Hiçbir ülkenin, hiçbir sektörün, hiçbir sınıfın pis işlerini güvencesiz insanlar yapmak zorunda değil. Çevreyi bir bütün olarak herkes için korumayacaksak bütün bu yeşil yaklaşımlar imtiyazlı kesimlerin yeni bir sömürü aracı olmaktan öteye gidemez. İşçileri kullan-at makine parçalarına indirgeyen bu zihniyet değişmeden umudu yeşertmek mümkün değil.

Türkiye birkaç haftadır Brezilya donanmasına ait ve tonlarca asbest yüklü eski uçak gemisinin Aliağa’daki gemisöküm tesislerine gelişini tartışıyor. Her ne kadar Aliağa gemisöküm sektörünün azımsanmayacak bir geçmişi olsa da işçilerin, uzmanların, medyanın ve yerel yönetimlerin ilgisiyle Sao Paulo gemisinin gelişi bugüne kadar görülmemiş bir tepki yarattı. Gemisöküm sektöründeki tek sorun sürecin neden olduğu çevresel kirlilik değil, aynı zamanda sektörde çalışan işçilerin işçi sağlığı ve iş güvenliği açısından hayati bir tehlikeyle karşı karşıya olmaları. Bugün asbeste maruz kalmanın farklı kanser türlerinin ortaya çıkmasında doğrudan rol oynadığı kanıtlanmış durumda. İlçede artan kanser vakaları, özellikle Horozgediği köyünün haberlere konu olması iş güvenliği sorununun bir kanıtı. Dolayısıyla bu tür örnekleri yalnızca çevresel maliyetiyle değil, emekçiler üzerindeki etkisi açısından da değerlendirmek gerek. Ertuğrul Bilir’in Aliağa’yı analiz ettiği kitabı Dibe Doğru Yarış: Gemi Söküm Endüstrisi durumu bu boyutlarıyla da gözler önüne seriyor.

Türkiye’deki çevre ve emek maliyetleri açısından tek sorunlu sektör kuşkusuz gemisökümü değil. Tekstil sektörü dünyada en fazla su tüketen endüstriyel üretim alanlarından biri olmasının yanı sıra taşlama/kumlama işinde çalışanların silikozis hastalığına yakalanmasıyla da gündeme gelen bir örnek. Adana’da sıklıkla dile getirilen İngiltere’den çöp ithalatı ve geri dönüşüm sektörü yine çalışma koşullarının güvensiz ve güvencesiz olması, insan sağlığını tehdit etmesi açısından bir başka sorunlu alan. Türkiye gibi dünya ekonomisine ucuz emek arzıyla eklemlenmiş bir ülkede emeğin değersiz olması bilinen bir şey. Ama bugün dünya bambaşka bir dönüşümün eşiğindeyken, çevresel bozulmanın emek sömürüsüyle, işçi sağlığı ve iş güvenliğini yok sayan sektörlerin yükselişiyle kesişimi, emeği daha önce görülmemiş bir düzeyde değersizleştiriyor. Bu durumda durup düşünmek gerekiyor, dünya yeni bir paradigma arayışına yönelirken Türkiye kendi insanına neden sahip çıkmıyor?

NEOLİBERAL ÇÖKÜŞ VE BİR PARADGMANIN İNŞASI

Neoliberalizmin sosyo-ekonomik ve çevresel maliyetleri hem liberal hem de Marksist yaklaşımlardan gelen eleştirilerle yeni bir takım kavramsal tartışmalara önayak oldu. Döngüsel ekonomi, ekonomik ve ekolojik hedefleri bir çerçevede buluşturmayı amaçlayan, bunun için kaynakların etkin kullanımını, geri dönüşüm, tamir ve paylaşım gibi pratiklerle kaynak kullanımına destek sağlamayı, ürünlerin ekonomik ömrünü uzatmayı ve üretimle tüketimi etkinleştirerek sürdürülebilirliği artırmayı hedefliyor. Bu döngüyü mümkün kılan bir başka unsur da teknolojiden yenilikçi bir biçimde faydalanmak. Diğer taraftan sosyal ve dayanışma ekonomileri, yerel kaynakları ve yerel insan gücünü harekete geçirerek üretim ve bölüşüm arasındaki bağın güçlendirilmesini, bu sayede hem dışa bağımlılığın hem de dolaylı olarak küresel ekonomik entegrasyonun çevresel etkilerinin azalmasını öngörüyor. Döngüsel ekonomiye kıyasla sosyal ve dayanışma ekonomileri neoliberal birikim anlayışına üretim, tüketim ve bölüşüm işlevleri üzerinden meydan okuyor ve daha radikal bir toplumsal dönüşüm arayışı sunuyor. Buna paralel olarak küçülme yaklaşımı, ekonomik büyümeyi önceleyen bakış açılarını eleştiriyor ve bunun yerine yerellik, çevre ve toplumsal cinsiyet gibi toplumsal dinamikleri de dikkate alan ve yalnızca ekonomik hedeflerle hareket etmeyen bir anlayışı savunuyor. Metis Yayınları’ndan çıkan Küçülme: Yeni Bir Çağ İçin Kavram Dağarcığı bu konuda iyi bir derleme. Bir başka hatta müşterekler üzerine yürütülen araştırmalar kapitalizmin temelini oluşturan bireycilik ve mülkiyet ilişkileri yerine ortak mülkiyet fikrini yalnızca toprağın ya da maddi varlığın ortaklığı üzerinden değil, aynı zamanda yaşam pratikleri üzerinden de kurguluyor. Bütün bunlar bize bildiğimiz anlamıyla piyasayı merkezine alan ekonomik anlayışın hem insani hem de çevresel sonuçları nedeniyle eleştirildiğini ve yerine yeni bir paradigmanın gelişmekte olduğunu düşündürüyor.

Bu paradigma dönüşümü uluslararası kurumsal yaklaşımlarla da destekleniyor. Gerek Paris İklim Anlaşması’nın gerekse Avrupa Yeşil Mutabakatının vurguladığı yeşil dönüşüm, sanayi üretimi, enerji kullanımı, tarım ve gıda güvenliği, atık yönetimi gibi başlıklarda yenilikçi yaklaşımlarla sera gazı emisyonlarını en aza indirmeyi, kaynakların sürdürülebilir kullanımını, atıkların azaltılmasını ve bütün bunların sonucunda iklim değişikliği ve küresel ısınmanın etkilerinin kontrol altına alındığı, biyoçeşitlilik ve doğal kaynakların korunduğu bir gelecek hedefliyor. Ancak Avrupa Yeşil Mutabakatında açık bir şekilde vurgulanan bir başka başlık da yeşil dönüşüme geçişte çalışma hayatının ve vasıf inşasının dönüşümü, sıklıkla yeşil işler olarak dile getirilen yeni bir istihdam anlayışı. Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) de yeşil işler ve adil geçiş başlıklarındaki çalışmalarıyla yeşil dönüşümün emek piyasası üzerindeki etkisini analiz ediyor ve buna yönelik politika seçenekleri üretiyor.

YEŞİL DÖNÜŞÜM İSTİHDAM İÇİN NE İFADE EDİYOR? 

Yeşil işler, ILO’nun “insana yakışır iş” anlayışına uyan, yeşil dönüşümü destekleyen, yenilenebilir enerji veya çevreci ulaşım gibi mal ve hizmetler üreten ya da diğer mal ve hizmetlerin üretiminde çevreci süreçleri önceleyen bir istihdam yaklaşımını ifade ediyor. Yeşil dönüşümün istihdamdaki en belirgin yansıması sanayi üretiminde, özellikle sera gazı emisyonu yüksek sektörlerde belli işkollarının ortadan kalkması, buna karşılık yeşil dönüşümü destekleyecek yeni iş alanlarının da istihdam imkanları yaratması. Buna bağlı olarak sektörel geçişin artması ve işgücü piyasasındaki tarım, sanayi ve hizmetler dağılımının yeni ve yeşil işkollarının yükselişiyle değişmesi bekleniyor. Bir başka yenilik ise bu dönüşümün gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde farklı düzeylerde etki edeceği, ulusal farklılıkların politika yapımına doğrudan yansıması gerektiği. Yeşil dönüşümün uluslararası yasal ve kurumsal düzenlemelerle şimdiden hayata geçirildiği dikkate alındığında, buna yönelik vasıf inşası, eğitim programları, yeşil işlere yönelik mesleki çerçeveler ve emek piyasasının uyumlanması konusunda hazırlıklar yapmak gerekiyor.

Bütün bu yeşil çerçeveye yönelik eleştirileri dikkate almak gerek. Söylemde yeşillenen ama gerçekte mevcut eşitsizlikleri içermeyen yaklaşımlar göz boyama olarak değerlendiriliyor. Özellikle az gelişmiş ülkelerde yeşil dönüşüm ve yeşil mutabakata yönelik altyapının olmaması, böyle bir dönüşümü desteleyecek kaynakların sınırlı olması gelişmiş ülkelerin yeşil hedeflerini de zora sokuyor. En önemlisi, gelişmiş ülkelerin az gelişmiş ülkeleri atık transferi, gemi sökümü, geri dönüşüm merkezleri olarak kullanması ve bunlardan kaynaklanan çevresel etkileri göz ardı etmesi. Bir başka mesele de yeşil aklama, yani şirketlerin ürünlerini çevreye duyarlı, organik, adil ticaret yapma veya geri dönüştürülmüş hammadde kullanma gibi niteliklerle pazarlaması ve insanların çevresel hassasiyetlerini sömürmesi. Bütün bu boyutlarıyla yeşil dönüşümün toplumsal ve ekonomik hayatımızdaki etkileri gelecek hedeflerinin belirlenmesinde, buna uygun strateji arayışında ve en önemlisi politika yapımında belirleyici olmalı.

TÜRKİYE YEŞİL DÖNÜŞÜME NE KADAR HAZIR?

Türkiye’de yeşil dönüşüm konusundaki en önemli gelişme Paris İklim Anlaşmasının yürürlüğe girmesi oldu. Buna göre Türkiye’nin sera gazı emisyonlarının azaltılmasına yönelik ulusal katkı beyanını güncellemesi, iklim dostu ve çevreyi korumaya yönelik bir eylem planı oluşturması, buna kaynak ayırması ve en önemlisi bütün bunları hayata geçirmesi gerekiyor. Ticaret Bakanlığı’nın hazırladığı Yeşil Mutabakat Eylem Planı 2021 bu yöndeki çalışmalara bir örnek. KOSGEB’in küçük ve orta boy işletmelere yönelik geri ödemesiz destek sunduğu Yeşil Dönüşüm Destek Programı da bir başka örnek. ILO tarafından Haziran 2022’de yayınlanan ve Türkiye’de iklim değişikliği ve yeşil ekonomi politikalarının sosyal ve ekonomik etkilerini değerlendiren rapor yeşil dönüşümün Türkiye’deki işgücü piyasasına yönelik etkilerini iyimser öngörülerle değerlendiriyor, ancak bunu yaparken enerji tüketimi ve sera gazı emisyonlarına odaklandığı için diğer sektörlerin çevresel etkilerini, atık yönetimiyle ilgili sorunları göz ardı ediyor.  Sonuç olarak gerek uluslararası girişimler gerekse kurumsal düzenlemeler konusunda Türkiye yeşil dönüşümün gereklerinin farkında, ancak kâğıt üzerindeki iyimserliğe karşı gerçek hayat bambaşka. Enerji sektörünün yapısı, madencilik faaliyetleri, tarımın sürekli olarak baltalanması, inşaat sektörüne bağımlılık, gemisöküm sektörünün çevresel maliyeti ve tüm denetimsiz, güvencesiz üretim süreçleri, Türkiye’nin sera gazı emisyon limitlerini tuttursa bile ne çevreye ne de emekçi kesime yarayacak dönüşümleri gerçekleştirebildiğini gösteriyor.

Söylemle eylem birbirini tutmadıktan sonra sayfalarca eylem planı, yeşil rehberler, strateji belgeleri bir işe yaramaz. Hiçbir ülkenin, hiçbir sektörün, hiçbir sınıfın pis işlerini güvencesiz insanlar yapmak zorunda değil. Çevreyi bir bütün olarak herkes için korumayacaksak bütün bu yeşil yaklaşımlar imtiyazlı kesimlerin yeni bir sömürü aracı olmaktan öteye gidemez. Gemiler sökülür, ama doğru muhafaza şartları sağlanır, doğru zehirli atık protokolleri uygulanır, bu hayati riski alanlara adil ücret ödenir, güvenli çalışma koşulları sağlanır. İşçileri kullan-at makine parçalarına indirgeyen bu zihniyet değişmeden umudu yeşertmek mümkün değil.

Kaynak: DUVAR – Aslıhan Aykaç

  • Hakkımızda
  • Künye

 

Lorem ipsum dolor sit amet, consectetur adipiscing elit. Ut elit tellus, luctus nec ullamcorper mattis, pulvinar dapibus leo.