hoc açıklamalar buluruz: “Tabii Freytag-Loringhoven de benzer skatolojik eserler yaratmıştı, ancak hiçbiri Duchamp’ın eserinde ifade edilen düşünceyi taşımıyordu”. Bu cümleyi, Phaidon’un sitesinde yer alan “The Fascinating Tale of Marcel Duchamp’s Fountain” adlı bir makaleden aldım. Romanda da alıntılıyorum. Yazar ”düşünce” ile ne kastettiğini veya neden Barones’in çalışmalarının düşünce içermediğini açıklamıyor.

 

“Cefakâr Ziynet”, Elsa von Freytag-Loringhoven, 1913.

 

Bir esere –heykel, edebiyat ya da felsefe kitabına– açılmak, onun arkasındaki otoriteyi kabul etmek demektir. Seyirci veya okuyucunun erkek, sanatçı veya düşünürün kadın olduğu durumlarda bu basit kabul, şiddetli bir hadım edilme hissine yol açabilir: kadınsı pisliğe bulaşma hissi – “öğk faktörü” diyorum ben buna. Ancak duygular kendiliğinden ortaya çıktığı için hiçbir zaman tanımlanamayabilir ve kolaylıkla savuşturulabilir: “Barones düşünceden yoksundu.” Sütyen niyetine memesine teneke kutu takan çatlak bir kadındı. Bedenini Dada’ya çeviriyordu. 1913’te, Duchamp’ın ilk hazır-nesnesi Şişe Askısı’ndan bir yıl önce, yolda paslı bir yüzük bulmuş ve bu buluntu nesneye Cefakâr Ziynet adını vermişti, ama düşünmüyordu. Duchamp’ı etkilemiş olamazdı. Duygusaldı, kontrolsüzdü – deliydi. Oysa Duchamp sert, zeki, satranç oynayan bir deha, saf kavramsal aklın timsali ve bir yüksek kültür kahramanıydı…

 

Siri Hustvedt’in 29 Mart 2019’da Guardian’da yayınlanan A woman in the men’s room: when will the art world recognise the real artist behind Duchamp’s Fountain? başlıklı yazısından kısaltılarak çevrildi.

Kaynak: E-SKOP          (Çeviri: Elif Şahin)

İlginizi çekebilir