“Dünyada ve Türkiye’de emeğin halleri” yazı dizisi (2): DÜNYA EKONOMİSİ TOPARLANIYOR AMA EŞİTSİZLİKLER DAHA DA ARTIYOR – Mustafa Durmuş

Dünya ekonomisi 2017’den bu yana toparlanıyor ama dünyada gelir ve servet eşitsizliği, adaletsizliği artmaya devam ediyor. Verimlilikler cılız da olsa artışını sürdürürken, reel ücret artışları ya bunun gerisinde kalıyor ya da düşüyor. Buna karşılık kârlar hızlı artışını sürdürüyor. Nitekim OECD tarafından yayımlanan son istihdam raporu (1) bu toparlanmanın sınıfsal sonuçlarını ortaya koyuyor. Öyle ki 2008 krizinden bu yana ilk kez OECD ülkelerinde kriz öncesine göre daha fazla istihdam var, işsizlik oranları kriz öncesine yakın bir düzeye geriledi. Ama bunun ağır bir bedeli oldu: Artmayan işçi ücretleri. Çünkü 2008 krizinin ardından geçen 10 yılda ücretler hala durgun seyrediyor. Nominal ücret artışları kesinlikle kriz öncesi dönemdeki artışların gerisinde kaldı.

REEL ÜCRETLER DURGUN SEYREDİYOR

Hatta ücret durgunluğu ücretlilerin kendi aralarında dahi aynı değil. Öyle ki ABD’de bir ceo (üst düzey şirket yöneticisi) ortalama bir işçiden 339 kat fazla ücret alıyor. 500 en büyük şirkette ise bu fark 500 kata kadar çıkıyor. Yani böyle bir yöneticiye 1 aylık ücret olarak 3101 işçinin 1 yıllık ücreti kadar ücret ödeniyor (2).

Ortalama işçi ücretlerindeki bu durgunluk ya da reel azalma, hem gelir bölüşümü adaletsizliğini artırıyor ve emeğin ulusal gelirden aldığı payı azaltıyor, hem de bunlara bağlı olarak yoksulluğu artırıyor.

Gelir eşitsizliğindeki artışın özellikle 1980 sonrası neo liberal dönemde zirveye çıktığı görülüyor. Öyle ki küresel çapta en zengin yüzde 1’in geliri bu dönemde (1980-2016) en alttaki yüzde 50’nin gelirinin 2 katı oranında büyümüş. Yani ilk grup toplam gelir artışından yüzde 27 pay alırken, en alttaki yüzde 50 sadece yüzde 12 pay alabilmiş (3).

Yine bir IMF çalışmasına göre, ortanca gelir elde eden hanelerin (hanelerin yüzde 51’inin geliri) elde ettiği gelirin yarısından az gelir elde eden hanelerin oranı, krizden çıkmaya çalışan Yunanistan ve İspanya’da yüzde 16, üçüncü sıradaki ABD’de yüzde 15 ve 10.sırada yer alan Türkiye’de yüzde 13,5 olmuş (4).

Ortalama ücretlerdeki bu durgunluğun sonucunda 36 OECD ülkesinin 24’ünde emeğin payı yüzde 68’e düşmüş (yüzde 3,5 puan). Bu düşüş oranı ABD’de yüzde 8 olmuş (ilk sırada) (5).

İşsizlik, düşük ücret ve yarı zamanlı çalışmanın kaçınılmaz sonucu ise yoksulluğun artması. Rapor, kriz sonrasında yoksulluk oranının arttığını ortaya koyuyor. Kriz öncesinde medyan hane gelirinin yarısından az gelir elde edenlerin oranı yüzde 9,6 iken bugün bu oran yüzde 10,6’ye çıkmış (6).

ÜCRET DURGUNLUĞUNUN NEDENİ VERİMLİLİK ARTIŞININ YAVAŞLAMASI DEĞİL

Verimlilik ve ücret artışı ilişkisi emek ve sermaye arasındaki bölüşüm ilişkilerinde temel bir konu. Bu bağlamda işçi örgütleri (doğal olarak), nominal ücret artışının, enflasyon artışının etkilerini giderici ve verimlilik artışını yansıtıcı olması gerektiğini savunurlar.

Bu açıdan ele alındığında Washington Uzlaşması sonrasında emeğin ulusal gelirden aldığı payın küresel çapta olmak üzere son 30 yılda gerilediği göze çarpıyor. Ayrıca iç talep azaldı, dış talebe olan bağımlılık arttı. G20 ülkelerinin tümünde emeğin payındaki gerileme iç talepte bir düşüşle sonuçlandı. Bu düşüş örneğin Türkiye’de ihracat artışıyla telafi edilemedi. Dahası emeği koruyan yasal düzenlemelerden giderek vazgeçilmesi sonucunda aralarında Türkiye’nin de aralarında bulunduğu birçok ülkede gelir bölüşümü adaletsizliği daha da arttı (7).

Bu konuda Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) son raporunun bulguları (8) kapitalizmin nasıl bir eşitsizlikler ve adaletsizlikler düzeni olduğunun resmi ağızdan bir itirafı niteliğinde.

Bu rapora göre, küresel düzeyde reel ücret artışları 2008 krizinden bu yana giderek yavaşladı. Özellikle 2013’ten bu yana bu yavaşlama belirginleşti. Artış oranları kriz önceki seviyeleri hala yakalayamadı. Öyle ki 2007 yılında küresel çapta yüzde 3,1 olan reel ücret artışları 2013’ te yüzde 1,1’de kaldı.

Oysa emek gücü verimliliği bu dönemde artmaya devam etti. Öyle ki 1999 yılı baz alındığında Merkez ekonomilerde 100 olan emek gücü verimliliği endeksi, 2015 yılında 118 olurken, yine 1999’da 100 olan az gelişmiş ülkeler reel ücret endeksi sadece 108’e çıkabildi (9).

Bunun sonucunda emek gelirlerinin milli gelir içindeki payı hızla azalırken, gelir bölüşümü adaletsizliği de görülmemiş ölçüde arttı. 1990’lardan bu yana ücret gelirlerinin milli gelir içindeki payı yaklaşık 13 puan gerileyerek yüzde 66’lardan yüzde 53’e geriledi (10).

Türkiye’de ise durum daha vahim: Ücret gelirlerinin milli gelir içindeki payı 1999’da yüzde 50 civarındayken yüzde 32’ lere kadar düştü (11).

Yukarıda sözü edilen OECD raporu, üye ülkelerde reel ücret artışının son 20 yılın verimlilik artışının gerisinde kaldığını kabul ediyor. Rapora göre örneğin eğer reel ücretler verimlilikler kadar artsaydı yüzde 13 daha yüksek düzeyde olacaktı (12).

Benzer bir biçimde bir başka çalışma (13) AB dâhil tüm merkez ekonomilerde son 10 yıldır ücret artışlarının verimlilik artışının gerisinde kaldığını ortaya koyuyor.

Bu durum da emeğin milli gelir içindeki payının ve ortanca gelirin ortalama gelir içindeki payının azalmasıyla sonuçlanıyor. Bunlardan ilki emek-sermaye bölüşüm adaletsizliğinin, ikincisi ücretliler arasındaki adaletsizliğin arttığının bir göstergesi.

Buna göre, 28 AB ülkesinde (çalışan işçilerin sağladığı reel GSYH artışı olarak) verimlilik 2016 yılında 2000’e göre yüzde 10,5 daha fazla arttı. İşçilere yapılan ödemeler ise sadece yüzde 2,45 arttı. Yani aradaki fark 4 kattı. Kısaca işçiler her yılın 3 çeyreğinde sağladıkları verimlilik artışından her hangi bir pay alamadılar.

ASIL SORUN BÖLÜŞÜM İLİŞKİLERİNDE

Bu veriler asıl sorunun emek gücü verimlilik artışının zayıflığından ziyade, bölüşüm ilişkilerinde olduğunu ortaya koyuyor. Yani mevcut eşitsiz-adaletsiz bölüşüm ilişkisi (kapitalist sistemin işleyiş mantığı içinde) yeterli bir efektif talebin yaratılmasını, bu da ekonominin yüksek hızda büyümesini önlüyor.

Kısaca eğer yaratılan hâsıla bunu yaratanların ücretlerinden daha hızlı büyüyorsa, bu ürünler yeterli alıcı bulamayınca, yani satılamayınca, sistemin ana sürükleyicisi olan kâr realize edilemiyor, bu da yeni yatırımların yapılmasını anlamsız kılıyor ve büyümeyi yavaşlatarak ekonominin durgunluğa girmesine neden oluyor.

Bir başka anlatımla, emeğin payındaki azalma biçimindeki eşitsiz bölüşüm sadece adaletsiz bir durum değil, aynı zamanda ekonomik olarak da çok sakıncalı bir durum.

Çünkü böyle bir eşitsizlik söz konusun olduğunda ekonomik büyüme, potansiyelinin gerisinde kalıyor. Bunun nedeni artık tüketim sürümlü olduğu bilinen kapitalist ekonomilerde emek gelirlerinin toplam tüketimin ve toplam talebin belirleyici unsurunu oluşturması. Tüketim yeterince artmadığında yatırımları baskılıyor, bu da daha fazla verimlilik artışının olmayacağı anlamına geliyor.

Neo liberal dönemdeki gibi bol kredilerle ve yaygın finansallaşma ve küreselleşmeyle bu sorunun aşılması çabaları bir süre sonra (2008 krizinde yaşandığı gibi) kapitalizmi bu kez finansal krizlerle baş başa bırakıyor.

Finansallaşmanın, kredi-borç stoklarının görülmemiş ölçüde arttığı, borsaların yanı sıra kripto paraların da yeni balonlara neden olduğu günümüzde böyle bir eşitsizlik Branko Milanoviç’in küresel eşitsizliğin geldiği noktayı tarif ederken çizdiği fil eğrisindeki (14) fil gibi her şeyi dümdüz edebilir.

PEMBE YALAN: VERİMLİLİK ARTTIĞINDA ÜCRETLER DE ARTAR !

Böylece artan verimliliğin çoğunluğa değil, çok büyük ölçüde küçük bir azınlığa fayda sağladığı görülüyor. Bu durum kapitalizmde “verimlilikler artarsa işçilerin yaşam standartları da artar “sözünün bir yalandan ibaret olduğunu gösteriyor.

Diğer yandan üniversitelerde okutulan ana akım iktisat ders kitapları farklı şeyler anlatıyor. Bu kitaplara göre, örneğin (sadece bir varsayımdan ibaret olan) tam rekabet modelinde gelirin nasıl bölüşüleceğini belirleyen şey, üretim faktörlerinin fiyatları ve bu faktörlerin kullanım miktarlarıdır (örneğin çalışılan saatler), yani faktör donanımıdır.

Yani bir işçi ne kadar donanımlı ve bu anlamda da emeği ne denli verimliyse o denli yüksek ücretle ödüllendirilir. Yani verimlilik ücret düzeyinin belirlenmesinde temel ölçüttür. Gerçekten öyle mi? …….

devam edecek: “Gelirden alınan pay verimliliğe göre belirlenmiyor!”

……………….

(1) OECD Employment Outlook (Wageless Growth) 2018.

(2) Pete Dolack,World Bank Solution for Lack of Jobs: Cut Worker Protections, www.counterpunch.org (6 July 2018).

(3) Facundo Alvaredo, Lucas Chancel, Thomas Piketty, Emmanuel Saez and Gabriel Zucman, World Inequality Report, 2018.

(4) Yasser Abdih, An Answer to the U.S. Wage Puzzle, https://blogs.imf.org/2018/07/10/chart-of-the-week-an-answer-to-the-u-s-wage-puzzle/?utm_medium=email&utm_source=govdelivery (10 July 2018).

(5) Patrick Martin, A global economic “recovery” without wage increases, https://www.wsws.org/en/articles/2018/07/06/oecd-j06.html.

(6) Agm.

(7) Servaas Storm and Jeronim Capaldo, “Labor Institutions and Development Under Globalization”, Institute for New Economic Thinking Working Paper No. 76 (30 May 2018), s. 12-13.

(8) ILO, Global Wage Report 2016/17: Wage inequality in the workplace,www.ilo.org, 2016, şekil 11.

(9) Agr.

(10)Agr.

(11) TÜİK, Dönemsel Gayrisafi Yurt İçi Hasıla, III. Çeyrek: Temmuz – Eylül, 2017 (11 Aralık 2017).

(12) Patrick Martin, A global economic “recovery” without wage increases, https://www.wsws.org/en/articles/2018/07/06/oecd-j06.html.

(13) Bela Galgoczi, The gap between wages and productivity, http://blogs.lse.ac.uk/europpblog/2018/06/23/the-gap-between-wages-and-productivity/.

(14) http://wir2018.wid.world/executive-summary.html.

İlginizi çekebilir