Diren Salda Gölü – Şanver İsmailoğlu

Salda Gölü sıradan bir yer değil; bir laboratuvar. Ev sahipliği yaptığı canlı yaşamı dışında, jeolojik gelişimini sürdüren ve yaşayan bir canlı

Çok yazıldı ve söylendi; ayrıntılar bu yazının konusu değil. Kısaca; denizler doldurularak yapılan büyük üst yapılar(Karadeniz Sahil Yolu, Ordu-Giresun ve Rize-Artvin Havalimanları v.b), maliyeti halka bindirilen gereksiz köprüler, yaşamsal önemdeki derelere yapılan HES’ler; yapımı artarak süren termik santraller; yapımına başlanılan nükleer santraller; yok edilen ormanlar; doğayı tahrip edip yaşamı yok eden maden işletmeleri; turizme açılan yaylalar; beton yığınına döndürülen kentler; kurutulan göller; betonlaşma ile yok edilen tarım arazileri ve ovalar; turizme kazandırma denilerek yapılaşmaya açılan tabiat parkları ve en çılgın olanı; binlerce yıllık su döngüsü ve dengesini alt üst ederek, asla geri döndürülemez sonuçlara yol açma potansiyeli taşıyan ama yapılacağı ilan edilen Kanal İstanbul.

Geçen hafta sıranın Salda Gölü’ne geldiğini öğrendik; Çevre ve Şehircilik Bakanı, Salda Gölünün kıyısında millet bahçesi yapılacağını açıkladı:“Salda Gölü özel çevre koruma bölgesi ilan edilecek. Yaklaşık 300 bin metrekarelik alanda Millet Bahçesi yapacağız. Bu bir ilk olacak. Vatandaşımız bungalov evlerde, kafeteryalarda dinlenecek. Her türlü festivalin yapılabileceği alanlar olacak”.

İlk olacağına şüphe yok! Böyle bir yeri yapılaşmaya açmak aklın alacağı bir şey değil çünkü! Bırakın yapılaşmayı, özel olarak koruma altına alınması gerekir ama gerçek anlamıyla bir koruma; ülkemizde çokça örneğini gördüğümüz türden değil! Bu yapılmazsa, milyonlarca yılda oluşmuş ve zamanın hoyratlıklarına direnemeyerek varlığını sürdürememiş birçok doğal jeolojik miras gibi Salda Gölünü de kaybedeceğiz. Burdur’un Yeşilova İlçesinde yer alan gölün kaderi de son kırk yılda kapladığı alanın yüzde kırkını kaybeden ve artık geri döndürülemez bir sürece giren Burdur Gölü’nün kaderini paylaşacak. Kuruttuğumuz göllere bir yenisini ekleyeceğiz!

Tarım Orman Bakanlığı Burdur 6. Bölge Müdürlüğü sitesinden: “Salda Gölü 184 m. derinliği ile Türkiye’nin en derin gölü olup, temiz, oligotrofik özellikte, az tuzlu, yüksek alkalin değerine sahip, Dünyada Mars gezegeninin yüzey özelliklerini taşıyan 2 bölgeden biridir.

Tabiat Park içinde 3 familyaya ait 4 balık türü bulunmaktadır. Bunlar; Sazan, Ot balığı, Salda yosunbalığı’dır.

Tilki, Yaban tavşanı ve Yaban domuzu Tabiat Parkı’nda yaşayan başlıca memeli hayvanlarıdır.

Yapılan araştırmalarda ve literatür kayıtlarında 61 familyaya ait 301 sucul ve karasal bitki türü belirlenmiştir. Bu türler içinde en önemlisi alana endemik olan Verbascum dudleyanum (Salda bataklık sığır kuyruğu) ve diğer endemik tür olan Verbascum  flabellifolium türleridir.

110 kuş türü Tabiat Parkı içinde yayılış göstermektedir. Bu türlerden 62’si ötücü, 38’i sukuşu, 9’u gündüz ve 1’i ise gece yırtıcısıdır. Dikkuyruk ördek, Elmabaş Patka, Flamingo, Gri balıkçıl başlıca kuş türleridir.”

Salda Gölü sıradan bir yer değil; bir laboratuvar. Ev sahipliği yaptığı canlı yaşamı dışında, jeolojik gelişimini sürdüren ve yaşayan bir canlı. Gelecek kuşaklara aktarılması gereken önemli bir jeolojik miras. Ülkemiz bilim insanları da son yıllarda Salda Gölü’nün jeomikrobiyolojisini araştırıp önemli bulgulara ulaştılar.

“Salda Gölü’nün jeomikrobiyolojisi araştırılarak, göldeki güncel stromatolit oluşumlarına etkisi moleküler ekolojik, mikrobiyolojik ve jeokimyasal bilim dallarını içeren multidisipliner bir yaklaşımla incelendi. Yerküre’nin en yaşlı fosili olarak tanımlanan Stromatolitler, ilk kez 3.45 milyar yıl önce Arkeen döneminde oluşmuş, Proterozoyik (2.5 milyar-550 milyon yıl) döneminde miktarca çoğalmış ve Fanerozoik (yaklaşık 541 milyon yıl) döneminde ise azalma göstermişlerdir (Pratt, 1982; Dupraz vd., 2009; Petryshyn vd., 2012; 2016). Günümüzde bu fosillerin yaşayan örnekleri olan modern stromatolit oluşumları birkaç lokasyonda gözlenmektedir. Dünyadaki en önemli örnekleri Shark Bay (Batı Avustralya), Exuma Sound (Bahamalar) Ülkemiz’de ise Van Gölü ve Salda Gölü’dür (Kempe vd., 1991; Braithwaite ve Zedef, 1994; 1996; Burns vd., 2010; Balci vd.,2016. Sonuç olarak, Fosil stromatolitler üzerinde ilk defa yapılan petrografik incelemeler, canlı izleri olan filamentlere işaret etmektedir. Salda stromatolitleri, belirli bir dengedeki kimyasal, biyolojik, fiziksel ve iklimsel koşulların ortak bir ürünü olarak gelişmektedir. Yerküre’nin erken döneminde yaygın olarak oluşan yaşamın ortaya çıkış ve gelişim süreçlerine ışık tutacak bu yapıların detaylı araştırılması jeolojik kayıtlarda ki yaşam izlerinin tayini için önemli veriler üretecektir. Salda Gölünde güncel olarak oluşan hidromanyezit içerikli stromatolitlerin Mars’ta ki karbonat içerikli kayaçlara benzerlik sergilediğinin önerilmesi ile bu yapılar Yerküre dışı yaşam izlerinin araştırılması için uygulama alanı bulmuştur (Williams ve Zimbelman, 1994 Russell vd., 1999; Braithwaite ve Zedef, 1994; 1996; Edwards vd., 2005; Shirokova vd., 2013; Kaiser vd., 2016). Russell vd.,” *

“Salda Gölü, güncel manyezit oluşumlarının sonucu olan bembeyaz kumsalları ve turkuaz rengi ile tektir. Bu tatlı su ortamındaki Mg kaynağı gölün çevresinde bulunan ileri derecede altere olmuş serpantinitlerden ve bu serpantinitlerin çakıllarını bulunduran alüvyal deltalardan geçerken Mg ve Ca’ca zenginleşen yüzey sularıdır. Bu meteorik sular aracılığıyla göl ortamına taşınan Mg, mavi-yeşil algler olarak bilinen siyanobakteri ve diatom florası tarafından fotosentez yoluyla hidromanyezit olarak çökeltilir. Göl suyunun yüksek alkali değeri hidromanyezit çökelimi için uygun koşullar oluşturmaktadır. Bu stromatolit çökelimleri gölün güneybatısında adalar oluşturmuş ve gölün özgünlüğünü artırmıştır. Ayrıca bu tür oluşumların fotosentez yoluyla yeryuvarı atmosferinde serbest oksijenin artmasına neden olması ve yeryuvarında canlı yaşamına katkıda bulunması gölün önemini daha da artırmaktadır.. Güncel stromatolit oluşumu ile dünyadaki sayılı yerlerden biridir. Burada hidromanyezit/manyezit ve stromatolit oluşumlarının tüm aşamaları gözlenebilmektedir ve eğitim potansiyeli çok yüksek olan jeolojik miras niteliğindedir. Salda gölü bilimsel araştırmalar açısından oldukça önemli bir yerdir ve korunarak gelecek kuşaklara aktarılması önemlidir.”**

Bir tarafta, yaşamın izlerini araştıran ve insanlığın geleceğine ışık tutmaya çalışan bilim insanları, diğer tarafta bu bulguları yok sayan ve de yok etmeye çalışan anlayışlar. Aynı çağda yaşanıyor olmaları dışında hiçbir ortak noktaları yok. Kısacası, en kolay kar alanı olarak görülen doğa ve kaynakları hiçbir bilimsel kriter gözetilmeden tüketilmek ve sermayenin hizmetine sunulmak isteniyor. Bütün bunlar, doğanın milyarlarca yıllık evrim süreçleri, kendi iç dinamikleri ve hassas mekanizmaları yok sayarak yapılıyor. Araştırmalara göre dünya, 15-20 milyar yıl önce uzayda meydana gelen büyük bir patlamadan sonra diğer yıldız ve gezegenlerle birlikte pek çok aşamadan geçerek bugünü haline gelmiştir. Bu süreçlere doğa kendi mekanizmalarını kurmuş, bir anlamda yasalarını oluşturmuştur. Doğanın yasalarına aykırı uygulamaların ağır bedellerinin ortaya çıkması, biyolojik zamanda hemen olmayabilir. Ama jeolojik zamanlara ilişkin uzun süreçleri beklemeyeceği de unutulmamalıdır.

Kapitalist talanla doğanın acımasızca sömürülmesinin yol açtığı ekolojik ve iklimsel krizler, kapitalizm ortadan kalksa dahi sürecek boyutlarda. Bilim çevrelerinde süren çalışmalar henüz egemenlerin küresel politikalarına etki edemiyor. 2000 yılında Nobel Kimya Ödülü sahibi Hollandalı atmosferik kimyager Paul J. Crutzen ve deniz bilimleri uzmanı Eugene F. Stoermer ortak yazdıkları makaleyle tüm bu yaşanan gelişmelerin atmosfer ve gezegen üzerinde yarattığı değişiklikleri ve tüm bulguları inceleyerek insan etkinliğinin, jeoloji ve ekoloji üzerinde yol açtığı tahribatları gözler önüne serdiler. Vardıkları sonuç iç açıcı değildi. İnsan etkinliğinin rolüyle yaşanan jeolojik çağın Antroposen kavramıyla nitelendirilmesi gerektiğini söylediler. Bu, insan eliyle gerçekleşen yeni bir çağın başladığı anlamına gelmekteydi. İşin vahameti de buradadır.1750’lerden başlayan tarihlendirmenin başlangıcı, sanayi devrimine ve kapitalist modernitenin dünya ölçeğindeki tüm canlı ve cansız varlıkları hoyratça çıkarlarına malzeme yapmasına denk geliyordu.

Ülkemizde de güncel denizel kıyı çökellerinde yapılan son araştırmalarda, bu adlandırmayı destekleyen bulgular bulundu. Özellikle yoğun sanayi atıklarının ve maden işletme atıklarının denize ulaştığı bölgelerde, ağır metal atıklarının yoğun olduğu güncel jeolojik katmanlar saptandı. Ama Antroposen adlandırması uluslararası alanda henüz tam olarak kabul görmüş değil. İtiraz edenler, bunun için daha büyük ölçekte kanıtlar gözlenmesi gerektiğini ileri sürüyorlar. Ama ben ce esas tartışılması gereken; bu kanıtlar adlandırmaya yetecek ölçülere vardığında, bu gezegende insan neslinin varlığını sürdürecek koşulların kalıp kalmayacağı!..

Yaşam alanlarına ve atmosfere ilişkin yaşanan tüm olumsuz gelişmelerin etkisiyle, günümüzde bir sürü melanetle karşılaşıp; fiziksel çöküntüye uğrarken, beyinsel ve dolayısıyla düşünsel fonksiyonlarımızın da bundan etkilenmesi kaçınılmaz. Eğer öyle olmasaydı; bize bahşedilen ‘büyük projeler’ in, yaşam alanlarımıza verdiği geri dönüşsüz zararlar karşısında bu derece edilgen bir durumda olur muyduk? Milyonlarca yıllık bir evrim sürecinin birikimlerini günlük çıkarlar için tüketilmesine ortak olmayı içimize sindirebilir miydik? Bir parçası olduğumuz doğa tükenirken, bizim de birlikte tükenmekte olduğumuz gerçeğinden bu denli bihaber olabilir miydik? Ezcümle insanın, doğayı ve tüm canlı yaşamını yok ediciliği karşısında, hala daha ‘insan’ olarak kalabildiğimize inanmakta ısrarcı olabilir miydik?

Binlerce yıllık insanlık tarihinde, yaşanmış büyük doğa felaketleri ve kitlesel yok oluşlar bağlamında daha karanlık ve umutsuz dönemler yaşandı ve aşıldı. İnsanlık, bir yolunu bulup uzun yürüyüşünü sürdürdü.

Epikuros’un aydınlık düşüncelerine, kendi aydınlık düşüncelerini de ekleyerek, materyalist felsefenin günümüze ulaşan en temel bilgilerini oluşturan ve De rerum natura adlı eserinde: “hiçten hiçbir şeyin çıkmayacağı” ve “ hiçbir şeyin ortadan kaldırılamayacağı” ilkelerini ortaya koyan Romalı şair ve filozof Lucretius’un (M.Ö 99- M:Ö 55) bir şiiri ile bitirelim:

Doğanın ne dediğini duymuyor musunuz?

Beden için acıdan uzak, ruh için tasasız olmaktan başka bir isteği var mı ki?

Acıyı dindirebilen, tasayı yok edebilen her şey ona sevinç verir.

Doğa, doğa olarak, bundan başka bir şey istemez.

Eğer bizim evlerimizde ellerinde geceyi aydınlatmak için meşaleler tutan heykeller yoksa,  her yanı gümüşle ışıldamıyor ve altınla parıldamıyorsa, gitar sesleri duvarları çınlatmıyorsa ne çıkar.

Bir akarsu boyunda, bir ağacın dalları altında, dostların arasında, taze çimenlerin üzerine uzanarak, kolayca ve masrafsızca, kendimizi dinçleştirebilmek,  bir de hava bize gülümsüyorsa ve mevsim yeşil otların arasına çiçekler serpiştirmişse bize yeter…

Yerbilimleri, 2018, 39 (1), 19-40 Hacettepe Üniversitesi Yerbilimleri Uygulama ve Araştırma Merkezi Bülteni Bulletin of the Earth Sciences Application and Research Centre of Hacettepe University Salda Gölünün Jeomikrobiyolojisi ve Güncel Stromatolit Oluşumunda Mikrobiyal Etkiler Geomicrobiology of Lake Salda and Microbial Influences on Present-Day Stromatolite Formation NURGÜL BALCI1 *, CANSU DEMİREL1,2, MEHMET ALİ KURT3 1 İstanbul Teknik Üniversitesi Maden Fakültesi Jeoloji Mühendisliği Bölümü, 34467, İstanbul. 2 University of Oklahoma,School of Geology and Geophysics Norman, OK, USA. 3 Mersin Üniversitesi, Mühendislik Fakültesi-Çevre Mühendisliği Bölümü, 33343, Mersin. Geliş (received) : 29 Ekim (October) 2017 Kabul (accepted) : 02 Şubat (February) 2018

**GÜNCEL HİDROMANYEZİT STROMATOLİTLERİ VE SALDA GÖLÜ – 70. Türkiye Jeoloji Kurultayı 10-14 Nisan/April 2017 Elife Akgül, Korhan Çakır, Hafize Funda Kavurmacı , Bilge Karaman , Devrim Erşen (MTA Genel Müdürlüğü), Yıldırım Güngör (İstanbul Üniversitesi, Mühendislik Fakültesi, Jeoloji Mühendisliği Bölümü)

Kaynak: Birgün

İlginizi çekebilir