Elif Yiğit: Belgesele önem verilmediğinden toplum hafızasız bırakılıyor – Soner Sert

Yönetmen Elif Yiğit’le belgesel sinemayı konuştuk. Yiğit, Egemenler, doğruyu anlatmanın en güçlü yöntemi olan belgeseli sevmezler” dedi.

1994 yılında Diyarbakır’da dünyaya gelen Elif Yiğit, beş yıldır sinema sektöründe kamera asistanı olarak çalışıyor. 2019 yılında yönetmenliğini üstlendiği “Sınırsız Oyunlar” isimli kısa metrajlı belgesel filmiyle dikkat çeken Yiğit, son olarak on iki bin yıllık Hasankeyf şehrinin sular altında kalmasını konu alan “Heskîf” isimli uzun metraj belgeselini yönetti.

Documentarist’e de katılan Yiğit ile belgesel sinema anlayışını konuştuk.

Elif Yiğit

Kavramsal olarak bakıldığında belgesel sinema, diğer sanat dallarına nazaran gerçeğe sadık kalmasıyla öne çıkıyor. Zihninizde belirlemeye başlayan bir fikir belgesele varmadan önce, tıpkı bir ağacın dalları gibi kurmacaya, hayali olana uzanıyordur muhakkak. Bu durum bir sanatçıyı kısıtlamaz mı?

Belgesele önem verilmediğinden toplum hafızasız bırakılıyor. Aslında savunmasız bir toplum yaratılmış oluyor, oysa belgeseller toplumlarda duyarlılık yaratır; toplumu geçmişi ile tanıştırdığından geçmişten ders çıkarmasını da sağlar.

Doğru bir gelecek kurmak için geçmişini iyi bilmek gerekiyorsa, belgeseller bunun en doğru aracıdır.

‘BELGESELLER TÜRKİYE’DE İKİNCİ PLANA ATILIYOR’

Türkiye’de belgesel sinema pek önemsenmez. Festivallerde geri planda kalır, TV satışı yapılmaz, kaynak yaratmada sıkıntı yaşanır. Kendinizi “üvey evlat” gibi hissediyor musunuz?

Öğrenci olduğum yıllarımdan beri belgesellerin Türkiye’de ikinci plana atıldığını görebiliyordum. Ben belgesel yönetmeni olarak bu alanda çok yeniyim ve bu işi yaparken burada çok ilgi görmeyeceğini düşünüyordum. “Heskîf” belgeseline yoğun bir ilgi gördüm, iyi festivallerde gösterildi ve gösterilmeye devam ediyor. Umarım ileride yapacağımız belgeseller de bu ilgiyi görür çünkü belgesel seven bir kitle var ve ileride de olacağını düşünüyorum.

Bir estetik tercih olarak belgesel için, sinemanın özü, kaynağı diyebiliriz. Zira çekilen ilk filmler belgeseldi. Tarihsel bağlam içinde, belgeselin bugüne ulaşma serüvenini, geçirdiği değişimleri nasıl yorumluyorsunuz? Kendinizi bu gelenek içinde nerede görüyorsunuz?

Bu alanın gücü, karmaşık sorunsallıkları daha derinden görmeyi sağladığından geliyor. 1920’lerden sonra bugünkü ismini alan bu görsel alana baktığımızda görüyoruz ki neredeyse ekseninden hiç kaymadı. İlk adlandırmalarından biri olan “Gerçek Filmler” adlandırması da bunun bir göstergesi zaten. Fabrika işçilerinin işten çıkışı veya bir trenin istasyonunda durması gibi tek karelik filmlerdi. Zaman içerisinde yaşamın hemen hemen her alanına yayıldı, her alanda belgesel filmler çekildi. Seyahat, siyasi, askeri, romantizm, modern, hibrit ve daha birçok alanda belgeseller yapıldı. Şüphesiz her şeyde olduğu gibi belgesel filmlerde de zaman ilerledikçe kimi noktalarda değişim yaşandı. Mekânsal, teknolojik ve zamansal değişimler. Ancak hepsinin bir odak noktası aynıydı, o da “gerçeğe bağlı kalmak”.

Kendimi bu gelenekte henüz yolun başında hissediyorum ki belgeselciliğin de biraz öyle olduğunu düşünüyorum. Belgesel filmlerin ve her seçilen, kadraja taşınan konunun bıraktığı etki de bu zaten. Fikir, arşiv, akademik araştırma ve varsa konuyla ilgili tanıkla görüşme, herkese de bunu hissettirdiğini düşünüyorum. Ne yaparsan yap, yolun başındasın. Sokrates’in “Bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir” sözü gibi, derine indikçe, daha da derine inmek gerekiyor. Belgesel film alanı, gerçekten de bazen gerçek, kurgudan daha tuhaf ve çoğu zaman daha ilginç.

‘DOĞASI GEREĞİ İNTERNET İÇİN ÜRETİLEN BİR İÇERİK BELGESELDEN FARKLIDIR’

Özellikle sosyal medyada, hazır bilgi veren birtakım Youtube içerikleri belgesel olarak tanımlana geliyor. Bu noktadan yola çıkarak iki ayrı soru soracağız. İlki, belgesel bilgi taşıma aracı mıdır? İkincisi, bu içerikleri estetik olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?

Günümüzde belgesel denince akla daha çok bir konu hakkında bilgilendiren, bahseden, insanları aydınlatan görsel içerikler geliyor. Tanımlama içeren, tarihçeden bahseden, olay akışlarını ele alan, bilgilendirici içerikler… Bu gibi bir içerik hazırlamak hazır stok görsellerle hikâye anlatarak dahi mümkün olabilir. Fakat benim için belgesel, mümkünse o ana tanıklık ederek, insanların nasıl etkilendiklerini gözlemleyerek, süreci ele alıp bunun izleyiciye nasıl yansıtılacağına da karar verip, insanları da olaya duruma tanık etmektir. Tabii görsel açıdan kullanılan teknikler olsun, kareler olsun, yöntemler olsun dijital medyada üretilen içeriklerle mutlaka farklılaşır. Hepsi için demiyorum ama doğası gereği internet için üretilen bir içerik farklıdır.

Belgesel sinema, gerçekle olan doğrudan ilişkisinden dolayı, sık sık egemenlerin hışmına uğruyor. İdeolojik bağlamda bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Egemenler, toplum için doğru olan şey eğer kendi çıkarlarına denk düşmüyorsa hoş karşılamazlar. Doğruyu anlatmanın en güçlü yöntemi olan belgeseli sevmezler. Zaman zaman sevmiş gibi yapar, ciddi bütçelerle sipariş filmler de yaptırırlar. Bunları toplumu kendi fikirlerine hazırlamak için yaparlar. Bunlara gerçekten sanat denilir mi, sanmıyorum.

Son günlerde, filmler/diziler yayımlayan çeşitli internet mecralarının daha aktif kullanılıyor olması hasebiyle, birkaç sermayedarın “piyasaya” gireceği konuşuluyor. Bu durum sadece dizi sektörü için değil, sinema sektörü için de heyecan yarattı. Peki, belgesel sinemacılar bunun neresinde? İnternet mecralarından destek alarak iş üretebilmek, geçmişteki üretim koşullarına nazaran sizi özgürleştirir mi? Ne düşüyorsunuz?

Bu durum heyecan verici ve bence zorunlu çünkü insanlar bu mecralarda daha fazla tüketim yapıyorlar. Z kuşağı, sonra gelen alfa kuşağı tamamen ekranlardan yetişip büyüyor. Bu durum, belgesel sinemacıları maddi bakımdan özgürleştirse de üretirken ne kadar özgür hissedilebilir şüpheliyim. Daha çok kendi kafandakini üretme yerine bir mecraya beğendirme duygusu artarsa, bu özgürlüğü kısıtlayan bir durum olur.

Hazırladığınız yeni bir proje var mı? Günleriniz nasıl geçiyor?

Yeni bir proje üzerine çalışıyorum, bu yılın sonlarına doğru belirlediğim maddiyatı elde edebilirsem çekimlerine başlamayı düşünüyorum. Yaklaşık son iki aydır Irak Kürdistan Bölgesi’ndeydim. Sahim Omar Kalifa’nın daha önce kısa filmini çektiği “Baghdad Messi” adlı filmin uzun versiyonu çekildi, kamera asistanı olarak çalıştım. “Heskîf” belgeselinin Documentarist İstanbul günlerinde gösterimine yetişemedim o yüzden. Erbil çok sıcak bir şehir ve yoğun çalıştığımız için şu an dinleniyorum sadece, festival süreçlerini takip ediyorum.

Kaynak: DUVAR

İlginizi çekebilir