“Dünyada ve Türkiye’de emeğin halleri” yazı dizisi (3): GELİRDEN ALINAN PAY VERİMLİLİĞE GÖRE BELİRLENMİYOR – Mustafa Durmuş

19.yüzyılın son çeyreği ekonomi bilimindeki gelişmeler açısından son derece önemlidir. Çünkü bu dönemde, A. Smith ile bir yüzyıl önce başlayan Klasik burjuva iktisadında önemli bir paradigma kırılması yaşandı ve Neo Klasik İktisat Okulu ortaya çıktı.

1890 yılında ise bu okulun önde gelen temsilcilerinden Clark, kapitalist bir piyasa ekonomisinde sadece emek ve sermaye gibi iki üretim faktörünün var olduğunu ve arz ve talep kanunu ile bu faktörlerin en verimli üretimlerinin gerçekleştiğini temel alan bir üretim ve bölüşüm modeli ortaya attı (1).

Clark’ın asıl derdi o dönem işçi sınıfı içinde çok etkili olan Marx’ın artı değer sömürüsünü esas alan kapitalizm eleştirisi karşısında, karşı savlar geliştirmekti.

Bu modelinde Clark kapitalist piyasalarda üretimin son derece etkin gerçekleştirildiğini ve bunun sonucunda ortaya çıkan bölüşümün de son derece adil olduğunu ileri sürdü. Böylece işçilerin sömürülmesi gibi bir olgu mevcut değildi. Çünkü her iki faktör de marjinal verimliliklerine eşit bir pay almaktaydı. Hangi faktörün marjinal verimliliği daha fazlaysa, hasıladan o daha fazla pay alıyordu.

İşte o zamandan beri ana akım burjuva iktisat okulları, bölüşüm meselesini daha sonra Neo Klasik Faktör Donanımı Teorisi olarak adlandırılan bu teoriye göre ele alırlar.

Örnek olarak 20. Yüzyılın ikinci yarısında, iktisatçı Fama’nın “Etkin Piyasa Teorisi” de benzer biçimde piyasaların kaynakları etkin tahsis ettiğini, buna ücretlerin de dâhil olduğunu ileri sürerek, ortaya çıkan emek-sermaye bölüşümünün adil olduğunu vurguladı.

Son olarak bu kervana Keynesyen iktisatçılar da katıldılar. Öyle ki 2000’li yıllarda yıldızı bir anda parlayan Keynesyen iktisatçılardan birisi olan T. Piketty de asıl olarak bölüşüm konusunda bu teoriden kopmadı ve bölüşüm analizleri için bu teoriyi kullandı (2).

O halde bu bölüşüm teorisinin temel çıkarımı nedir?

Özetle, bu teoriye göre, verili bir andaki gelir dağılımı her bir üretim faktörünün sunduğu hizmetin değeri ve miktarınca belirlenir. Bu bağlamda öncelikle üretim faktörünün sahip olduğu donanımın niteliği çok belirleyicidir.

NE KADAR DONANIM O KADAR GELİR !

Donanımı bir örnekle açıklarsak, bir emekçinin donanımı onun becerilerinden, aldığı eğitimden, beden ve ruh sağlığından ve para kazanma arzusundan (çok çalışma anlamında) oluştuğundan, onun ücretinin düzeyini bu donanımın yüksekliği ya da düşüklüğü belirler.

Diğer taraftan bir sermayedarın donanımı (yukarıdaki faktörler olsun ya da olmasın); kendisine para-sermaye ve ticaret kültürü biçiminde kalan miras, yakaladığı fırsat ve şanslar ve biriktirdiği servet ve güç ilişkileri gibi emek sarf edilerek kazanılacak gelirlerden ziyade, kendisine sunulmuş imkânlardan oluşur. Böylece onu verimli kılan bu donanımın büyüklüğüne bağlı olarak, elde edeceği gelir daha yüksek ya da daha düşük olabilecektir.

ÜRETİM FAKTÖRÜNÜN MARJİNAL VERİMLİLİĞİ

Böylece teoriye göre, her hangi bir üretim faktörünün sahip olduğu donanım adil (!) bölüşüm için veri olarak kabul edildiğinde, piyasa ekonomilerinde gelir dağılımı, bu donanıma sahip faktörün piyasa değerince (fiyatınca) belirlenir. Bu değer ya da fiyat da tam rekabetçi piyasalarda bu faktörün marjinal verimliliğine eşittir.

Yani bir işçi çalışması sırasındaki harcadığı son birim emeğin verimliliği, üretkenliği ölçüsünde ücretini artıracak ya da düşürecektir. Bu emek ne kadar verimli ise ücreti o denli yüksek olacaktır. Bu anlamda da emek gücü verimliliğinin sürekli olarak artması gereklidir.

Bu yaklaşımın doğal çıkarımı üretimden adil pay alabilmek için sınıf mücadelesine, sendikalara, toplu iş sözleşmelerine ya da grev hakkına ihtiyaç olmadığıdır. Çünkü işçiler daha verimli çalışarak daha çok ücret geliri, sermayedarlar da daha verimli çalışarak daha fazla kâr elde ettiklerinde adil bir bölüşüm sağlanmış olacaktır.

VERİMLİLİK VE ÜCRET VERİLERİ TEORİYİ ÇÜRÜTÜYOR

Oysa önceki bölümlerde kısaca sunduğumuz OECD ve ILO’nun verileri (3) örneğin son 10 yıldır küresel çapta, emek gücü verimliliğinin artmasına rağmen ücret artışlarının bunun çok gerisinde kaldığını gösteriyor. Yani pratikte gelir bölüşümü bu teoriye uygun olarak gerçekleşmiyor, işçiler daha verimli ve daha çok çalışsalar da bu üretkenliklerinin karşılığını alamıyorlar.

Buna karşılık borsa, tahvil piyasalarından sağlanan süper kârlar örneklerinde olduğu gibi sermayedarlar oturdukları yerden (verimli her hangi bir çabaya gerek olmaksızın) kârlarını katlayabiliyorlar. Ya da ülkede olduğu gibi ahbap-çavuş kapitalist ilişkileri içinde devletten aldıkları ihale ve teşviklerle kârlarını çok verimli (!) bir biçimde artırıp daha da zenginleşebiliyorlar.

PATRONLARIN GÜCÜ ARTTIKÇA ÜCRET DÜZEYİ DÜŞÜYOR

Bu teoriyi boşa düşüren bir diğer gerçeklik dünyada tam rekabet piyasalarının olmadığı (belki de hiç olmadılar ve “görünmez el” hiç yoktu), bunun yerine devletin açık elinin, eksik rekabet ya da tekelci piyasaların hâkim olduğudur.

Çünkü A. Smith tam rekabet piyasalarını yüceltirken : “ Zenginler tüm gelişmelerin nemasını yoksullarla paylaşırlar. Bunu yaparken görünmez el onlara yardımcı olur. Şöyle ki dünya, üzerinde yaşayanlar arasında eşit paylaşılsaydı ve tüm toplumun çıkarlarını geliştirme amacı ve niyetiyle türlerin çoğalmasını sağlayabilmek için gerekli olan malların nasıl paylaştırılması gerekiyorsa, görünmez el de hemen hemen aynı bir bölüşümü sağlar” (4) demişti.

Oysa günümüzde eksik rekabet ya da monopol piyasalarının hakim olduğu bir kapitalizm hüküm sürüyor. Bunlardan eksik(ya da aksak) rekabet piyasaları rekabetin sınırlı sayıda firmaya kadar daraldığı (bu anlamda tam rekabetin koşullarının geçerliliğini kaybettiği) durumu, tekelcilik ise rekabetin bütünüyle ortadan kalktığı ve bir mal ya da hizmetin tek sunucusunun bulunduğu bir durumu anlatır.

Ancak tekelcilik sadece tek sunucu ya da tek satıcı olduğunda değil, tek bir faktör (emek) alıcısı olduğunda da ortaya çıkar. Bu duruma monopson emek gücü piyasası (tek emek gücü alıcı piyasası) denilir. Diğer taraftan tek alıcılığı tek bir firma olarak değil, çok az sayıda firma olarak algılamak günümüz gerçeğine daha uygundur.

SOSYAL STATÜ, POLİTİK İLİŞKİLER, IRK, CİNS, ETNİSİTE?

Böylece eksik rekabet piyasaları söz konusu olduğunda, emek dahil üretim faktörlerinin getirisini (ücret düzeyi) belirleyen unsur, faktörün marjinal verimliliğinden ziyade; sosyal statü, ilişkiler, aile bağlantıları, ırk, cins, etnisite, emek gücü piyasalarının örgütlenme düzeyi, sendikalaşma ve toplu sözleşme haklarının varlığı / yokluğu ya da işçi sınıfının örgütlenme düzeyi gibi etkenler oluyor.

Çünkü teoriye göre, tam rekabet piyasalarının aksine bu tür piyasalar işçilerin yeterince verimli çalışmalarını sağlayamıyor, dolayısıyla da verimlilik-ücret ilişkisi zayıflıyor.

Örnek olarak Migros ile bir mahalle bakkalının mücadelesi adil midir? Ya da sınıfsal konumunuz, nerede doğduğunuz, cinsiyetiniz, etnik kimliğiniz, inancınız, ideolojiniz, hangi okullara gittiğiniz ya da arkadaşlarınızın kimler olduğu ya da geçmişinizin nasıl olduğu toplumsal hasıladan pay alırken gerçekten fark etmez mi?

MONOPSON PİYASALAR ÜCRETLERİ BASKILIYOR

Özellikle de emek gücünün alınıp satıldığı piyasalarda eğer tek alıcılık (monopson) durumu söz konusuysa bu reel ücretleri ciddi olarak baskılıyor.

İlk kez Keynesyen iktisatçı J. Robinson’un kullandığı (1933) ama sonrasında Alan Manning tarafından geliştirilen bu yaklaşıma göre, monopson piyasası reel ücretlerin durgun seyretmesine ve istihdam olanaklarının azalmasına neden oluyor.

Yani monopson emek gücü piyasası işçilerin ücretlerdeki değişikliklere her hangi bir tepki veremeyecekleri (düşük emek gücü arz esnekliği) bir durumdur. Nitekim uygulamada da işçi alımının tek elden yapıldığı durumlarda işçi ücretlerinde yüzde 17 dolayında bir azalmanın ortaya çıktığı görülüyor (5).

Kaldı ki Marx’ın altını çizdiği gibi sermaye sadece bir üretim faktörü değil, aynı zamanda sosyal, siyasal ve yönetsel bir kategoridir. Egemen sınıfın üretim araçlarını olduğu kadar toplumu da denetleme aracıdır. Para veya makine biçiminde ya da sabit veya değişken olabilir. Özü itibariyle ne fizikseldir ne de finansaldır. Özü güçtür. Yani kapitalistlere, karar alma ve işçilerden artı değer yaratma, çıkartma yetkisi veren bir güçtür.

Sermaye aynı zamanda da işçilerin hangi yönde siyasal tercihlerini belirtmeleri gerektiğini dayatan bir güçtür. Bu yüzden de az sayıda büyük işletmenin bulunduğu bir yörede işçilerin patronun isteği dışında bir siyasal partiye oy vermeleri ya da siyasal eylemde bulunmaları çok güçtür. Bu gerçek son yıllarda Türkiye’de yapılan seçimlerde işçilerin neden kendilerine karşı sınıfsal bir mücadele içinde olan partilere oy vermekte olduklarının da bir açıklamasıdır.

……devam edecek:

“Ne kadar verim o kadar ücret: Gerçekçi mi, adil mi? ………

(1) Polly Cleveland, Piketty’s Model of Inequality and Growth in Historical Context, Pt 1,www.dollarsandsense.org, JULY 15, 2014.

(2) Agm.

(3) OECD Employment Outlook (Wageless Growth) 2018; ILO, Global Wage Report 2016/17: Wage inequality in the workplace,www.ilo.org, 2016.

(4) David Orrell, Economyths, Ten Ways Economics Get it Wrong, 2010.

(5) Understanding the importance of monopsony power in the U.S.labor market, https://equitablegrowth.org/understanding-the-importance-of-monopsony-power-in-the-u-s-labor-market.

İlginizi çekebilir