Emanetçi başbakan olmanın önemi-Ahmet Murat Aytaç


Türk usulü başkanlık tartışmasında kendini sürekli tekrar eden bu modelin mekanizması yaklaşık olarak şöyle betimleyebiliriz. İlk önce güçlü ve özerk bir başbakanlık pratiğinden geçen siyasi lider, belli bir aşamada cumhurbaşkanı seçilir. Artık cumhurbaşkanı olan eski başbakan, bir süre sonra başkanlık sistemine geçişin gerekliliğini ve yararlarını tartışmaya açar. Başkanlık tartışmasının yumuşak karnı, halef olarak belirlenecek başbakanın tutumudur. Bu yüzden, başkan olmak isteyen cumhurbaşkanının en zorlu meselesini, halef olacak başbakanın tayini oluşturur.24 Haziran seçimleriyle hükümet sistemindeki dönüşüm de sonlanmış oldu. “Türk usulü başkanlık sistemi”, yeni kabinenin kurulmasıyla tüm boyutlarıyla uygulamaya geçecek. Böylelikle cumhurbaşkanlığı seçimiyle beraber oluşan fiili durum da ortadan kalkmış olacak. Anayasa hukukçusu Murat Sevinç’in şaka yollu “çeyrek başkanlık sistemi” olarak adlandırdığı bu fiili durum, bizleri alışkın olmadığımız bir gerilim kaynağıyla tanıştırmıştı. Atanmışlar ile seçilmişler arasındaki çekişmelerden yakınan siyasilere öteden beri aşinaydık. Lakin cumhurbaşkanının halkoyuyla seçilmesi, bu konuda dikkatleri seçilmişlerin kendi içindeki çatışmalar üzerine çekti. Çatışmanın bir tarafında başbakanlık makamı, diğer tarafındaysa cumhurbaşkanlığı makamı bulunuyor. Kısacası, somut tezahürünü Davutoğlu, Yıldırım ve Erdoğan gibi siyasi figürler üzerinden izlediğimiz bu çatışmanın dinamiklerini anlamak, bu dönüşümü idrak etmek açısından büyük önem taşıyor.

İlk olarak, başbakanın siyasal sistem içindeki konumunun geçirdiği dönüşümü ele alarak başlayabiliriz. Parlamenter sistem içerisinde başbakanların gücünde küresel dünya çapında bir artış eğilimi olduğu dikkati çekiyor. Bu eğilim siyaset biliminde “siyasetin başkanlaşması” kavramıyla izah ediliyor. Başkanlaşma, güçler ayrılığı ilkesinin geçirdiği dönüşümü ve yürütmenin gücündeki fiili artış eğilimini işaret ediyor. O halde, başkanlaşmayla kastedilen, parlamenter sistemlere özgü genel bir sorunun varlığıdır. 80’li yıllardan sonra Türkiye’de başbakanların gücünde meydana gelen artışın sorun çerçevesini bu genel eğilim içinde buluyoruz. Lakin Türkiye’nin bu genel eğilim içinde ayrıksı, hatta aykırı bir konumu olduğunu da ilk baştan söylemekte yarar var. Tartışmayı ilerlettikçe bunun daha açık görülebileceğini umuyorum.

Başkanlaşma tartışması, parlamenter sistemlerde yaşanan dönüşümün anayasa dışı kaynakları üzerine odaklanır. Bu dönüşümün başlattığı tartışma, üç küresel eğilimi bir arada ele alarak yürütülmektedir. Evvela yürütmenin başı olarak başbakanın, dışarıdan müdahalelere giderek daha kapalı hale geldiği gözlenmektedir. İkincisi, siyasi parti lideri olarak başbakanın, kendi partisi karşısındaki özerkliği giderek artmaktadır. Son olarak, seçim süreçleri kurumsal veya örgütsel dinamiklerden çok, başbakan olabilecek liderlerin kişisel özelliklerince yönlendirilmektedir. Bu eğilimler, başkanlaşmanın asıl meselesinin, anayasal yapıyı başkanlık sistemi doğrultusunda dönüştürmek olmadığını açıkça gösteriyor. Başkanlaşma, daha çok, parlamenter sistem koşullarında fiili bir başkanlık gücünü işler kılma arzusunu temsil etmektedir. Siyasi literatürdeki başkanlaşma tartışmasının sorun alanı bu fiili durum yaratma arzusu tarafından çizilmiştir.

80’lerde yeniden kurulan siyasi hayatımıza baktığımızda, başkanlaşma eğilimlerinin kendini açık bir şekilde ortaya koyduğunu görüyoruz. Bizde, seçmenlerle örgüt veya partilerin aracılığına başvurmadan, doğrudan bağ kurabilmek, bu dönem boyunca “büyük adam” olmanın alameti olarak kabul görmüştür. Büyük adam anlayışı, parti genel başkanlığı makamını, parti örgütünün bir organı olarak görmez. Aksine partinin tüm örgüt yapısını, liderin bedenin farklı uzuvları olarak tanımlama eğilimindedir. Gözlemlerimize, meclis ve yargının hükümet üzerindeki denetiminin giderek yıpranması ve işlevsizleşmesini de rahatlıkla ekleyebiliyoruz. Tüm bu gelişmeler, başkanlaşmayı küresel düzeyde mümkün kılan seçim, parti ve yürütme alanındaki dönüşüm eğilimlerinin bizdeki yansımaları olarak görülebilirler. Türkiye’de başkanlaşma eğiliminin varlığı bana, bu nedenlerle, tartışma dışıymış gibi gözükmektedir.Bununla birlikte, başkanlaşma kavramının içinde bulunduğumuz durumu açıklamak açısından önemli bir sınırlılığı olduğunu belirtmek isterim. Çünkü bizdeki durum, sistemin başkanlaşmasının çok ötesine geçmiş, adeta başkanın sistemleşmesi halini almıştır. Görüldüğü kadarıyla başkanlaşma eğilimi, sadece bir eğilim olarak kalmakla yetinmiyor. Pekala içinde devindiği yapıyı bir bütün olarak dönüştürme sonucunu da verebiliyor. Türkiye, başkanlaşma eğilimin parlamenter sistemleri anayasal olarak dönüştürülmesine katkı yaptığı ilk somut örneğini temsil ediyor. Bu anayasal dönüşümün haklar ve özgürlükler açısından yarattığı yıkıcı sonuçlara da özel bir dikkat gösterilmesi gerekiyor. Elbette, her başkanlaşma sürecinin zorunlu olarak başkanlık sistemini doğuracağı söylenemez. Sonra, her başkanlık sisteminin aynı baskıcı yapıyı yaratacağını düşünmek de doğru olmaz. Bu yüzden, Türkiye örneğini ortaya çıkaran özgün dinamiği de belirlemek gerekiyor. Nihayetinde Türkiye örneği, benzer süreçleri deneyimleyen parlamenter demokrasilere, ihtimallerin varabileceği yeri göstermesi açısından büyük önem taşıyor.

Bence Türkiye’nin ayırt edici yanını, cumhurbaşkanının anayasal sistem içindeki konumunun istikrarsızlığı oluşturmuştur. Bugün içinde bulunduğumuz süreç, başkanlaşma eğiliminin bu istikrarsızlık unsuruyla birleştiği noktada mümkün hale gelebilmiştir. “Başkanlık ütopyasının”, Erbakan ve arkadaşları onun bu sistemi önermesinden beri, sağ gelenek için büyük bir ideali temsil ettiği bilinen bir gerçek. Bu öneri, Türkiye’de demokratik zihniyete musallat olan çoğunlukçu siyaset mantığından bağımsız değerlendirilemez. Türkiye’de milliyetçi ve mukaddesatçı oyların her zaman çoğunluğu oluşturduğu inancı, bizdeki başkanlık tartışmasının açığa vurulmamış motivasyonunu oluşturur.

Bu genel motivasyona rağmen, ilk defa Turgut Özal’ın döneminde başkanlık sisteminin somut ve uygulanabilir bir öneri olarak geliştirildiğini görüyoruz. Cumhurbaşkanlarının başkan olma arzusunun ilk olarak bu dönemde ortaya çıkması, cumhurbaşkanlarının konumundaki bir değişimin sonucudur. Bu durumda, başkanlığın Türkiye açısından uygulanabilir bir proje olarak ileri sürülmesinin ilk koşulunu, asker kökenli olmayan sivil bir cumhurbaşkanının seçilmesi oluşturmuştur. Başkanlık tartışmasının genel yapısı ve sonraki gelişimi, bu sivil siyasi aktörlere özgü zihniyet tarafından belirlenmiştir. Belki de bu zihniyeti “Özal modeli” olarak adlandırmak en doğru yaklaşım olacaktır. Özal modelinin özünü, siyasi liderin kişisel ikbal arayışını ve iktidar olarak konumunun sürekliliğini, memleketin genel siyasi yararının ön koşulu olarak sürmesi oluşturur. Bu yüzden başkanlığın, her zaman, “büyük adam” efsanesinin söylemsel bir unsuru olarak savunulması gerekmiştir.

Türk usulü başkanlık tartışmasında kendini sürekli tekrar eden bu modelin mekanizması yaklaşık olarak şöyle betimleyebiliriz. İlk önce güçlü ve özerk bir başbakanlık pratiğinden geçen siyasi lider, belli bir aşamada cumhurbaşkanı seçilir. Artık cumhurbaşkanı olan eski başbakan, bir süre sonra başkanlık sistemine geçişin gerekliliğini ve yararlarını tartışmaya açar. Başkanlık tartışmasının yumuşak karnı, halef olarak belirlenecek başbakanın tutumudur. Bu yüzden, başkan olmak isteyen cumhurbaşkanının en zorlu meselesini, halef olacak başbakanın tayini oluşturur. Siyasi tarihimizde rastladığımız, “emanetçi başbakan” tipinin varlık sebebini burada buluyoruz. Başkanlık arzusundaki cumhurbaşkanı ona ihtiyaç duymaktadır, çünkü başkanlık tartışmasının akıbeti, yeni başbakanın ve hükümetin tutumunca belirlenecektir. Başbakan, başkanlık önündeki anayasal engelleri kaldırmaya yetecek kadar güçlü olmalı, ama cumhurbaşkanının gündeminin önüne geçemeyecek kadar da düşük profilli olmalıdır.

Bu minvalde, Özal cumhurbaşkanı olduğunda “partisini” güvenebileceği bir isim olan Yıldırım Akbulut’a emanet etmişti. Ancak Akbulut, muhalefetin ve parti içi dirençlerin baskısıyla kısa sürede yıpranmış ve onun yerine Mesut Yılmaz iş başına geçmişti. Demirel cumhurbaşkanı olunca, Özal modelini izlemiş ve Hüsamettin Cindoruk’u halefi olarak göstermişti. Ancak mekanizma yine parti örgütünün direnciyle karşılaşmış ve Cindoruk yerine Tansu Çiller’i seçmişti. Elbette bu başarısızlık, Demirel’i tıpkı Özal gibi başkanlık sistemini tartışmaya açmaktan alıkoymamıştı. Benzer bir çatışmanın Erdoğan ve Davutoğlu arasındaki ilişkide de çıktığını görüyoruz. Artık başkan olmak isteyen bir cumhurbaşkanı olarak Erdoğan, kendi siyasi gündeminin takipçisi olsun diye belirlediği yeni başbakanla çatışmaya girmişti. Lakin bu sefer çatışma, öncekilerde olduğu kadar çekişmeli olmadı ve mutlak bir şekilde Erdoğan’ın galibiyetiyle sonuçlandı.

Erdoğan, Özal’ın bulduğu ama etkili bir şekilde uygulayamadığı emanetçi başbakan çözümünü hızla devreye soktu. Bu başarısında cumhurbaşkanının siyasal sistem içindeki ağırlığını artıran 2007 referandumunun belirleyici bir etkisi olmuştur. Bu değişiklikle birlikte, iki turlu bir seçimde seçilecek her cumhurbaşkanının, seçmen desteğinin yarısından fazlasını alması zorunluydu. Türkiye siyasetindeki lider bağımlılığının göstergesi olan başkanlaşma eğilimi, seçimle gelen cumhurbaşkanıyla bütünleştiğinde bugünkü dönüşümün önü de ardına kadar açılmış oldu. Paradoksal bir şekilde başbakanın gücünün artmasını sağlayan eğilim, başbakanlığın değersizleşmesi sonucuna yol açmıştı. Erdoğan, önce cılız da olsa direnç gösteren Davutoğlu’nu tasfiye etti. Sonra o dönemki tartışmalarda “düşük profilli” olarak değerlendirilen emanetçi bir başbakan buldu. Böylelikle önceden cumhurbaşkanının başkan olma arzusunu ketleyen güçlü bir dinamik devre dışı bırakılmış oldu.

Şimdi açıkça görüldüğü üzere, Erdoğan sadece Türkiye’nin ilk başkanı olmakla kalmadı, bu köklü sistem değişikliği için de “muharrik-i evvel” oldu. Yaşanan dönüşümün bu dinamiğini anlamak, muhalif siyasetin aksadığı ve güç kaybettiği düzeyi belirlemek açısından büyük bir önem taşımaktadır. Bugün Türkiye’de yaşanan demokrasi ve adalet buhranı değerlendirildiğinde, sorumluluğu esas olarak iktidarın liberal destekçileri üzerine yıkma anlayışı halen hakim durumdadır. “Yetmez ama evet” stratejisinin eleştirisinden yola çıkan bu anlayış, 2011 referandumuyla HSYK’nın yapısında gerçekleşen dönüşümü esas almamızı önermektedir. Oysa cumhurbaşkanın seçimle iş başına gelmesini mümkün kılan anayasa değişikliği ve bu değişikliği kaçınılmaz kılan muhalefet anlayışının sorumluluğu üzerinde pek durulmamaktadır. Başkanlık arzusunu kendi içinde başarısızlığa uğratan bir dinamiği ortadan kaldırmak, bu açıdan bakıldığında, daha mı az önem taşıyor? Herhalde ön yargıdan arınmış hiç kimse bu soruya olumlu yanıt veremeyecektir.

Kaynak: Duvar

İlginizi çekebilir