‘Derdimiz işçi sınıfının ağır koşullarını tiyatronun diliyle anlatmak’ – Önder Birol Bıyık

“Üç Maymun” tiyatro oyunu yazarı ve koordinatörlerinden Kemal Özdemir ile tiyatroyu konuştuk.

Geçtiğimiz 27 Mart’ta Dünya Tiyatrolar Günü kutlandı. Ülkemizde tiyatrocuların yaşadığı geniş katmanlı sorunlar düşünüldüğünde çok da şenlikli bir tiyatro günü olduğunu söylemek mümkün değil. Oyunlarını hayata geçirmekte zorlanan, oyunlarını sergileyecek sahne bulamayan, ekonomik, teknik pek sorunla boğuşmak zorunda kalan pek çok tiyatro grubu dağılmak zorunda kalıyor. Hele de kendinizi sisteme muhalif bir yerde konumlandırmışsanız işiniz daha da zor. Bu yüzden epeydir Türkiye’de işçi tiyatrosu izleyemedi tiyatro severler. Ta ki geçtiğimiz günlerde gösterime giren Üç Maymun isimli oyun sahnelenene dek… DİSK Tiyatro İşçileri tarafından sahnelenen oyun, işçi sınıfı üzerinde ağır bir baskının, yaşandığı, iş cinayetlerinin ülke gündeminden düşmediği, sendikasızlaştırmanın alabildiğine arttığı bir dönemde işçi tiyatrosu adına bir soluk oldu.

Dünya Tiyatrolar Günü vesilesi ile söz tiyatro emekçilerinin dedik, Üç Maymun oyununun yazarı, oyuncusu ve koordinatörlerinden Kemal Özdemir ile Üç Maymun’u ve tiyatroyu konuştuk.

– Epeydir işçi tiyatrosu gösterimi yapılmıyordu. Siz tam da toplu işten çıkartılmaların, grevlerin, iflasların yaşandığı ekonomik kriz döneminde Üç Maymun isimli tiyatro oyununuzla sahne aldınız. Oyunun yazarı, koordinatörü ve aynı zamanda oyuncususunuz. Biraz projenin doğuşundan söz edelim. Üç Maymun fikri nasıl ortaya çıktı?

Her şeyden önce iş, iş güvenliği, sendika ve sınıf eksenli bir oyun yazama fikri epeydir zihnimi meşgul ediyordu. Genel anlamda, ülke ekonomisinin ‘inşaat’ üzerinden kendini konumlandırması ve ürettiği sosyo-ekonomik anlamlar bana bir ‘parodi’ olarak gözüküyordu. Reel anlamda sürdürülebilir bir karşılığı olmayan bir sektör olarak ‘sırtı sıvazlanan’ dar bir çevrenin zenginleşmesi olarak görüyordum bu durumu. Ancak bu parodinin bir de öteki yüzü vardı. O da tam gaz yürüyen ve bir rant vahşetine dönüşen bu sektör, emekçiler, işçiler için bir ‘öğütme makinesine dönüşüyordu. İş cinayetleri, hak gaspları, sömürü ve talan cenderesinde yok olan hayatları görüyordum. Ve bu konuda bir şeyler yapılması gerekiyordu. İşte bu gereklilikten doğan bir ihtiyaçtı DİSK-Tiyatro İşçileri Tiyatrosu ve Üç Maymun oyunu. Bu ihtiyaç neticesinde Galip Görür arkadaşımızla birlikte, DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu ve yöneticileriyle yaptığımız toplantılar sonrasında, DİSK-Tiyatro İşçileri adı altında faaliyetlerimizi başlatma kararı aldık. DİSK bir sendika olarak işçiler ve emekçilerin dayanağı olmaya çalışırken, aynı zamanda kültür-sanat alanında da söyleyecek sözü olan bir kurum haline getirilmeliydi ve nitekim bu projenin hayata geçirilmesiyle bu dileğimiz gerçekleşmiş oldu. DİSK-Tiyatro İşçileri kanımca yıllardan beri işçilerin merkezde olduğu bir tiyatro anlayışının hayata geçirilmesi açısından önemli bir çabanın parçasıdır. Derdimiz işçi sınıfının yaşadığı ağır yaşam koşullarını tiyatronun diliyle anlatmak.

-Biraz oyuncu kadrosunda söz edelim isterseniz. Kimler var kadroda?

Oyun sekiz kişiden oluşuyor. Çekirdek kadromuz profesyonel oyunculardan oluşuyor. Ayrıca bu kadroya destek olan genç ve yetenekli arkadaşlarımız da bizimle birlikte emek harcıyorlar. Oyunda oynayan sekiz kişilik ekibin yanında iki müzisyen arkadaşımız da canlı müzik yaparak destek oluyorlar. Teknik ekibimizle birlikte toplam kadromuz on bir kişiden oluşuyor. Kadroda Zuhal Ayvazlar, Nihat Mürşitpınar, Ercan Yenigül, Ali Gülçiçek, Galip Görür, Güney Alçin, ben ve Mehmet isimli bir arkadaşımız var. Ayrıca bizimle birlikte çalışmalara katılmış, oyunda oynamış olan Haluk Yüksel ve Sevda Yeliz Nar’ı da anmadan geçmeyeyim.

– Oyunun büyük bir özveri ile hazırlandığını biliyoruz. Oyun nerelerde sahnelendi? Sendikalardan yeterince destek görüyor musunuz?

Oyunumuzu Türkiye’nin her bölgesinde oynamaya çalışıyoruz. İstanbul, İzmir, İzmit, Gebze gibi daha çok işçilerin yoğun olduğu bölgelerde oynadık. İstanbul’u merkez alarak, buradan daha çok turne yapma şansımız oluyor. Gittiğimiz her yerde büyük bir ilgiyle karşılaşıyoruz. Amacımız mümkün olduğunca Türkiye’nin her bölgesine ulaşıp, seyirciyle buluşmak. Sendikalardan destek olabildiğince alıyoruz. Özellikle Birleşik-Metal İş’le programladığımız oyunlar konusunda profesyonelce bir çalışma içine girdik. Sağ olsun Birleşik-Metal İş yönetimi ve çalışanları oyun için elinden gelen bütün gayreti gösterdi şimdiye kadar. Diğer iş kollarından sendikalarla da programladığımız oyunları sürdürmeye çalışıyoruz. Umarım daha kapsamlı bir çalışma içinde olacağız.

– Üç Maymun oyununun üst başlığında “Ülkenin şantiyesinde hiçbir yere bakan” tarifini kullanmışsınız. Oyunu birkaç kez izleme şansı buldum.  Oyunda işçi sınıfının üzerindeki sömürüyü işlerken aslında işçi sınıfının bugünkü pür melaline eleştirel bir bakış var.  “Üç maymun” ve “hiçbir yere bakmak”  nitelemeleri de oyunu izlemeyenler için bir ipucu veriyor zaten.  Neden üç maymun?

Aslında, yukarıda biraz açılımı yapılmış bir soru bu. ‘Ülkenin Şantiyesinden Hiç bir şeye bakmak’ üst başlığını bir yabancılaşmayı tarif için kullandım diyebilirim. Bir ülkenin bir şantiyeye dönüşmesi, bugünü anlama, anlatma bakımından yerinde bir tespit gibi duruyor. Yani ‘metafor’ olarak tanımladığımız şey aslında bir gerçeğe dönüşmüş durumda. Son 10-15 yılda ülke gerçek manasıyla bir şantiyeye dönüşüp, ekonominin motoru haline gelmiştir. Tek başına inşaatla ayakta duran hiçbir ekonomi yoktur sanırım. İşte bu Üç Maymun tanımını, ülkeyi şantiyeye çevirmiş bir rant düzeninde iş cinayetine kurban gitmiş, emeğine yabancılaşmış işçiler ile bu cinayetleri görmeyerek, duymayarak, bilmeyerek üzerini örten tüm kurumların eleştirel ifadesi olarak tarif edebiliriz. Tek bir cümle ile ifade etmek gerekirse; oyun, inşaata boğulmuş, cinayetlerin üstünü bir yorgan gibi örten rantın yarattığı felaketin sert bir eleştirisidir, diyebilirim.

– Bazen bir soru sormakla başlıyor her şey… Siz oyunda “bir cevabım var, sorusu olan yok mu?” repliğini sık sık tekrarlayarak bir sorgulama oluşturmak istiyorsunuz belli ki…  Konu işçi sınıfı olunca gerçekten yanıtlar mı eksik, sorular mı?

Evet doğru söylüyorsunuz. ‘bir cevabım var, sorusu olan yok mu?” diyerek toplumun tüm kesimlerinden ve özellikle de işçi sınıfından bir ‘cevap’ bulma umudunu taşıyoruz. Bu soru kalıbıyla aslında şunu demek istiyoruz; bu yaşananlara karşı hala zihninde bir soru uyanmadı mı? Bunca iş cinayetlerine, bunca yoksulluğa, haksızlığa, hukuksuzluğa bakarken hala bir soru haline gelecek bir fikir oluşturamadın mı? Bu yaşananlara karşı sen ne düşünüyorsun? Kim dur diyecek bu haksızlıklara, zulümlere? Peki bu tüm bu olup bitenlerin karşısında sen nerede duruyorsun? Sen kendini de sorgulamazsan kim değiştirecek bu dünyayı?

– Oyun işçi cinayeti üzerinden yeni bir sınıf bilinci kurgulamasına giriyor, değil mi?

Oyun, işçi sınıfı olsun ya da kim olursa olsun, sorgulamaya kendisinden başlamasını, tutumunu ona göre belirlemesini istiyor. Yani, kısaca bir işçi olarak, kendi işine, çevrene ve bulunduğun duruma yabancılaşırsan doğru kararı asla bulamazsın, demek istiyor. Kendi emeğinin hakkını ara, kimseye boyun eğme, haksızlıklara karşı kararlı dur, içindeki korkulardan kurtul, demek istiyor. Daha iyi bir yaşamın kendi elimizde olduğunu anlatmak istiyor. Peki bunu hangi biçimde söylüyor? Bu anlamda amacımız daha önce örneklerini izlediğimiz, klasik anlamda, işçi tiyatrosu yapma biçimlerinden farklı olarak, yeni bir şey denemekti. Yani klasik anlayışın, ciddi, sert, yanılmaz vb. gibi işçi karakterlerinin yerine daha başka bir yol izlememiz gerekiyordu. Biz de oyunu iç içe geçmiş, sıçramalı bir kurguyla yapmaya çalıştık. Bu da bize oyun karakterlerinin saçmalığa varan eylemlerini eleştirel bir alana taşımamıza yardım etti diyebilirim. Baş kahramanının ‘güzellemesini’ yapmak yerine onu eleştirel bir araç haline getirerek, sorumluluğun ‘kimde ve neden?’ olduğu sorusunu onun üzerinden sorduk. Bu anlatım da bize yeni bir şey söyleme olanağını sunmuş oldu.

– Biraz oyunun teknik alt yapısından söz edelim. Nasıl bir çalışma yöntemi izlediniz?  Popüler kültürün bir parçası değilseniz, tiyatro da yeterince seyirci çekemiyor. Bu konularda nasıl bir deneyim edindi oyun? İşçiler geliyor mu tiyatroya?

Doğrusunu söylemek gerekirse, oyunu ortaya çıkarmamız üç buçuk ay gibi bir zaman aldı. Daha önceki çalışmaları bu sürece katmadan söylüyorum bunu. Provalar ilk zamanlarda bütün ekip tarafından gerçekleştiriliyordu. Ancak oyun ilerlemeye başladıkça belirli çalışma düzenleri oluşturduk. Yani lokal sahneler olarak çalışmalar devam etti. Kadro olarak zahmetli bir sürecin içinde bulduk kendimizi, ilk provalarda oynayan arkadaşlardan bazıları süreç içinde ayrıldı ve yerine yeni arkadaşlar katıldı. Her biriyle yorucu çalışmalar yaptık, hala yapmaktayız. Tabi ki popüler bir kültürün parçası değiliz. Popüler kültürün içinde yer almak bizim açımızdan biraz zor. Sanırım nerede konumlandığınız ve ne yaptığınız sizin durduğunuz yeri de belirliyor. Çünkü biz bir ‘işçi’ tiyatrosu özellikleriyle bu alanın içinde sanırım yer alma şansına sahip değiliz, diye düşünüyorum. Oyunu daha önce de belirttiğim gibi sendikalar üzerinden işçilere ve toplumun yoksullarına oynadık, oynuyoruz. Bu demek değildir ki başka kesimlere oynamayacağız. Biz ulaşabildiğimiz tüm seyircilere ulaşmak istiyoruz. Sonuçta bir derdimiz var ve bu derdimizi herkese ulaştırmak istiyoruz. Ülkede genel olarak tiyatronun seyirciyle buluşmasının birçok nedeni var. Bunun en başında siyasal-kültürel ortam geliyor. Verili siyasal-kültürel ortam tiyatronun gelişmesine, seyirciyle buluşmasına olanak vermiyor. Her şeyden önce tiyatronun seyirciyle buluşması için, salona ihtiyacı var. Salon bulabilmek için de neyi anlattığınızın belirleyici olduğunu görüyorsunuz. Yani siz salonu elinde bulunduranların neyi anlatmak istediklerine paralel bir şeyler yapıyorsanız sorun yok. Ama yine de özgürlüklerin yaşandığı bir ortamda tiyatronun gelişmesi, seyirciyle buluşmasının önündeki engellerin ortadan kalkacağını düşünüyorum.

– Üç Maymun, kendini işçi sınıfını yanında ama işçiyi eleştiren bir yerde konumlandırmış. Ancak bunu ajitatif bir dille değil, zaman zaman deneysel uygulamalar yapıyorsunuz.

Hayır biz işçi sınıfını eleştirmiyoruz. İşçi sınıfı içinde, sınıfının bilincinde olmayan, nerede, nasıl tavır alacağını bilemeyen bir ‘aymazlığı’ eleştiriyoruz. Yani bu eleştirinin kendisi bizatihi sınıfın kendisiyle alakalı değil. Bir tutumu, bir davranışı ve eyleme geçememe halini eleştiriyoruz. Bu eleştiri aslında bir bakıma gerekli, sorular sorduran, yanıtlar üreten, çözüm yolları üzerine düşünmeye sevk eden bir zorunluluğun tezahürüdür.  Yani bu eleştirel tutumun kendisi, işçi sınıfının daha ileriye taşınmasının ifadesinden başka bir şey değildir. Aslında bu durum sadece işçileri ilgilendiren bir durum da değildir. Toplumun her kesiminden insanın da kendine sorular sormasına ve bu soruların sonucunda hakkını almak için tavır takınmasına yardımcı olan bir etik tutumun ifadesidir.
Deneysel derken…  Bizim derdimiz, seyirciyle buluşmak, anlatmak istediklerimizi bir şekilde anlatmak. Bu nedenle her hikayenin kendine özgü anlatım olanakları vardır. Bu olanaklardan olabildiğince yararlanmaya çalışıyoruz. Bu bakımdan hikayenin bizi götürdüğü yer ile bizim durduğumuz yeri arasındaki mesafeyi kısaltmak bütün yaptığımız. Bu anlamda deneysel diyorsanız, olabilir derim. Ama oyunun, oyunculuk tarzı, teknik yenilikler ve poetik anlayışı bakımından deneysel işler yapmaya çalışıyoruz. Bu konuda zaman ne gösterecek bakmak lazım. Hem politik hem de kendi sınırlarını estetik olarak geliştiren bir tiyatro anlayışı ile yola devam etmek istiyoruz. Umarım ilerde bu isteğimizi gerçekleştirme olanağı buluruz.

Kaynak: ARTI GERÇEK

İlginizi çekebilir