Ekosit tanımı hesap sormaya yeter mi? – Onur Yılmaz

Bir eylemin ne zaman suç olduğu diğer şeylerin yanında o toplumdaki sınıf savaşımının güncel güç dengelerine göre değişir. Hele de bu toplum tarihten getirdiği bir dizi yapısal eşitsizlik ve üstü örtülmüş, cezasız kalmış suçlarla yaşayan ve tam da bu nedenle kapitalizmin sistemik krizlerini farklı görünümlerle ve kimi zaman daha derin yaşayan bir toplum ise.Yıllardır coğrafyanın dört bir yanında enerji, maden, yol, altyapı, avm, vb. türlü inşaatlar da işte bu aleni suçlardan. Bunlar birer suç; çünkü doğrudan mülksüzleştirme yoluyla birikimin araçları; çünkü yarattıkları yıkım binlerce canlının ölümüne, yaşam alanını kaybetmesine yol açıyor; çünkü yoğun emek sömürüsünün yanında toplumsal eşitsizlikleri derinleştiren kaba zora dayanıyor. Çoğu zaman bu suçların işlenmesi yalnızca yerel halkın fiili meşru direnişiyle durdurulabilirken hukuki mücadele bu direnişleri besleyen, sürekliliğini sağlayan toparlayıcı bir rol oynuyor. Ancak her bir koruma yasası tarihsel mücadelelerin sonucu olarak kazanılmış birer eşik olsa da uzun vadede yasal sınırlar neredeyse her zaman “doğası gereği” sermaye lehine sonuç veriyor.

Ekoloji mücadelesinin bir ayağının her daim hukuki alanda olacağı kesin, ancak küresel ekolojik çöküşün geldiği noktada hukuk yalnızca yıkımı durdurmak için başvurulacak bir mercii olmaktan öte sorumlulardan hesap sorulacak ve çevresel adalette daha ileri bir aşamaya geçilebilecek bir alan haline gelebilir. En azından kurumsal müzakereler yoluyla mücadeleyi seçenler açısından böyle bir ihtimal mevcut. İşte son yıllarda özellikle kimi STK ve derneklerin yürüttükleri çalışmalarla öne çıkan ekosit kavramıyla ilgili böyle gelişme söz konusu.

Her ikisi farklı yerlerde de karşımıza çıkan Yunanca ev, yuva anlamına gelen ‘oikos’ kelimesinin ‘eko-’ ön ekine ve Latince öldürme anlamına gelen ‘caedere’ kelimesinin ‘-sit’ son ekine dönüşmesinden oluşan kavram ilk kez 1950’lerde ABD ordusunun Vietnam Savaşı’nda bütün bir ekosistemi hedef alan kimyasal savaş programı için Amerikalı bilimci Arthur Galston tarafından kullanıldı. Galston, çevreye karşı savaşı ve sınırları aşan kirliliğe karşı yeni bir uluslararası ekositi yasaklama anlaşması önermişti.

1972’deki çevresel konulara dair meşhur BM Stockholm zirvesinde ise İsveç Başbakanı Olof Palme ekositin ceza hukukuna girmesi çağrısını üst düzeyde yapan ilk kişi olmuştu. BM Uluslararası Hukuk Komisyonu, çevresel yıkım ve ilgili suçları 1980’de İnsanlığın Güvenliği ve Barışa Karşı Suçlar başlığıyla hazırladığı taslağa eklemeyi ele almıştı. Ancak bunlar, taslak nihayetinde 1998’de kabul edilerek Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) Roma Tüzüğü halini aldığında ve 2002’de yürürlüğe girdiğinde kapsam dışında bırakılmıştı. Bugün Roma Tüzüğü soykırım, savaş suçları, insanlığa karşı suçlar ve yakın zaman önce eklenen saldırganca eylemler şeklindeki 4 başlığı uluslararası suçlar olarak tanıyor.

2017’den bu yana Hollanda’daki ‘Stop Ecocide Foundation’ (Ekositi Durdurun Vakfı) öncülüğündeki bir dizi çevreci grup, insan hakkı savunucusu ve avukat, şirket sahipleri ve hükümet üyeleri dahil işledikleri büyük çevresel suçlardan dolayı kişilerin bu mahkemede uluslararası suçlar kapsamında yargılanması için çalışmalar sürdürüyorlardı. Vakıf Ekim 2020’de dünyanın farklı yerlerinden çevre hukuku ve iklim yasalarıyla ilgili birikimli 12 avukattan oluşan ‘Ekositin Yasal Tanımı için Bağımsız Uzmanlar Paneli’ni toplamış ve Haziran 2021’de konuyla ilgili diğer uzmanlar ve kamuoyunun fikirlerinin de dahil olduğu
çalışmayla UCM’nin 5. suç başlığı için bir taslak oluşturmuşlardı.

Roma Tüzüğü’nün mevcut halinde çevresel suçlara atıf yapan bir madde (Madde 8(2)(b)(iv)) bulunuyor. Ancak bu madde yalnızca savaş suçlarıyla ilgili. Yani, uluslararası silahlı çatışma durumlarındaki çevreye karşı işlenen suçları kapsıyor. Ayrıca Madde 8’deki “yaygın, uzun dönemli ve ağır” gibi muğlak ifadelerin hepsi yerine geldiğinde bir eylem çevresel suç kapsamında sayılıyor.

Tüm bu eksiklere dikkat çeken Panel üç ana değişiklik önerdi. İlki, Tüzük’ün 2. maddesinin girişine “Çevrenin, dünya çapında doğal sistemleri ve insan sistemlerini ciddi şekilde tehlikeye atarak günlük olarak şiddetli yıkım ve bozulma ile tehdit edilmesinden endişe duyuyor.” cümlesinin eklenmesi. İkincisi, UCM’de yargı konusu olacak suçları belirleyen 5. Madde’ye bahsettiğimiz 4 suç başlığının yanına ‘ekosit’in eklenmesi. Ve üçüncüsü, 8. Madde’ye ekosit tanımının kendisinin eklenmesi. Buna göre Panel, ekosit için şu tanımı ve açıklamaları öneriyor:

Bu tüzüğün amacı doğrultusunda ‘ekosit’, çevreye ağır ve, ya yaygın ya da uzun dönemli zarara neden olmasının önemli ölçüde olası olduğu bilgisiyle gerçekleştirilen yasa dışı ve taksirli eylemler anlamına gelir.

“Paragraf 1’in amacı doğrultusunda:

  • a. ‘Taksirli’, beklenen sosyal ve ekonomik faydalarla ilişkisi içinde açıkça ölçüsüz olacak
    şekilde hasarın umursamazca ihmal edilmesi anlamına gelir;
  • b. ‘Ağır’, insan yaşamı ya da doğal, kültürel ya da ekonomik kaynaklara ciddi etkileri de
    içeren çevrenin herhangi bir unsurunda çok ciddi olumsuz değişiklikler, bozulma ya da
    zarar anlamına gelir;
  • c. ‘Yaygın’, sınırlı bir coğrafi alanın ötesine uzanan, devlet sınırlarını aşan ya da bütün bir
    ekosistemin ya da türün ya da çok sayıda insanın etkilendiği hasar anlamına gelir;
  • d. ‘Uzun dönemli’, geri döndürülemez ya da makul bir zaman dilimi içinde doğal iyileşme
    yoluyla yeniden onarılamayan hasar anlamına gelir;
  • e. ‘Çevre’, yeryüzü, onun biyosferi, kriyosferi, litosferi, hidrosferi ve atmosferi ve yanı sıra
    dış uzay anlamına gelir.”

Roma Tüzüğü’ne taraf olan 123 üye ülkenin her birinin değişiklik önerme hakkı bulunuyor. Ancak bugüne kadar devletler ve diğer resmi kurumlar iklim krizi ve ekolojik çöküşe götüren adımları yavaşlatabilecek bu konuda uluslararası bir konsensüs sağlayamadı; doğrusu ciddi bir girişimde de bulunulmadı. Başta Vietnam’da yaptıklarından sonra 1990’da kendi ülkesinde ekositi suç kabul eden ilk ülke olan ABD olmak üzere kimi ülkelerin ulusal hukuklarında barışı tehdit eden suçlar kapsamında ekosite dair ceza hükümleri bulunsa da bunlar sermayenin kendi çıkarlarını “ulusal çıkarlar” olarak gösterdiği durumlarla hiçbir zaman büyük çapta kesişmedi.

Meksika Körfezi’nde 2010’da BP’ye ait Deepwater Horizon’daki büyük petrol sızıntısı felaketinden sonra daha geçtiğimiz günlerde bu kez devlet kurumu Pemex’in su altındaki fosil yakıt boru hatlarındaki sızıntı sonucu suyun içinde çıkan yangın yine büyük korku yarattı. Nijer Deltası’nda, Nijerya’da, Rusya’da yine fosil yakıt faciaları son 1 yıllık süreçte yaşandı. Amazonlardaki ormansızlaştırma başta Brezilya’da ama diğer bölge ülkelerinde de paramiliter çetelerin eşliğinde sürüyor. İklim krizi sonucu sular altında kalan, kalmak üzere olan ada ülkelerinin yurttaşlarına, Afrika ve Güney-Güneydoğu Asya ülkelerinde iklim felaketleri sonucu geçimlerini ve dahası yaşam alanlarını kaybeden yüzbinlere karşı suç ağır ağır işlenen bir olgu.

Bu durumların hiçbirinde meydana gelen “kazaların” neden olduğu kapsamlı sonuçlara dair bir karşılık/ceza ortay çıkmadı. Şirketler o anki kayıplar için belirli bir miktar tazminat öderken ekosistemle ilgili tahribata dair uzun süreli takip sonucu raporlara geçen veriler şirketlerin karşısına çıkarılmadı. Yerinden yurdundan olan insanlar, ekolojik felaketlerin sistemik kökenine dair bir sorgulama, hesap sorma kapasitesinden yoksun hayatta kalmak için yine suçluların insafında hayatta kalma mücadelesine giriştiler.

Dahası tekil faciaların ötesinde Dünya ekosisteminin çöküşünün kendisini bir suç haline getirecek kanıtlar elimizde mevcut. Dünya Vahşi Yaşam Fonu’nun (WWF) Yaşayan Gezegen Raporu’na göre 1970’lerden bu yana memeli, kuş, balık, amfibik ve sürüngen türlerinin dünya çapında nüfusu % 68 oranında azaldı. Bu oran Latin Amerika için % 94’e kadar varıyor. Yine Royal Botanik Bahçeler kuruluşunun Dünya Bitkileri ve Mantarlarının Durumu raporuna göre bilinen tüm bitki türlerinin % 39’u, yani yaklaşık 140 bin tür önümüzdeki on yıllar içinde yok olma tehdidi altında.

BM’nin Uluslararası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) ile Biyoçeşitlilik ve Ekosistem Hizmetlerinde Hükümetlerarası Platform’un (IPBES) ilk kez birlikte hazırladıkları raporda da yine insanlığa karşı tehdit olarak biyoçeşitlilik kaybı ve iklim krizinin birlikte ele alınmaktan başka çaresinin olmadığı bildirilirdi.

Salgına rağmen 2020’de 1,8 milyon hektarlık orman yanarken bu bölgelerdeki biyoçeşitlilik ve insanların geçimlik faaliyetleri ciddi zarar gördü. Ekoloji mücadelesi güçlendikçe sermayenin iç çelişkilerine göre bu tür geri adımlarla yargılamaların bireysel kurban verme alanına dönüşme tehlikesi bulunsa da çevresel
suçların yalnızca projelerin durdurulmasının ötesine geçmesi önemli bir kazanım olacaktır. Ekositin UCM’de suç olarak kabulüyle ilgili son karar Haziran 2022’de Stockholm’deki BM zirvesinde devlet temsilcileri tarafından verilecek.

Doğanın yıkımından beslenen sistemin doğa katliamları ancak devrimci dönüşümlerle sonlandırılabilir ve artık önlenemez olan kimi felaketler ancak yine sistemsel çapta devrimci önlemler gerektirir olsa da bu olası bir ekosit kazanımının sağladığı meşruiyet ile daha büyük mücadelelerin örgütleneceği bir sıçrama tahtasına dönüştürmek ekolojistlerin elinde.

Kaynak: KARINCA
sms sharing button
print sharing button

İlginizi çekebilir