Doç. Dr. Ümit Akçay: TL’nin değersizleşmesi bir strateji, yoksuldan zengine kaynak akıyor

Türk lirası dolar karşısında her geçen gün değer kaybederken, yoksullaşma artıyor. AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan, 24 Haziran 2018’deki Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde “Bu kur filan, bunların hiçbirisi bizim geleceğimizi belirleyen şeyler değil. 24’ünde siz bu kardeşinize yetkiyi verin, ondan sonra bu faizle şunla bunla nasıl uğraşılır göreceksiniz” dese de bugün dolar/TL kuru seçim öncesi seviyesi olan 4.72’den 9.20’ye kadar tırmandı. Dolar kurunda yaşanan yüzde 94’lük tırmanış ile beraber faiz oranı da 2018 haziran ayından daha yüksek. Hem kurun hem faizin arttığı ülkede emekçiler ciddi bir yoksullaşma sürecinden geçiyor.

İktisatçı Doç. Dr. Ümit Akçay’a göre TL’deki değersizleşme iktidarın iktisadi ve politik tercihinin doğal bir sonucu. Akçay’a göre iktidarın sermaye kesimleri arasında yaptığı tercihler kiminin çıkarını savunuyor, kimine zarar veriyor. Akçay, “Para politikasının tek belirleyeni Cumhurbaşkanı değil Aksine ‘Faiz sebep, enflasyon netice’ (FSEN) diye adlandırılan ekonomi teorisi, bu kesimlerin çıkarlarını savunmak için ortaya çıktı. TL hareketi ile beraber geliri enflasyon oranında hatta daha yüksek artan kesimlere kaynak transferi yaşanıyor” diyor. Doç. Dr. Ümit Akçay ekonominin sıcak gündemine ilişkin sorularımızı yanıtladı.

Dolar 9 liranın üzerine çıktı. Cumhurbaşkanı Erdoğan konuşuyor dolar yükseliyor. Merkez Bankası (MB) Başkanı ile görüşüyor, MB başkan yardımcılarını görevden alıyor dolar yükseliyor. Doların bu kadar hareketli olmasının sebebi nedir?

Hareketliliğin bu kadar fazla olmasının nedeni Türkiye ekonomisinin yapısal sorunları. Açıkçası 2002-2013 arasındaki model. 2013’ten itibaren Türkiye’de mevcut ekonomik modelin işlemediğini görüyoruz. 2013 sonrasında sermaye hareketlerinin özellikle yavaşlamasıyla birlikte Türkiye kapitalizminin bu yapısal krizinin açığa çıktığını görüyoruz. Açığa çıkış şeklini de döviz faiz kıskacı olarak adlandırıyoruz. İktidar seçmen desteğini artırmak için ya da ekonomiyi canlandırmak için yaptığı faiz indirimleri bir süre sonra TL’den kaçışa, TL’nin değersizleşmesine neden oluyor. Bu bir süre sonra enflasyona neden oluyor. Enflasyondaki yükselmeyi önlemek için faiz artışına gitmek zorunda kalıyor. Ekonomik büyümeyi canlandırmak için yapılan faiz indirimleri dövizin patlamasıyla bir süre sonra faiz artışlarıyla sonuçlanıyor. Bu 2014, 2016, 2018 ve 2020’de yaşandı. Merkez Bankası 2014’te gece yarısı toplantı yaparak 4 puan faiz artırmıştı. 2016’da da faiz artırıp sermaye girişlerini canlandırmaya çalıştı. 2020’de pandemide gelir seviyesi düşük kesimlere doğrudan gelir desteği vermek yerine faizleri düşürüp kredi dağıtıldı. Ancak bunun sonucunda ortaya çıkan cari açık ve enflasyon nedeniyle 2020’nin son dönemlerinde sert bir faiz artışı yaptı. Hatta damat (Dönemin Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak) ve o programı uygulayan bürokratlar görevden alındı ve Ağbal geldi. Benzer bir döngü içerisindeyiz. Bütün dünyada 2022’de ekonomik yavaşlama bekleniyor. Bu yıl TL’nin hızlı değersizleşmesine rağmen Türkiye ekonomisinin yüzde 8-9 civarı büyüyeceği öngörülüyor.

“PARA POLİTİKASININ KAZANANI VE KAYBEDENİ VAR”

Ekonomik krizin derinleşmesi mi bekleniyor?

Teknik tanımıyla kriz iki dönem üst üste ekonomik daralmanın yaşanması demek. Üç ay, toplam 6 ayda ekonomik daralma yaşanması gerekiyor, teknik kriz tanımı için. Şu an Türkiye ekonomisinde daralma yok. Bir döviz krizi dolayısıyla teknik resesyondan bahsetmiyoruz. 2018’de döviz krizimiz vardı. Ocak-ağustos arası TL yüzde 40 değer kaybetmişti. Şu an yılbaşından beri yüzde 16-17 değer kaybı var. 2018 seviyesinde bir değer kaybı yok. O anlamda da kriz diyemeyiz. Teknik olarak iktisatçıların konuştuğu anlamda bir kriz yok. Ama geliri enflasyon oranında artmayan kişiler için bir kriz yaşanıyor elbette. Bu kesimler yoksullaşıyor, alım gücü düşüyor. Bu kesimlerden, TL hareketi ile beraber geliri enflasyon oranında hatta daha yüksek artan kesimlere kaynak transferi yaşanıyor.

Merkez Bankasının kararlarını teknik olarak almasını savunanlar da var. Bu mümkün mü? Merkez Bankası sadece teknik bir karar alabilir mi, aldığı kararlar aynı zamanda politik değil midir? Karar alınırken politik gelişmeler göz ardı edilebilir mi?

Para politikası teknik nötr bir tartışma alanı değil. Herhangi bir para politikası kararının gelir bölüşümü açısından sonuçları var. Dolayısıyla toplumsal tarafları var. O politikaların bazılarından yararlananlar ve kaybedenler var. Her bir para politikası kararının kazananları ve kaybedenleri var. Bu süreci anlayabilmek için kim kazanıyor, kim kazançlı çıkıyor, bunun peşinden gitmemiz lazım. Böyle bakınca işçi sınıfı ve sermaye gibi iki karşıt sınıfı görüyoruz ama sadece bununla sınırlı değil. Sermaye içinde farklı sermaye fraksiyonlarının da çıkarlarının farklılaştığını görüyoruz.

“İKİ UCU ÇOK KESKİN BIÇAK”

Açar mısınız?

Merkez Bankasının faiz indirimi kararı sonrası bunu talep eden bundan memnun olan ve kârlarını daha da artıran bir sermaye kesimi var. Bunlar genellikle ihracatçılar. Her ne kadar ithal girdi oranı yüksek olsa da özellikle emek yoğun sektörlerde çalışan ihracatçıların bu süreçten kazançlı çıktığı aşikar. Bunun yanında gıda gibi tekstil gibi sektörlerin bu süreçten kârlı çıktığı aşikar. Faiz indirimi inşaat sektörü gibi bir sektör için de çok önemli. Çünkü Türkiye’de konut stoku var ve faiz indirimine en çok duyarlı sektörlerden biri inşaat sektörü. Kredi ile borçlanarak konut alabiliyor insanlar. Dolayısıyla satılabilmesi için mevcut konutların, faizlerin düşmesi gerekiyor. Örneğin işçi ücretleri TL ile ödeniyor. Ama dövizle geliri olan ihracatçıları düşününce işçi ücretlerini düşürmenin bir yolu aynı zamanda. TL’deki düşüş sayesinde maliyetleri de düşüyor bu kesimlerin. En azından işçilik maliyetleri. Örneğin, Hazır Giyim Konfederasyonu İhracatçılar Birliği Başkanı’nın yaptığı açıklamadan görüyoruz, dolar kurunun 9 lira olması gerektiğini söyledi.

MB Başkanı’nın kendisi reel sektörün yüksek faizden çok dertli olduğu, müteahhitlerin özellikle yüksek faize karşı büyük tepkisi olduğunu açıkladı. Bir yanda -TÜSİAD ile özleştirilebilecek- uluslararası kredi piyasalarına erişimi olan büyük sermaye grubu ile diğer yanda da farklı sermaye grupları… İki farklı strateji öneriyorlar. Aslında izlediğimiz bu ikisinin kapışması. İktidar oy desteği azaldığı oranda bu iki sermaye grubunun arasındaki mücadele nedeniyle zikzaklar çizmeye başlıyor. O nedenle sadece Cumhurbaşkanı’nın aldığı kararlardan ibaret değil, para politikasının tek belirleyeni o değil. Aksine “Faiz sebep, enflasyon netice” (FSEN) diye adlandırılan ekonomi teorisi, bu kesimlerin çıkarlarını savunmak için ortaya çıktı. Bu teori nedeniyle bu politika uygulanmıyor. Bu işin toplumsal tarafları var, MB’nin kararları ancak bir sonuç. O kararlardan kimin yararlandığı, kimin zarar gördüğünü takip ederek o kararlarla kimin etkili olduğuna ulaşabiliriz.

“ASGARİ ÜCRET ZAMMI ENFLASYONUN ALTINDA KALIRSA, AKP KAYBEDER”

Ne kadar yoksullaşıyoruz?

Enflasyonda resmi rakamlar yüzde 20’ler düzeyinde. Ama örneğin gıda enflasyonuna baktığımızda bir filenin pazardan dolmasının bir yıl önce kaça geldiği şimdi kaça geldiğine baktığımızda yoksullaşmanın düzeyini görebiliriz. Girdileri enflasyon oranında artmayan tüm toplum kesimleri yoksullaşıyor. Önümüzdeki dönem asgari ücret tespit edilecek. Burası kritik olacak. Çünkü burada minimum enflasyon oranında bir asgari ücret artışı sağlanamazsa eğer o zaman geniş toplum kesimlerinin çok daha yoksullaştığı, alım güçlerinin çok daha düştüğü bir dönemle karşı karşıya kalacağız. Böyle bir durumda iktidarın böyle bir asgari ücret artışı yapmaması aslında seçimi kaybetmeyi garantilemesi anlamına gelecek bir yanıyla. Dikkatle izlemek lazım. Türkiye’de maalesef asgari ücret ortalama ücret seviyesi haline gelmiş durumda. Çalışanların neredeyse yarısı asgari ücret alıyor. Asgari ücretin yükseltilmesi bütün bu dönemde kayıpların en azından minimuma indirilmesi için önemli bir destek olabilir.

Faiz indirimi uygulanması neleri değiştirdi?

Faiz indiriminde yapılmak istenen, MB’nin yaptığı açıklamaya baktığımızda para politikasının hedefinin Türkiye’deki cari fazlanın artırılmasını ve bu sayede döviz bolluğu yaratılarak TL’nin değersizleşmesinin önlenmesi gibi bir çerçeve sunuyor. Şunu yapıyorlar, TL değersizleşince ithalat pahalılaşıyor. İthalat pahalılaşınca yurt dışından ithal alınan ara malı ithal etmek daha da pahalı hale geliyor. Dolayısıyla yurt dışından ithal edilen ürünlerin içeriden üretilmesi daha rasyonel hale geliyor. Merkez Bankası, yerli üretimi teşvik edecek bir çerçeve olduğunda ısrarlı. Bunun yan etkisi enflasyon. Çünkü kur enflasyona neden oluyor, ancak şu anda enflasyonun geçici olduğunu MB öne sürüyor. Önümüzdeki aylarda enflasyonun düşeceğini ileri sürüyor. Gerekçeleri de tedarik zincirinde yaşanan sorunların düzeleceği, gıda fiyatlarındaki artışın gerileceği gibi şeyler… Enflasyonun geçici olması nedeniyle önümüzdeki dönem TL’deki istikrarın sağlanabileceğini öngörüyor.

Şöyle bir yeni yaklaşım var: MB’nin yaptığı değişiklik, Enflasyondaki düşüşün cari açıktaki azalmaya ve kredi genişlemesinin faiz dışı yöntemlerle kontrol edilmesine dayanıyor. Önümüzdeki dönemde de bu tip bir para politikasının sürmesi muhtemel. Çünkü MB başkan yardımcılarının ve para politikası üyelerinin değiştirilmesi de MB’nin bu tip eğilime itiraz edebilecek üyelerinin oradan ayıklanması anlamına geliyor.

Önümüzdeki hafta Para Politikası Kurulu var. Muhtemelen benzer bir eğilimin devam ettiğini göreceğiz. Bu toplantıda olmasa bir sonraki toplantıda faiz indirimi sürecine devam edecekler. Nereye kadar? 2014, 2016, 2018, 2020… Türkiye ekonomisi bir ödemeler dengesi krizinin sınırına gelirse eğer bir U dönüş görebiliriz. Yeniden Naci Ağbal benzeri daha anaakım bir MB Başkanının atanmasını ya da mevcut başkan kalsa bile sert bir faiz artışını görebiliriz. Bu TL’de kısa dönemli bir istikrar sağlayabilir. Ancak onun siyasi maliyetleri de oldukça yüksek. Sert bir faiz artışı demek TL kredisine mahkum olan kesimlerin krediye erişimlerinin ortadan kalkması demek. Pek çok firmanın borçlarını ödeyememesi demek. Kredi çöküşü anlamına gelir. O da ekonomik resesyonla yani daralmayla ve işsizliğin daha da artmasıyla sonuçlanabilir. İki yanı çok keskin bıçak. Bir yanda faiz artırımı yapılırsa TL dönemsel olarak istikrara kavuşabilir. Bu işsizliğin daha da artması, ekonomik büyümenin yavaşlaması hatta durması anlamına gelir. Diğer yanıyla TL’nin değersizleşmesine izin verdiği ölçüde de enflasyon nedeniyle alım gücünün düşmesi iktidarın siyasi desteğini azaltabilir. Böyle bir açmazla karşı karşıya.

“EMEĞİ GÜÇLENDİRECEK EKONOMİ PROGRAMI GEREKİYOR”

Olası bir hükümet değişikliği tek başına bu açmazları gidermeye yeter mi?

Vatandaşlar olarak muhalefetten iktidara geldikleri durumda nasıl bir ekonomi programı uygulayacaklarını öğrenmeyi talep etmemiz lazım. İktidar değişse bile 3 yılda 3 seçim daha var. Muhalefet partilerinin toplumsal desteği sağlayabilecek bir ekonomik programı olması lazım. Şöyle bir basitlikte değil iş: Faizleri artıralım, TL istikrara kavuşsun, sonrasına bakarız.

Faiz artışı sonrasında yaşanabilecek iflas dalgası ve işsizliğin artması muhalefet partilerinin parlamento seçimlerinde ihtiyacı olan desteği alamamayla da sonuçlanabilir. Dolayısıyla demokrasiye geçiş süreci olarak tasarlanan bu dönem akamete de uğrayabilir, yol kazaları da yaşanabilir. O açıdan da kritik, muhalefetin ekonomi politikalarının ne olacağını açıklamasını talep etmemiz. Emeğin konumunu güçlendirecek unsurları da içerecek programlar olması yönünde çaba göstermemiz gerekiyor.

Türkiye İş Bankası Genel Müdürü Hakan Aran, “Yüksek kurun bilinçli bir tercih olduğunu düşünüyorum, Kur düşsün istenmiyor” dedi. Bilinçli bir tercih olduğunu düşünüyor musunuz? Vatandaşın yoksulluğu hükümetin gündeminde mi? 

İş Bankası Genel Müdürü’nün söylediği bizim tartıştıklarımızı teyit eder nitelikte. İktidarın dayandığı geniş sosyal blokun (ihracatçıların, inşaat sektörünün, KOBİ’lerin ve iç piyasaya üretim yapıp TL ile borçlananların oluşturduğu geniş bir sosyal blok) çıkarlarını gözetiyor. TL’nin değersizleşmesi bu stratejinin bir parçası. İktidar yoksulluğu gündemine alır mı, elbette siyasi olarak seçim kazanmak istiyorsa almak zorunda. Ama enflasyonun durgunlaşması eğer MB Başkanı’nın planladığı şekilde giderse bunu gerçekleştirebilirlerse bir nebze olsa nefes aldırabilir. İktidarın elinde halen birtakım araçlar var. Örneğin kamu borcunun milli gelire oranı diğer emsal ülkelere bakıldığında hâlâ çok yüksek değil. Örneğin 2023 seçimleri öncesi güçlü bir kamu harcama programı geliştirirse ve asgari ücret artışı gibi uygulamalara giderse tablo değişebilir. Zor bir durumda iktidar. 2013 sonrasından beri devam ediyor zorluk. Önümüzdeki dönem iktidarın yapabilecekleri çok benzer. Bu kez farklı olacak olan muhalefetin konumu.

Kaynak: EVRENSEL – Zeliş IRMAK

İlginizi çekebilir