‘Dil’in anayurdunda yaşamın ‘Kıyı’sına yerleşmek – Özlem Ergun

Lübnanlı yazar Wajdi Mouawad’ın distopik bir atmosferde geçen ‘Kıyı’ metninde hayalle-gerçeği, ‘kişisel’ olanla ‘toplumsal’ olanı birlikte izleriz. Sürgün, kopuş, ölüm, arayış eksenlerinde şekillenen hikâyenin merkezinde ise şiddet vardır. Katliamların, dehşetli yıkımların orta yerinden geçen kişisel bir ‘olma/oluşma’ hikâyesi güçlü bir ‘savaş’ eleştirisi olduğu kadar, ‘kan bağı ve coğrafya’ ile ‘ait olma-dil’ kavramlarını da tartışmaya açar.

Wajdi Mouawad’ın 1997 yılında kaleme aldığı “Kıyı”, Ortadoğu’daki ülkesinden savaş ve katliamlar nedeniyle Batı’ya göç etmek zorunda kalmış Wilfrid’in, ölen babasını gömmek için doğduğu topraklara geri dönüşünün hikâyesidir. Wilfrid genç bir erkek olduğunda bu kez babasının ölüsüyle çıktığı bu tersine yolculukta ‘bir kişisel değişim-oluşum’ öyküsüyle birlikte, savaşın ardında bıraktığı enkaza da tanıklık ederiz.

Cemil Meriç’in “Çağ bir arayış humması içindedir… Kâh bedbin, kâh ümit dolu” deyişindeki gibi Wouawad’ın Kıyı’sında Wilfrid’in ‘arayışına’, kara mizahın trajedi ile neşe arasında bilinç geçişlerine olanak sağlayan incelikli ama cesur dili eşlik edecektir.

‘ALO BABANIZ ÖLDÜ Bİ’ GELİVERİN’

O zamana kadar dünyanın savaş olmayan Batı’sında bir yerlerinde görece rahat ve kaygısız denebilecek bir gündelik hayat sürdüren Wilfrid, herhangi bir genç olarak ‘peep shop’larda gezer, adını bilmediği kadınlarla sevişirken bir gün bu cinsel performanslarının ‘en önemli yerinde’ açtığı telefonun öteki ucundaki kişi seslenir: “Alo babanız öldü bi’ geliverin.”

Tüm bir kişisel alt-üst oluşunun miladı olacak bu haber ile Wilfrid’in edebi anlamda ‘tip’ olmaktan çıkıp ‘karakter’ olmaya evrilen süreci de başlayacaktır.

BİR ‘BÜYÜME’ HİKAYESİ

“Bize kendinden bahset” diyen hakim karşında “Kendini anlat diyorsunuz bana sanki bir öyküymüşüm gibi” diyen Wilfrid’in o zamana kadar bir öyküsü yoktur gerçekten. Ta ki babası ölene ve onu gömmek için çıkacağı yolun başında “Dünya yıkılırken başına, nasıl bekler insan” diyene kadar. Wilfrid için bundan sonrası bir büyüme hikâyesidir aynı zamanda. Yol boyu ölmüş babayla diyaloglar hem bir hesaplaşma hem de bir yüzleşmedir. Babadan-aileden kopuş ve sonrasında kendi olma/benliğini arama hali sancılıdır.

Distopik bir atmosferde geçen oyunda hayalle-gerçeği, ‘kişisel’ olanla ‘toplumsal’ olanı birlikte izleriz. ‘Sürgün’, ‘kopuş’, ‘ölüm’, ‘arayış’ eksenlerinde şekillenen hikâyenin merkezinde ise şiddet vardır. Ve şiddetin başka alanlarda başka kılıklara girmiş görüntüsü…

Katliamların ardında bıraktığı dehşetli yıkımlarla yüzleşecek olan Wilfrid’in bu ‘olma/oluşma’ öyküsü, güçlü bir ‘savaş’ eleştirisi olduğu kadar ‘kan bağı ve coğrafya’, ‘ait olma ve dil’ kavramlarını da tartışmaya açar.

‘DELİLİK’TEN DİRENİŞ ÇIKARTANLAR

Üzerinden savaş geçmiş Ortadoğu’daki köyüne dönen Wilfrid’i bu kez başka türlü ‘sınanmaklar’ bekliyordur. Akrabaları, farklı bir etnik kökene sahip olan babanın, karısının mezarının yanına gömülmesine izin vermeyince, Wilfrid’in bundan sonrası için yol arkadaşları; kendilerinden başka kimseleri kalmamış köyün gençleri olacaktır.

Topraklarından kan ve vahşet eksik olmamış, savaşla yerle bir edilmiş bu Ortadoğu enkazında bulduğumuz kimsesiz gençlerin ortak özelliği ‘delilik’ diye gördüğümüz hallerinden bir çeşit ‘direniş’ çıkartan hayata tutunma çabalarıdır.

“Bizler deliyiz ama onların mantığıdır deliliğimizi haklı kılan” derken, asıl sorumluları işaret edebilecek kadar ‘olan-bitenin’ farkındadırlar.

İSİMLER YAŞARSA NE OLUR?

‘Deli’ kabul edilen gençlerden biri antik Yunan tragedyalarını Ortadoğu’ya taşırken bir diğeri ağıtlara, türkülere sığınmıştır. Bir başkası ise ailesini savaşta kaybettikten sonra ölenlerin isimlerini topladığı ‘rehberler’ hazırlamaktadır. İsimler yaşarsa; bu bellek aracılığıyla geçmişle, bugünle ve gelecekle bağ kurulacak ve ‘yaşamak’ ancak o zaman mümkün olacaktır.

Sonra kulağımıza isimler fısıldanır: “Hüsnü Encü, Osman Encü, Zeydan Encü, Hrant Dink, Ali İsmail Korkmaz, Ceylan Önkol, Berkin Elvan, Uğur Mumcu, Medeni Yıldırım, Uğur Kaymaz, Ahmet Taner Kışlalı, Hasan Ocak, Metin Göktepe…” diye uzayıp giden listede distopik bir gerçekliğin içinde sesini bulan katledilmiş bu isimlerin anlamlarıyla fark ederiz ki; anlatılan burada ve şimdide geçen bizlerin hikâyesidir.

“Şimdi sessiz duruyoruz kıyısında bir düşüncenin/ Unutmamak için çünkü unutuşun kolay ülkesindeyiz/ Ölü balıklar geçiyor kırışık bir denizin sofrasında/ Ve ellerinde fenerleriyle benim arkadaşlarım/ Durmadan düşünüyorum/ Ne kadar çok öldük yaşamak için” diyen ve kendisi de Taksim Meydanı’nda patlayan bir bomba ile hayatını kaybeden Onat Kutlar’ın dizelerindeki gibi ‘yaşamak için ölenlerin coğrafyasında’ geride kalanlara da bir ‘hayat’ vaad edilmemiştir aslında.

İNSAN NEYLE YAŞAR?

Ölümle-yaşamın, unutuşla-hatırlamanın, gitmekle-kalmanın, bağ kurmakla- köksüzlüğün ‘gel-git’lerinde gelişen çok katmanlı metinde cevabını aradığımız “Tüm bu cehennemin içinde insan neyle yaşar, nasıl olur da hayatta kalır?” sorusudur biraz da.

Savaş enkazının parçası getirilmiş bu gençlerin hayata tutunma gayretlerinin temel dayanaklarını; ‘hikâyeler’, ‘ağıtlar’, ‘türküler’, ‘kelimeler’ ve ‘ölmüşlerin isimleri’ oluşturur. Dil aracılığı ile yaratılan ‘bellek’ sadece geçmişe ait bir kavram değil aynı zamanda bir gelecek tasavvurudur da. Ve “Dil insanın ana yurdudur” söyleyişini doğrulayan ‘ait olmayla’ kurulmuş güçlü bir bağ…

ÖLÜLERİMİZİ GÖMEMEDİĞİMİZ YERE AİT OLABİLİR MİYİZ?

İnsanoğlunun ‘yeniden dirilmeye’ olan inancından çıktığı kabul edilen ölüleri gömme hali, içinde bir ‘yeniden doğuş’ barındırır mı gerçekten? Peki, bu ‘yeniden varoluş’ mümkün kılınmazsa ne olur? Ait olduğumuz yer neresidir? Ölülerimizi gömemediğimiz bir yere ait olabilir miyiz?

Ölü bedenler gömülmeden, yaşayanlara da ölmüşlere de ‘huzur’ yoktur madem ve madem bir toprak çok görülmüştür şimdi kendilerine; Mouawad bu gençlerin yolunu başka bir yere, ‘yerleşik düzenin’ uzağına, ‘toplumsal ve kültürel’ olanın dışına, denize çıkaracaktır.

BAŞKA TÜRLÜ BİR ÖLÜ GÖMME İLE BAŞKA TÜRLÜ BİR HAYAT

İşte o denizin kıyısında tüm çocuklar, Wilfrid’in babasının ölü bedenini denize bırakır ve her biri aslında kendi babasıyla vedalaşırken ‘başka türlü bir ölü gömme’ haliyle ‘başka türlü bir yaşam’ da imlenir.

Ölülerini gömecek bir mezar yeri bile bulamayan geçmişleriyle kavgalı çocuklar, hayatta kalma çabalarının sonunda vardıkları ‘Kıyı’da artık biraz daha büyümüş, kendileriyle biraz daha barışmışlardır.

Wilfrid’in çocukluk boyunca kendisine eşlik eden hayali şövalyesiyle vedaşlaşma zamanı da böylece gelmiştir. “Elimden tutan bir hayalet olmadan kendi başıma yürümem lazım karanlıkta yüreğimde bir ruhla. O ruh olmanı istiyorum. Sana inanmam için seni görmeme gerek yok artık. Çocukluk bitti şövalye” dediğinde Wilfrid de başka biri olmuştur.

VERİLMİŞ SÖZLERİN KANI VE KIYI

Wajdi Mouawad

Wajdi Mouawad’ın 1997 yılında kaleme aldığı Kıyı metni; ‘Düşler’, ‘Ormanlar’, ‘Yalnız’ ile birlikte ‘Vaadedilmiş Sözlerin Kanı’ dörtlemesinin ilki… Yazar Kıyı’yı 2005 yılında aynı adla sinemaya taşımış, yönetmenliğini de üstlenmişti. Mauawad’ın 2010 yılında Denis Villeneuve tarafından sinemaya uyarlanan ‘Yangınlar’ı ise 83. Oskar’a ‘yabancı dilde en iyi film’ dalında aday olmuştu.

1968 yılında, Lübnan’da 15 yıl sürecek iç savaşının içine doğan Mouawad ailesiyle birlikte ülkesini terk etmek zorunda kaldığında altı yaşındadır. Önce Paris’te ardından Kanada’da yaşayan Mouawad’ın metinlerine, kendi hayatından belirgin izler taşıyan ‘otobiyografik’ öğeler şekil verir.

DÜNYANIN YARISI SAVRULMUŞKEN

Mouawad, edebi üretimini de belirleyen ve asıl meselesini oluşturan ‘yersizlik-yurtsuzluk’, ‘köksüzlük’ halini bir söyleşisinde, “Adımın yanına hangi şehri yazmalı? Beyrut? Ottowa? Chambéry? Toulouse? Avignon? Paris? Bilmiyorum” diyerek özetler.

Yine bir başka röportajında Amin Maalouf’tan bir alıntıyla “Ağaçların kökleri olur, insanların kökleri yoktur, yolları vardır” diyecektir.

Bugün, çağdaş Batı tiyatrosunun en güçlü ve özgün kalemlerinden biri olarak kabul edilen Lübnanlı yazar Mouawad, antik Yunan tragedyalarından beslenen masalsı anlatısıyla günümüz trajedilerine uzanıyor. Gücünü de, bu anlatının merkezine koyduğu ‘sürgün’, ‘kopuş’, ‘arayış’ meselelerini dert edinen kendi gerçekliğine yaslanmış sahiciliğinden alıyor.

Dünyanın neredeyse yarısı yerinden yurdundan sürülmüş, yeni hayat umutlarının peşinde ölümleri göze almış/ölmüş ve hatta ölülerini gömecek yer bulamamışken…

Ayberk Erkay’ın Türkçeye kazandırdığı ‘Kıyı’, Kemal Aydoğan yönetmenliğinde Moda Sahnesi’nde.

KÜNYE 
Yazan: Wajdi Mouawad
Yöneten: Kemal Aydoğan
Çeviren: Ayberk Erkay
Sahne Tasarımı: Bengi Günay
Müzik Direktörü: Ulaş Özdemir
Işık Tasarımı: İrfan Varlı
Kondüsyoner: Yeşim Coşkun
Oyuncular: Onur Ünsal, Uluç Esen, Caner Erdem, Mert Şişmanlar, Melek Ceylan, Barış Yurtsever, Çağla Buldak, Talha Kaya
Asistanlar: Ulaş Kaya, Kardelen Ezgi Yıldız, Gamze Akça Özcan

Kaynak: DUVAR

İlginizi çekebilir