Dış politikada serbest düşüş – İlhan Uzgel

Türkiye’nin dış politika tarihinde bu ölçüde bir yalnızlık ve köşeye sıkışmışlık yok. Özellikle Türkiye-ABD ilişkilerinde, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar kontrol ABD’nin eline geçmiş durumda.

Daha önceki yazılarda küresel siyasetteki iki önemli gelişmenin Türkiye gibi Batı sistemine bağımlı ülkelerin dış politikalarında dönüşümlere yol açtığını tartışmıştım. Bunlardan ilki finansal genişleme (ucuz dış krediye ulaşabilme, borçlanma) ve göreli eski teknolojik yatırımların çevre ülkelere kaymasının getirdiği sağlıksız, çarpık da olsa büyüme olgusu, ikincisi ise Çin ve ona yaslanarak hareket eden Rusya gibi iki gücün yükselmesiydi. Bu süreç halen devam etmekte ve Brezilya’dan Suudi Arabistan’a, Güney Afrika Cumhuriyeti’nden Filipinler’e, Mısır’dan Meksika’ya geçmişin ABD sistemine sıkı bağımlı ülkelerinin kendi bölgelerinde daha geniş bir hareket alanı bulmakta, ayrıca Rusya ve Çin ile geçmişte olmayan bir yakınlaşmaya giderek siyaseten özerkleşmeye çalışmaktalar. Bu ülkeler küreselleşme sürecinde, Batı sisteminden çıkmadıkları sürece ve bazen alt-emperyalist roller de üstlenerek kendi sınıfsal/güvenlik çıkarlarını Batı merkeziyle örtüştürerek hareket alanlarını genişletebildiler.

Türkiye de 2000’lerden itibaren bu küresel dönüşümü yakalayan ülkelerden biri oldu, küresel sistemdeki bu gevşemeden faydalanabildi, buna liberal entelektüelleri de ikna edebildi. AKP iktidarları 2000’lerde yoğun bir diplomasi, 2015’ten itibaren ise Türkiye tarihinde ve bölgesinde görülmemiş yoğunlukta bir askeri güç kullanımı sürecine girerek bu önemli dönüşümü heba etti. Bu yazıda şu an neredeyse her gün bir başka boyutuna tanık olduğumuz dış politika sorunlarının altında yatan temel nedenin, yaşadığımız sürecin sağladığı stratejik imkanın sorumsuzca harcanması ve kendi içine düştüğü durumdan çıkamama olduğunu tartışacağım.

DENGELEYEMEME SANATI

AKP’nin 2000’lerde liberal bir söylemle, 2010’larda ise militarizasyon, yani diplomasiyi geri plana atıp askeri güç kullanarak bölgesel hakimiyet kurma girişimi de çöktü. Bu süreçte, bölgede etkinliğini artıran Rusya’ya dayanmanın önemli bir imkan olduğu düşünülebilir ama bunu da AKP hükümeti önce uçak düşürme, sonra özür ve Suriye’de operasyon yapabilmek, S-400 almak, İdlib gibi yerlerde kalabilmek gibi gereksiz konularda harcadı. Bu tıkanıklığın nedenleri arasında Rusya ile kritik bölgesel konularda ters taraflarda bulunması, bölgesel dengeleri gözetmeden kendini yalnızlaştırması ve bölge ülkelerinin bloklaşmasına yol açması ve Biden’ın seçilmesiyle ABD’deki tek dayanak noktasının kaybetmesi, ilk kez AB’nin ABD ile Türkiye’ye karşı eşgüdüm içinde hareket edeceğini açıklaması, buna eşlik eden ekonomik kırılganlık, artık siyaset ve ekonominin her alanına yayılan bocalama sayılabilir. ABD ile Rusya’yı birbirine oynama, AB’yi mülteci göçü ile bölge ülkelerini askeri güç ile korkutma siyaseti tıkandı.

TARİHİ SIKIŞIKLIK

Türkiye’nin dış politika tarihinde bu ölçüde bir yalnızlık ve köşeye sıkışmışlık yok. Geçmişte 1970’lerin sonunda vahim bir iç istikrarsızlık ve ekonomik kriz koşullarında bile Türkiye’nin diplomatik anlamda eli daha genişti, şu an hala yürürlükte olan ABD ile Savunma Ekonomik İşbirliği Anlaşması imzalanmış ama onaylanmamış, Türkiye Yunanistan’ın NATO’ya dönüşüne onay vermemeyi sürdürebilmişti. 1990’ların olumsuz iç siyaset ve ekonomik koşullarında da aynı durum geçerlidir. AKP, içeride baskıyla sağladığı istikrara rağmen, hem ekonomi, hem bölgesel politika, hem de büyük güçler arasındaki dengeyi sağlayamama gibi bir beceriksizliğe imza attı. Bunun üzerine son 10 yılda neredeyse bütün dünyada olumsuz, otoriter, demokrasiden uzaklaşan baskıcı bir ülke imajı yerleşti. Hem Ortadoğu’da, hem Avrupa hem de ABD’de dostu olmayan, her birinin bir dönem ve konuda ayağına basmış, yalnızlaştığını, tepki veremez bir konuma düştüğünü herkesin anladığı bir aktöre dönüştü. Rusya’nın turist, ABD’nin F-35 göndermediği, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’e araştırma gemisi gönderemediği, aynı anda ABD ve AB’nin resmen, Rusya ve Suudi Arabistan’ın fiilen yaptırım uyguladığı bir döneme girildi.

ÇIKIŞIN ADRESİ BATI

Erdoğan yönetimi çıkışı bazı yorumlarda dile getirildiği gibi Rusya, Avrasya gibi seçeneklerde değil daha fazla Batı’ya yanaşarak arıyor. Batı, özellikle yeni ABD yönetimi bu durumun, bu çaresizliğin farkında. AKP hükümeti AB ile negatif bir işbirliği, yani Doğu Akdeniz’de geri çekilme karşılığı yaptırım uygulamama, ABD ile pozitif bir işbirliği, yani Karadeniz havzasında stratejik ortaklık, Rusya’ya karşı da nötr bir işbirliğini, yani kendisine zarar vermeyecek, bir kol mesafesinde tutmaya dayalı bir stratejiyi hayata geçirmeye çalışıyor. Bunun AB ayağı şimdilik başarılı oldu çünkü AB AKP yönetiminden alacağını alıp, Türkiye’yi sıkıştırma işini Biden yönetimine devretti. Ama Rusya ve özellikle ABD ayakları sallantıda, belirsizlik sürmekte ve Türkiye’nin dış politikasında büyük gedikler yaratmakta. AKP’nin bir diğer adresi ise yine bölgede ABD’nin en önde gelen üç müttefiki Mısır, İsrail ve Suudi Arabistan ile aynı anda açılımda bulunarak hem bölgesel yalnızlığı aşmak, hem de bunun üzerinden ABD’ye mesaj vererek bölgesel dengelerde artık Batı yanında yer alacağını göstermeye çalışıyor. Öyle görünüyor ki, ABD Türkiye’yi, yeniden keşfettiği Yunanistan ve Güney Kıbrıs ile Doğu Akdeniz denklemine dahil edebildiği Suudi Arabistan ve BAE ile yedekleyerek, bütün bu ülkeler de kendi aralarında enerji, diplomasi ve güvenlik alanında saflarını sıkılaştırırak Türkiye’ye cevap verdiler. O yüzden hiçbirinin Türkiye ile ilişkileri düzeltmek için aceleleri olmadığı, hepsinin kendi faturalarını Türkiye’nin önüne sürdükleri anlaşılıyor.

ABD/AB İLE İLİŞKİLERDE SORUN YUMAĞI, KARMAŞA YOK!

Türkiye’nin içinde bulunduğu durum çok açık ve Türkiye ile ilgili bütün aktörler bunun farkında. Özellikle Türkiye-ABD ilişkilerinde, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar kontrol ABD’nin eline geçmiş durumda. Yine, tarihin hiçbir döneminde ABD’nin elinde yaptırımlardan, Türkiye’yi kolayca yedekleyebilme, Halkbank davasından F-35 projesine kadar bu kadar çok koz, araç birikmemişti. Karşılığında da Türkiye ABD’ye karşı kullanabileceği araçları bu ölçüde tüketmemişti. Bu yüzden Biden yönetiminin Ermeni soykırımı demesi ikili ilişkilerde bir dönüm noktası olmayacak, bir kırılma yaratmayacak, ilişkiler karmaşık bir hale gelmeyecek. Biden yönetimi bunu bildiği için eli son derece güçlüydü, bu yaptığı hamleyi dengeleyecek bir girişimde bile bulunmadı, AKP hükümetinden bunu sineye çekmesini bekledi, öyle de oldu. 2019 sonunda ABD’nin yaptırım uygulaması gündeme geldiğinde İncirlik ve Kürecik’ten bahseden Erdoğan, hiçbir şey olmamış gibi haziran ayında buluşma sözü verebildi, çaresizlik içinde alttan aldı.

ABD’NİN İNCİRLİK’TEN ÇEKİLMESİ ERDOĞAN’IN ENDİŞESİ

Bu arada Türkiye’nin NATO üyeliğinin gündeme getirilmesi, İncirlik üssü ve Kürecik radar istasyonundan söz edilmesinin hiçbir gerçekçi yanının olmadığını belirtmek gerekir. Hatta tersine, ABD güvenlik çevrelerinden medya ve internet sitelerine verilen mesajlarda Türkiye’nin NATO’dan çıkarılması, artık güvenilir ve öngörülebilir bir müttefik olmadığı, İncirlik üssünden ABD’nin çıkabileceği söylendi. Sonuçta ABD Yunanistan’da yeni üsler elde etmiş, Doğu Akdeniz’de askeri varlığını güçlendirmişti. 50 yıldan fazla bir süredir bölgesel işgal ve politikalarına hizmet eden bu üsten şimdilik ABD yönetimi vazgeçmez ama önemli olan siyasetin yön değiştirerek artık ilk kez ABD tarafının bu üsten çekilebileceğini gündeme getirebilmesi. Bu da Erdoğan yönetiminin en büyük korkusu. Bu noktada en şaşırtıcı değerlendirmelerden biri de Türkiye’de hükümete yakın yorumcuların ısrarla Yunanistan’ı ABD’ye yakın olmak, bu ülkenin ABD üsleriyle dolması yüzünden eleştiriyor olmaları. Bir süredir PYD yerine, Ermeni lobisi yerine, Yunanistan yerine AKP yönetimi ABD’ye kendisiyle işbirliği yapmasını, kibar ifadeyle birlikte çalışmayı, aslında ABD emperyalizminin alt-emperyalizmi olmayı öneriyor. Bu talebin kendisi en temelde sorunluyken, ABD’nin kendisi yerine başka aktörlerle daha çok işbirliği yapmasını ise kendisine yediremeyen bir yönetim görüntüsü veriyor.

AKP iktidarının hırsı, basiretsizliği ve öngörüsüzlüğü, dış politikayı bir iktidarda kalma sürecine dönüştürmesi, ne kendisine, ne ülkeye ne de bölgeye fayda getirdi. Dış politika temelde gelecek kuşaklar için yapılır. Önemli kararlar kalıcı ve uzun sürelidir. Hayatın diğer alanlarında olduğu gibi kurulu olanı dönüştürmek isteyen AKP aklı, hiçbir alanda daha iyisini koyamadan eskiyi bozarak, zayıflatarak her konuda sorun yarattı. Dış politika bu sürecin bir parçası.

Küresel sistem çok merkezli, çok kutuplu olmaya giderken, Türkiye ABD’den kopamadığı gibi, hem ekonomik hem stratejik açıdan daha bağımlı bir ülke haline geldi. ABD/Batı’nın Rusya ve Çin’i rakip olarak gördüğü ve Türkiye gibi kritik müttefiklerine daha fazla ihtiyaç duyduğu bu tarihsel konjönktürde, gereksiz askeri maceralar, Mavi Vatan gibi altı doldurulmamış iddialı çıkışlar, her çatışmaya taraf olmalar, sonuçta Türkiye’yi dış politikada eli zayıf bir konuma düşürdü. Türkiye gibi şu anki koşullarda pekala çok daha geniş stratejik özerkliği olabilecek bir ülke, dış politikayı bu coğrafyada yaşayan insanların güvenliği, huzuru, refahına katkı için yapabilecek şekilde kurabilecek iken, elindeki bütün dış politika araçlarını tüketip Türkiye’nin bağımlılığını derinleştirdi, Türkiye’yi hem Batı karşısında, hem de komşuları gözünde edilgenleştirdi.

Kaynak: DUVAR

İlginizi çekebilir