Dünyanın Ezgileri: Kabusa karşı kayıtsızlığı yırtan sesler – Kavel Alpaslan

Zamanın ruhunda hiçbir şey ebediyen, istikrarla devam etmiyor. Çatışmalar sarmalı içinde böylesi bir beklenti, her zaman olduğundan daha imkansız kaçıyor.

Karamsarlık diz boyu, kazanılan mevziler bir bir boşalmış, umutsuzluğun pazarında eskiler terhis edilmiş, ufuktaki pus da kalkacak gibi durmuyor… Üstelik herkes melankoli içinde böylesi dönemlerin ebediliğine ikna olmuş vaziyette. Sahiden öyle mi? ‘Böyle gelmiş böyle gidecek’ ya da ‘Kim ne yapabilir’ mi demeli? Aksini söyleyen, farklı yolları işaret eden sadece tarih değil, aynı zamanda müzik!

Tabii ki içinde onlarca dinamiği bulunan toplumsal mücadelelerin ritmi belli bir doğru üzerine ilerlemiyor. Ne kazanılan ivmeler kesin bir yükseliş, ne de kısa ya da uzun duraksamalar nihai bir son anlamına geliyor. Bu yoruma varmak için kehanet teorilerine ya da zaman makinesine gerek yok, tek başına tarih yeterince ikna edici olabilir. Müzikse düşüşte de, yükselişte de toplumsal mücadeleleri yalnız bırakmıyor, elbette farklı yüzlerle. ‘Yenilgi yılları’nın okulunda müzik, sessizliğin sesini anlatıyor.

Toplumsal mücadeleleri konu alan şarkılara baktığımızda coşku, acı ya da mücadelenin ta kendisini görmeye oldukça alışığız. Fakat toplumu olduğu gibi sanatçıları da farklı dönemlerde rahatsız eden bir konu daha var; o da kayıtsız kalışa, sessizliğe ve kabuğa çekilmeye karşı yazılan sözlerde karşımıza çıkıyor. Üstelik bunlardan bazıları kimi baskılardan dolayı eserlerini imgelere boğmak durumunda kalmış ve sonuç olarak belki çok daha anlamlı sözler ortaya çıkmış. Kimileriyse kendi siyasi perspektifleriyle halihazırdaki karanlığı alt edecek adresi doğrudan işaret etmeyi tercih etmiş. Şimdi dünyadan benzeri hisler ve kaygılarla toplumsal mücadelelerin farklı bir yanına, yani ‘sessizliğe’ değinen sanatçıların eserlerine ve hikayelerine yolculuk edelim…

AŞK ŞARKISINA GİZLENEN MİLİTAN SÖZLER

Yıl 1975, İspanyol diktatör Francisco Franco ölüm döşeğinde… Yıllarca komünistlerin, azınlıkların ve demokrat cumhuriyetçilerin büyük bedeller ödeyerek mücadele ettiği isim ölüyor. Tam o sırada Franco yönetiminin 5 genci idam etmesi büyük bir yankı uyandırır. Avrupa Türkiyeli Demokratik İşçi Dernekleri Federasyonu’nun yayın organı İşçi Gazetesi’nde konuyla ilgili şöyle bir haber yer alıyor:

“Otoegui, Alonso, Sanz, Sollas, Manot. 20-25 yaşları arasındaki bu beş genç, 27 Eylül sabahı idam edildiler. İspanya’yı kana bulayan faşist diktatör Franko, diğer altı kişiyi de müebbet hapse mahkum ettirdi. Bu son cinayetler faşist diktatörlüğün sonunu hızlandırdı. Bütün dünya cinayetleri protesto ediyor. Meksika’dan Türkiye’ye kadar birçok ülkede gösteriler yapıldı. Yüz binlerce insan sokakları, meydanları doldurarak yürüdü. İspanyol elçilikleri tahrip edildi.”

Haberin devamında Ankara ve İstanbul’da gösteriler yapıldığı ve Ankara Belediyesi’nin elçiliğe giden elektrik ve suyu kestiği bilgisi yer alıyor. Ülkemizle olan ilişkisi bir tarafa İspanya’da yaşananlara dair şu ifadelere yer veriliyor, “Birçok yerde polisle çatışmalar oldu, üç polis öldü. Komünistlerin etkisi bulunduğu gizli sendikaların genel grev çağrısına çok sayıda işçi uyarak iş başı yapmadı. 40 yıldır halkı terör ve zulümle yöneten faşist diktatör Franko’nun sonu geldi (…)”

Franco’nun sonu Kasım ayında ecel tarafından gelecektir. Bununla birlikte ikisi sihalı Bask örgütü ETA tutsağı, üçü komünist cumhuriyetçi FRAP üyesi olmak üzere idam edilen 5 genç hakkında sadece eylemler yapılmaz. Luis Eduardo Aute bu dönemde öldürülen gençler anısına ‘Al Alba‘ yani ‘Şafakta’ isminde bir şarkı yazar. Tabii kolay değil öyle devletin terörist olarak gördüğü ve ölüm cezası verdiği isimler hakkında hemen bir şarkı yapmak. Dolayısıyla Aute, Franco döneminin sansürlerinden ve baskılarından kaçmak için farklı bir yolu tercih eder ve imgelere sığınır. Şarkı ilk bakışta bir aşk şarkısıdır. 5 gencin hikayesi bilinmediği takdirde aksini tahmin etmek için hiç bir neden yoktur. Oysa bu gözle şarkıya baktığınızda bambaşka bir anlam ortaya çıkıyor. Sonuç olarak şarkı hem Aute’nin en popüler eseri, hem de Franco döneminde verilen kayıpların adeta sözlü bir sembolü haline gelir. Kim bilir, belki karanlığın altında yapılmasaydı, belki bu kadar etkileyici sözler de ortaya çıkmayacaktı?

“Eğer sana söylediysem, aşkım / gün doğumundan korktuğumu, / ne bunlar hangi yıldızlar bilmiyorum / tehditler gibi acıtan / ne de ayın kanamasının ne olduğunu / tırpanının eşiğinde / Öyle hissediyorum ki geceden sonra / en uzun gece gelecek / beni terk etmeni istemiyorum / aşkım şafakta / şafakta, şafakta / (…) / Binlerce sessiz akbaba / kanatlarını açıyor / seni de paramparça etmiyor mu, aşkım / bu sessiz dans, / ölülerin lanet dansı / sabahın barutu.”

José Mercé tarafındadn seslendirilen şarkının flamenco yorumu da oldukça etkileyici:

Sözlerde yer alan ‘şafak’ imgesi, ‘sabahın barutundan’ da anlaşılabileceği üzere infazla ilişkili. Ancak genel itibariyle ‘karanlığı’ dönemin karanlığıyla eşleştirmek de yanlış olmayacaktır.

‘İNAN BANA ARKADAŞIM, BU SESSİZLİK BİTECEK’

ABD’de ırkçılığa karşı mücadelede, siyahlar için silahlı özsavunma yöntemleriyle 1970’lerde oldukça ses getiren Kara Panter Partisi’nin ismini duymayan yok. Partinin bir dönem liderliğini üstlenen isimlerden Elaine Brown, diğer kimi isimler kadar popüler değil. Bugün çeşitli alanlarda siyaset yürütmeye devam eden Brown’un pek bilinmeyen yanıysa müzisyen kimliğidir.

Şimdi bir konunun altını çizmek gerekiyor. ‘Müzik yeteneği olan siyahlar’ konusu… Afro-Amerikalıların içinden eşsiz müzisyenler çıktığına şüphe yok. Fakat ayrımcılığın diğer bir yüzü de koskoca bir halkın varlığını tek bir alana sıkıştırmak olmasın? Müzik alanında ‘Childish Gambino’ ismiyle bildiğimiz Donald Glover’ın yarattığı Atlanta dizisine bu konu esprili bir şekilde dile getiriliyordu: Siyahlara günümüzde dahi sadece eğlence sektörünün reva görülmesi, hatta bu duruma ‘acıyarak’ yaklaşan beyaz oryantalizmi… Bu hatırlatmayı yaparak Brown’un piyano başındaki performansına yavaş yavaş geçebiliriz.

Brown’un albümü ‘Seize the Time‘ yani ‘Zamanı Ele Geçirmek’ 1969 yılında yayınlanır. Şarkıların içeriği tahmin edilebileceği üzere son derece militan sözlerden oluşmaktadır. Albüm sanki Kara Panter Partisi’nin müzikal bir manifestosudur. Brown’un bu albümle birlikte kendi zamanına el koyduğunu kesinlikle söyleyebiliriz… Albümde yer alan bir şarkı sözleri itibariyle bizim konumuzun dahilinde yer alıyor, tıpkı az önce dinlediğimiz Al Alba gibi. Tek farklı, Brown’un karanlığa ve melankoliye dair betimlemelerinin ardından, partilerince gördüğü çözüm yolunu doğrudan işaret etmesidir…

The End of Silence‘, yani ‘Sessizliğin Sonu’ öyle bir şarkıdır ki yüzlerce yıllık köleliği, ırkçılığı bir şarkıya nasıl sığdırdığını şarkı sözleri değil; dinleyicilerinin gözleri anlatıyor…

“Hiç dikildin mi / gecenin karanlığında / sessizce çığlık atarak: ‘sen bir insansın’ / Hiç umut ettin mi / bir zamanın geleceğini / sesinin duyulabildiği? / Öğle güneşini altında / hiç o kadar bekledin mi / duyulmamış şarkın / ruhunun kendisini soyup çıkarana kadar / O zaman, inan bana arkadaşım / bu sessizlik bitecek / Sadece silahları almamız gerekecek / ve insan olmamız. / Hiçbir yaşama çığlığı / beynin yitip gittiği zaman bile / vücudunu titretti mi? / ve birikmiş yılların / gözükmeyen zincirleri / seni ağlayamayacak kadar incitti mi? / Bir çok ağızdan / bir çok yemin / öğretti mi sana / kelimelerin sadece kelime olduğunu?”

‘KİMSE CÜRET EDEMEDİ SESSİZLİĞİN SESİNİ ALTÜST ETMEYE’

Son olarak bildiğimiz bir şarkıyı, konumuz çerçevesinde değerlendirerek ele alalım. Simon and Garfunkel’in ‘The Sound of Silence‘ şarkısı, ilk bakışta çoğumuz için dinlendirici, sakin bir şarkıdır. ‘Merhaba karanlık, eski arkadaşım / buraya seninle tekrar konuşmak için geldim’ sözleriyle başlayan bu eser, nesilden nesile benzeri hislerle dinlenmeye devam edecek gibi duruyor. Öte yandan şarkının sözlerinde açıkça aktarılan toplumsal anlamlar söz konusu. Şimdi şarkıyı bu bakışla, modern tüketim toplumunun yarattığı kaygısızlık üzerinden tekrar düşünelim:

“(…) Ve çıplak bir ışık içinde gördüm / on bin insanı, belki daha fazlasını / Konuşmadan söyleşen insanları / dinlemeden duyan insanları / seslerin asla paylaşmayacağı şarkılar yazan insanları / ve kimse cüret edemedi / sessizliğin sesini altüst etmeye. / ‘Aptallar’ dedim ‘bilmiyorsunuz / sessizlik bir kanser gibi yayılır, / size öğretebileceğim sözlerimi duyun / size ulaşabilecek kollarımdan tutun.’ / Ama benim sözlerim sessiz yağmur damlaları gibi düştü / ve ve sessizliğin kuyularda yankılandı. Ve insanlar eğilip dua ettiler / yarattıkları neon Tanrı’ya / ve işret uyarısını belirtti / oluşturduğu kelimelerle ve işaret dedi ki, ‘Peygamberlerin sözleri apartmanlarda ve metrolarda yazılı’ / ve fısıldadı sessizliğin sesini”

Zamanın ruhunda hiçbir şey ebediyen, istikrarla devam etmiyor. Çatışmalar sarmalı içinde böylesi bir beklenti, her zaman olduğundan daha imkansız kaçıyor. Elbette toplumsal mücadeleler melankoli ve baskıyla nihayete ermediği gibi gelecek tayiniyle de ilerlemiyor. İnsana tarihte özne olabilme rolünü veren felsefeler bağırsalar da kimi zaman sanatçılar bunu betimlemede ve aktarmada daha başarılı olabiliyorlar. Toprak eğer ‘şimdi sıcak, şimdi ulaşılmaz, şimdi olgun meyvalarla dolu’ ve ‘çok yol çok uzaksa’, ‘bulana yürüyene bin selam olsun!’

EK: Daha önce Şilili devrimci Miguel Enriquez’i işlediğimiz yazıda yer alan konumuzla ilgili Silvio Rodriguez’in ‘Canción Contra la Indecisión’ parçasına da aşağıdaki linkten ulaşabiliriz.

Kaynaklar ve daha detaylı bilgilerin yer aldığı adresler:  1 2 3 4

Kaynak: DUVAR

İlginizi çekebilir