Depremde batıl düşünceleri ifade etme ve saçmalama özgürlüğü – Tolga Şirin

İfade özgürlüğü alanındaki bir tartışmada karşıt görüşe karşı hükûmeti ve devletin ceza yaptırım gücünü çağırmak, iktidarı daha da güçlendirmekle kalmaz güçlenen iktidarın, zamanı geldiğinde muhalif ve ilerici çevreleri daha güçlü vurmasına cesaret verir

“Düşüncenize katılmıyorum ama fikirlerinizi özgürce ifade edebilmeniz için canımı bile veririm.” Bu ünlü ve çarpıcı söz, genellikle Voltaire’e atfedilir. Sözün gerçekte kimin tarafından söylendiği tartışmalı ama ifade özgürlüğünün özünü yansıttığı açıktır. “Özgürlük, insanlara duymak istemedikleri şeyleri söyleyebilmektir” diyen George Orwell veya “Eğer nefret ettiklerimizin düşünce özgürlüğüne inanmıyorsak, düşünce özgürlüğüne hiç inanmıyoruz demektir” diyen Noam Chomsky’nin işaret ettiği öz de aşağı yukarı budur. Beğenmediğimiz, saçma bulduğumuz, hoşumuza gitmeyen, rahatsızlık veren, bizi iğrendiren veya kışkırtan düşünceler de ifade özgürlüğünün korumasından yararlanır. Listeyi uzatmayıp kestirmeden söylersek ifade özgürlüğü, sekterliğe ve ikiyüzlülüğe gelmez. Beğenelim veya beğenmeyelim her türlü düşüncenin serbestçe dışa vurulmasını gerektirir. Bu, sadece aykırı dünya görüşleri veya sarsıcı bilgi ve düşünceler için değil; mantıksız, saçma, batıl, akıl dışı düşüncelerin dışa vurumu için de geçerlidir. Yani ifade özgürlüğü, icabında kışkırtma veya saçmalama özgürlüğünü de bünyesinde barındırır.

Bunu yazmamın bir nedeni var. Geçtiğimiz hafta sosyal medyada, depremin İzmir’in “gâvur”luğundan, bu kentteki toplum yaşantısından, fuhuştan, alkolden, uyuşturucudan vs. kaynaklandığını söyleyen iğrenç ve absürt bir dizi akıl dışı gönderiyle karşılaştım. Bir İzmirli olarak İslamcı lümpenliğin İzmir’e dönük hınç[*] diline ve hurafelerine aşina olsam da bundan rahatsızlık duymadığımı söyleyemem. Gelgelelim beni bundan daha rahatsız eden şey, bu iğrenç sözleri dile getirenlerin bazılarına (göstermelik veya değil) hemen TCK md. 216 uyarınca bir ceza davası açılması ve bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasıyla yargılama olasılığının gündeme gelmesi oldu.

İlginçtir, bu davalar bazı ilerici çevrelerce olumlu karşılandı. Kimilerinin yaklaşımı, bir düşünceye katılmamak ile o düşüncenin devlet eliyle cezalandırılması arasındaki farkı yeterince ayrımsamamasından kaynaklanıyordu. Diğer bazılarının (bence çoğunluğun) tutumunun arkasında ise süregelen adaletsizlik hissinin taşması vardı. Devletin tüm kolluk güçlerinin işi gücü bırakıp sosyal medyada muhalif tweetleri kovaladığı, en ufak bir sert muhalif söylemin hızla kriminalize edildiği, sayısı on binleri bulan Cumhurbaşkanına hakaret davalarıyla rekor üstüne rekorların kırıldığı, tutuklu gazeteciler sorununun her geçen gün derinleştiği bir ortamda, iktidara yakın sayılabilecek çevrelerden gelen İslamcı söylemlerin de yargısal tacize muhatap kalması, sanıyorum ki adalet arayan ve çifte standartlardan ötürü belli ki yanıp kavrulan yüreklere su serpti.

Bu tutum, bahsettiğim bağlam gereği bir ölçüde anlaşılır olsa da sağlıklı değil. Çünkü böylesi davalar, bizi özgürlükte değil otoriterlikte eşitliyor ve daha karanlık bir geleceğe doğru yarıştırıyor. Hâl böyle olunca da kaybeden her hâlükârda ifade özgürlüğü oluyor.

Türkiye’deki “düşüncenin tutsaklığı” sorunundan kurtulmak ve aydınlığa ulaşmak için bütünlüklü bir özgürlük perspektifine yönelmek zorundayız. Bu perspektif, tabii ki gerici, akıl dışı ve batıl düşüncelerin dışa vurulmasını teşvik etmek anlamına gelmiyor ama düşüncelerini dışa vuranların hapis cezasına çarptırılmasına karşı durmayı gerektiriyor.  Dahası, olur da bir yaptırımın zorunlu hâle geldiği koşullar oluşursa bile “ölçülülüğü” elden bırakmamak gerektiğini akılda tutmak gerekiyor. Zira, ölçüsüz müdahalelerin yarattığı “mağdurluk” hâlinin, bu ülke ve toplumumuz için nelere mal olduğunu yeterince deneyimlemiş bulunuyoruz. Geldiğimiz aşamada, çağdışı ve tiksindirici düşüncelerle, düşünce sahiplerini hapse atmadan veya sansüre başvurmadan da mücadele edilebileceğini öğrenmiş olmalıyız: İfade özgürlüğüne dönük ölçüsüz müdahaleler, dönüp dolaşıp yasakçılığı pekiştirir ve laik muhalefeti vurur.

İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi kararlarına kulak vermek

İnsan Hakları Avrupa Mahkemesinin (Mahkeme) kararları, Türkiye’deki ifade özgürlüğü deneyiminin bir günlüğüne benzer. Bu kararların arasında, ülkenin yakın geçmişiyle ilgili hemen her konuda bir karar bulmak olanaklı gibidir. Deprem sonrası dönemdeki hurafeler sorunu da yeni değildir ve doğal olarak içtihatta yer edinir. Bu konuda iki dava bize yol gösterecek belirlemeler taşıyor.

Kutlular davası

İlk örnek, kamuoyunda “nurcu” olarak bilinen ama Fethullah Gülen ile anlaşamayan “Yeni Asya” gazetesinin imtiyaz sahibi Mehmet Kutlular ile ilgilidir. Bu çevre, 17 Ağustos 1999 Gölcük depreminden yaklaşık iki ay sonra, Said-i Nursi‘nin (Said-i Kürdî?) ölümünün 39’uncu yıldönümünde Ankara Kocatepe Camii’nde yapılan dini anma töreninde “musibet neden umumileşir?”, “zelzele, tesadüfi ve maksatsız bir hadise değildir”, “zelzele tesettür şiarına (hicap) açık ihanetin bir cezasıdır”, “deprem suistimalin neticesidir”, “kanun namına kanunsuzluk umumi tokada sebep olur” gibi alt başlıklar taşıyan bir broşür dağıtmıştı. Gazetenin eki olan bu broşürde, özü itibarıyla “depremden etkilenen bölgede tesettür şiarına uyulmadığı için Risale-i Nur’un bu bölgenin yardımına koşmadığı” anlatılmış, toplantının sonunda Mehmet Kutlular, “28 Şubat süreci” ile deprem arasında bağ kuran bir konuşma yapmıştı. Ankara DGM Cumhuriyet Başsavcısı, inançlı bir Müslümanın depremi “Allah’ın takdiri” olarak görebileceğini ama depremin halkın bir kısmının yaşam tarzından kaynaklandığını söylemenin toplumu inananlar ve inananlara zulmedenler diye ikiye bölen, hatta zulme sessiz kalanlar gibi suçlamaların iki grup arasında düşmanlık yarattığı düşüncesiyle TCK md. 312 (şimdiki md. 216) uyarınca dava açmıştı. Davanın sonunda Kutlular, 2 yıl 1 gün hapis ve adli para cezasına çarptırıldı ve konuşmasından dolayı hapse girdi. Dava Strazburg’a taşındığında Mahkeme öncelikle konuşmanın “değer”ini teslim etti:

“Başvurucu, deprem ve 28 Şubat süreci olarak adlandırılan dönemde, yetkili makamlarca alınan tedbirler gibi bütün toplumu ve kamu menfaatini ilgilendiren iki konuya değinmiştir. Davaya konu konuşmaya özgü sorun, konuşmanın içeriğiyle değil, bu konular arasında neden sonuç ilişkisi kurulmasıyla bağlantılıdır. Başvurucu, (özellikle camideki anma törenine katılan topluluk olmak üzere) Türk toplumunun bir bölümü gibi, depremi, inançları uyarınca manevi bir fenomen olarak değerlendirmiştir. Mahkeme; doğal bir felakete dini bir anlam yükleyen, özellikle de felaket ile halkın çoğunluğunun Hükûmetin kimi eylemlerine karşı sessiz kalması arasında bir bağ kuran bu konuşmanın, batıl inançları, hoşgörüsüzlüğü ve gericiliği telkin ettiğini tespit etmektedir. Belli bir inancı yaymaya çalışan bu konuşmanın  bütünü, ‘inanmayanları’ ve Hükûmet’i hedef alan hakaretamiz bir ton barındırmaktadır.”

Yani söz konusu söylemin batıl inançları, hoşgörüsüzlüğü ve gericiliği telkin ettiği açıktı. Ne var ki söz konusu konuşmada bir şiddet ve nefret söylemi yoktu. Durum böyle olunca da bir düşünceyi sadece hurafelere dayandığı ve gerici olduğu için hapisle cezalandırmak ifade özgürlüğü bağlamında haklı çıkarılamazdı. Bu bakışla Mahkeme, yaklaşık 9 ay** kadar süregelen hapis cezası karşısında böylesi bir müdahalenin ölçüsüz olduğu sonucuna vardı. Bu sonuca ulaşırken de söz konusu ifadelerin “ne olmadığını” söyleyerek, bu tarz söylemlere hangi aşamadan sonra ceza verilebileceğine de işaret etmiş oldu:

“Mahkeme bu görüş ve inançların muhatap aldığı topluluğun görüş ve inançlarını paylaşmayanlar için her ne kadar şok edici ve hakaretamiz olursa olsun, başvurucunun sözlerinin şiddete teşvik etmediğini ve kendi dini topluluğuna mensup olmayan insanlara karşı kine kışkırtmadığını değerlendirmektedir.”

Nur Radyo davası

Mahkemenin bu yönde verdiği bir diğer karar, yine bir tarikatın (Mihr tarikatı) yine benzer türden ifadeleriyle ilgiliydi. 17 Ağustos depreminden yaklaşık bir hafta sonra Nur Radyo’da yayımlanan “Sohbet” adlı programın canlı yayınına ABD’den telefonla katılan İskender Ali Mihr, 19 Ağustos depremini Allah’ın “Allah düşmanlarına” yönelik “ikazı” olarak nitelendirmiş; Allah’ın onların “ölmelerini takdir ettiğini” belirtmiş ve günahlarının kurbanı kimseler olarak tarif ettiği “inanmayanların” “akıbeti” ile Mihr Cemaati üyelerinin “akıbeti” arasında bir karşılaştırmaya gitmişti. Bu ifadeler, 28 Şubat ikliminin canlı olduğu günlerde hiç de sürpriz olmadığı üzere, kanalın RTÜK tarafından 180 gün kapatma cezası ile çarptırılmasıyla karşılanmıştı. Konu İnsan Hakları Mahkemesinin önüne geldiğinde Mahkeme, az önce değinilen belirlemelerin benzerini yaptı ve bu cezanın da ölçüsüz olduğunu söyledi.

Bu kararların, hukuksal yönden dolaylı da olsa söylediği veya en azından açık kapı bıraktığı iki gerçek vardı.

Birincisi, söz konusu ifadeler şiddete tahrik ve dezavantajlı durumda olan (örn. belli bir azınlık grubuna) dönük nefret söylemi düzeyine ulaşmadıkça böylesi ağır yaptırımlara tabi olamaz.

İkincisi, söz konusu ifadeler, mevcut hâliyle, daha düşük ve ölçülü yaptırımlara (örn. tekzip metni yayımlanması veya deprem ve afet bilinci ile ilgili eğitimin verilmesi vb. türden adli kontrol tedbirleri) tabi olabilir.

Bunlardan özellikle ikinci çıkarım, hukuken ve siyaseten epey tartışmalıdır. Hukuki tartışmaya burada girmek olanaklı görünmüyor ama politik yönden Judith Butler’ın şu tespitini aktararak yazıyı tamamlayabilir ve yazının özünü yineleyebilirim: İfade özgürlüğü alanındaki bir tartışmada karşıt görüşe karşı hükûmeti ve devletin ceza yaptırım gücünü çağırmak, iktidarı daha da güçlendirmekle kalmaz güçlenen iktidarın, zamanı geldiğinde muhalif ve ilerici çevreleri daha güçlü vurmasına cesaret verir.***


[*] Buradaki “hınç” ifadesini “ressentiment” anlamında kullandım. Ressentiment‘in nasıl bir hınç türü olduğunu anlamak isteyen okurlara şu eseri öneririm: Max Scheler, Hınç, Abdullah Yılmaz (çev.), (İstanbul: Kanat Yay., 2004).

** Mehmet Kutlular bu dava görülürken hapisteydi ve cezası Yargıtay tarafından onanmamıştı. Strazburg Mahkemesi, mahkûmiyetin bozulması durumunda bile süregelen hapisliğin, ifade özgürlüğüne dönük müdahale için yeterli olduğunu ve hükûmetin aksi yönde bir tutumunun olmadığını söyleyerek, iç hukuk yollarını tüketme kuralının ifade özgürlüğü bağlamında özgün bir yönünü ortaya koydu. Şu anda güncel davalarda bu kararın kullanılabilecek okurların dikkatini çekerim.

*** Judith Butler’ın bu tespitini şu eserden aldım: Haß spricht: Zur Politik des Performativen, Kathrina Menke ve Markus Krist (çev.), (Frankfurt am Main: Suhrkamp Verlag, 2006). Bu eser, Türkçeye çevrilmiş değil. Türkçede benzer yönde bkz. Judith Butler, Biziz Halk! Toplanma Özgürlüğü Üzerine Düşünceler, Ferit Burak Aydar (çev.), (İstanbul: Koç Üniversitesi Yay., 2017).

Kaynak: T-24

İlginizi çekebilir