‘Deizm’ bize de biraz değmiş olabilir mi acaba? – M. Ender Öndeş

Şu seçimler bitsin diye bekledim biraz; yoksa limon sıkmak gibi olacaktı her şeye. Şu çifte kavrulmuş, iki kere rafine ‘komünist’lerin afra tafralarıyla karıştırılacaktı belki de söylediklerim. E, bitti işte. Adam gitmedi ama bizi de gömemedi; böyle ortaya karışık bir sonuç çıktı önümüze. Hayırlısı. Bakacağız, eleyip dokuyup yolumuza devam edeceğiz.

Başlıktaki hikaye ise biraz daha karmaşık ve derin bir mevzu.

Felsefi kavramların, yaşamdan kopuk bir insan türünün istihareye yatıp icat ettiği şeyler olduğu fikri toplumda, işine gücüne bakmaktan önünü göremeyen yığınlar arasında çok yaygındır ama aslında gerçek tam böyle değildir. İnsanlar ‘kavram mucitlerini’ daha çok görürler de onların söylediklerinin kendi yaşamlarındaki karşılığını düşünmezler, bunu yapacak vakitleri de pek yoktur zaten. Yakın tarihten postmodernizm kavramı da böyleydi mesela. Mimari/felsefi alanda kurulan ve anlaşılmaya çalışıldıkça daha az anlaşılan kavramın mahalle kahvesinde bir karşılığı vardı aslında. Daha doğrusu, kavramın kendisi, mahalle kahvesindeki “bu dünya adam olmaz abi, boş işler bunlar” klişesinin mürekkep yalayıp (ki fazlası tiner etkisi yapıyor!) felsefe katında ikamet eder hale gelmiş olan iyi saatte olsunlar tarafından formüle edilmiş haliydi. Yeni bir dünya kurma pratiğinin (biz onu beğenelim beğenmeyelim 70 yıllık emeğimizdi) 90’lardaki acı verici çöküşünden sonra, çırılçıplak kalmış insanın korkunç yalnızlığı ve umutsuzluğu, bir biçimde süslenerek bize sunulmuştu.

Son aylarda “İmam Hatiplerde yayılıyor” alarmıyla birlikte İslami kesimde tartışılan ‘deizm’ kavramı da aslında benzer bir maceraya sahip. Kavram değil, kavramı yaratan yaşam gerçekliği önemli bana sorarsanız. Çok bilenler düzeltsin lütfen, benim sefil aklımla anlayabildiğim kadarıyla durum şöyle: Hem kişisel yaşamınızdan, hem de genel olarak dünyanın ahvalinden memnun değilsiniz. Yedi iklim dört bucakta korkunç bir adaletsizlik ve haksızlığın hüküm sürdüğünü, dünyanın bir bölümü tıka basa doyarken bir bölümünün açlıktan öldüğünü, milyonlarca çocuğun mahvı perişan olduğunu, savaşların tam bir felaket yarattığını, dünyanın geleceğinin geri dönülemez biçimde tüketildiğini görüyorsunuz. Kendi yakın çevrenizde de çocuk istismarından, şahsen tanık olduğunuz bir sürü adaletsizliğe kadar her şeyi her gün fark ediyorsunuz ve bütün bunların olmasına izin veren bir tanrı fikri size zor ve acıklı geliyor. Bu fikirden kopmak istemiyorsunuz (“kalpsiz dünyanın kalbi”); kopacak kadar güçlü değilsiniz; daha doğrusu koptuğunuzda sırtınızı dayayabileceğiniz bir şey kalmıyor, “insan eliyle adalet”i simgeleyen sosyalist fikirlerin de zayıfladığı bir ortamda, ortaya büyük bir boşluk, bir kara delik çıkıyor. İnsanın kendine güveninin paramparça edildiği, hatta ruhu ile gövdesinin bile birbirinden ayrıldığı günümüzün kaosu içinde nasıl ayakta durabilir ki insan?

O zaman, ulvi bir yaratıcı ile onun yeryüzündeki temsilcileri olma iddiasındaki kişiler ve kurumlar arasına bir mesafe koyarak yürümek istiyorsunuz; çünkü bu kurum ve kişilerin de bütün o rezilliğe dahil olduğunu, onu takdis etmenin ötesinde zaman zaman bizzat fail olarak yedi ölümcül günahın tamamına hevesle iştirak ettiğini kişisel deneyimlerinizle de biliyorsunuz. Dahası, bu duruma karşı mücadele ettiğinizde başınıza gelebilecekleri de seziyorsunuz!

Sonuçta vardığınız yer, aşağı yukarı şöyle bir rahatlama noktası oluyor: Evet, O var, dünyayı da yarattı, ama bizim rezilliğimize karışmıyor. Ne kitap gönderiyor ne de elçi; kendisine yakarılmasını da talep etmiyor. “Allah’ın belası herifler” diyor bize, “ne halt yiyorsanız yiyin, başınızın çaresine bakın, beni de pis işlerinize karıştırmayın!”

Kabaca böyle. Doğrusu dinsel inancı olan bir insan olsaydım, severdim bu fikri. Hem ulvi ufuktan kopmuyorsunuz, hem de gündelik çamurdan kısmen uzak duruyorsunuz…

***

Şimdi yapacağım sıçramayı absürt bulabilirsiniz belki ama biraz sabır lütfen. Teşbihte hata olur ama olsa da yapılır. Ben, sosyalist kesimdeki davranış biçimlerinin biraz biraz bu davranış kalıbına benzemeye başladığını düşünüyorum. Sosyalist parti ve grupların zemininde bir anket yapmak tabii ki mümkün değil ama yapsaydık ve genel olarak sosyalist bir dünya kurulacağına olan inanç ile burada, bu sokaklarda ve bu insanlarla bu inancın gerçekleştirilme imkanı üzerine bir soru sorsaydık, ne cevap alırdık acaba?

Bana sorarsanız, (‘o senin fikrin’ diye çemkireceklere baştan yanıt vermiş olayım, evet öyle. Ben yazdığıma göre, tabii ki benim fikrim!) son 20-30 yılda bu noktada yavaş yavaş bir kopuş gerçekleşti. İnsanlar, sosyalist cephenin zayıflaması ve gericiliğin yükselişi karşısında yaşadıkları güçsüzlükten kaynaklanan acziyet duygusuyla, bir yandan mensubu oldukları ya da gönül verdikleri kurum ve kişileri (bence biraz da haksız biçimde) bu durumdan sorumlu tutarken, diğer yandan da şu korkunç dünyada kendilerini ayakta tutan gelecek inancından vazgeçmek istemediler. Nasıl vazgeçsinler ki, vicdansız dünyanın vicdanıdır sosyalizm! (“Biraz haksız biçimde” diyorum, çünkü nesnel durumu yok sayıp, okları sadece “örgüt şefleri”ne yöneltmek ve bu arada “ben ne yapıyorum” sorusunu sinsice atlamak da sağlıklı bir davranış değil.)

Ama her neyse, sonuçta, zaman içerisinde ortaya böyle bir durum çıkmaya başladı. İnsanlar, yeni bir dünyaya olan inançlarını ütopik bir biçimde muhafaza ederken, güncel yaşamda bu ufku temel alan, asıl onu tartışıp asıl oraya doğru yürümeyi esas alan bir çizgi yerine, (haklı bir biçimde) aktüel olana doğru daha fazla yöneldiler.

Şu son 4 yılda kaç seçim vardı? 5 mi 6 mı, şimdi unuttum. Her yıl bir heyecan! Her yıl, HDP’yi mi desteklemeli, başka türlü mü davranmalı tartışmaları; sonra sokaklar… Adam gitmiyor bir türlü! Gitmedikçe hayatımız berbatlaşıyor, giderse belki bir şeylerin önü açılacak diyoruz… Kötü mü yapıyoruz. Tabii ki hayır! Değersiz yalnızlıkları içerisine gömülüp “sosyalizmden aşşası kurtarmaz” diye sağa sola çemkirenleri onayladığım sanılmasın. Hayır, doğru yapıyoruz. Bu çemkiriciler de elde silah Kışlık Saray yollarına düşmüş filan değiller zaten.

Doğru yapıyoruz. “Bizim büyük mevzularımız var” diyerek günden, hayattan nasıl kopabiliriz? Kadınlar nasıl kopsun? Kürtler o büyük gongun vuracağı anı mı beklesin? Elbette değil. Ama bir sıkıntı var. Varsa eğer, kendi planımızı esas alma, yoksa da plan yaratma konusunda bir sıkıntı var. 70’li yıllarda, “Üniversite kantinlerinde strateji tartışması yapanlar” diye pek küçümserdik siyasi muarızlarımızı; kurban olurum o tartışmalara ben, şimdi nerede? Anfilerde kafa göz kırardık devrim tartışmaları sırasında; benimki de kırılmıştı bir ara, olsa da şimdi ah yeniden kırılsa! Öğrenci evlerinin “Abi sosyalizmde tuzluk olcek mi?” geyiklerinden nefret ederdik de nerede şimdi o ufuk sahibi çocuklar?

Yani mesele şu: Kendinize ait bir yol haritanız olur; onun içerisinde gündelik olana çözümler ararsın. Sıkıntı orada, ufukta.

Öte yandan, ilginç bir biçimde kimyamızı da bozan şeyler yaşıyoruz; farkında mıyız?

Mesela şöyle bir soru sorsam: Bir ülkenin Merkez Bankası kime bağlı olmalıdır?

Tuhaf! Ciddi sol geçmişi olan iktisatçıları okuyorum; “E, tabii Erdoğan tekçi, müdahaleci yaklaşımıyla finans yatırımcılarını küstürüyor” gibi laflar edebiliyorlar. Allah Allah! Nasıl yani? Tamam, Erdoğan’ı anladık. Hem sistem içerisinde yüzüp, hem de artistlik yapmanın ikiyüzlü bir şey olduğunu söyleyebiliriz elbette. Ama “Merkez Bankası’nın bağımsızlığı” nedir? Şudur: Küresel kapitalist sistem, ülkelerin para politikalarını yöneten kurumların siyasi iktidarlardan “bağımsız” olmasını ama kendilerine, o büyük rulet masasına “bağımlı” olmasını istiyor! Yani, siyasi yöneticilere, sen karışma, bırak sistem çalışsın, diyor. Ne güzel! Güzel de, bize ne bundan? Bir ülkenin Merkez Bankası, tabii ki de, elbette ve kesinlikle o ülkeyi yöneten siyasi iradeye ve bana sorarsanız kamusal bir halk iktidarına bağlı olmalıdır; Londra’daki tefecilere değil! Ve evet, bir siyasi yöneticinin (Erdoğan’ın değil elbette!) kürsüye çıkıp “Eyy…” diye söze başlama ve pratikte de o “Eyyy…”in gereğini yapma hakkı vardır.

Yanılıyorsam biri beni düzeltsin; Küba’nın ilk Ekonomi Bakanı, sakallı astımlı bir Arjantinli değil miydi? Kendisinden hiç “Wall Street’in kuralları var, n’apalım” diye bir cümle duydunuz mu?

Yine mesela seçimler boyunca doların yükselişi, uluslararası kredi kuruluşlarının not kırmaları filan ne kadar mutlu etti herkesi? Erdoğan yıpranıyor; iyi, yıpransın. Ama öte yandan, küresel kapitalist güçlerin bir ülkenin siyasal iktidarını para pompalayıp çekerek, krizle tehdit ederek yıpratması neyin nesidir? Yarın iktidar olsan, sana da aynısını yapmazlar mı? Mesela, ilk iş olarak özelleştirmeleri geri alıyorum desen ve onlar da al sana şu kadar enflasyon / devalüasyon deseler, hoş mudur? Bu arada, “hukukun üstünlüğü olmazsa yabancı yatırımcı gelmez” gibi zırvaları saymıyorum; o konuda şöyle yazmıştım: “Hukuk Devleti Derken”

Ölçü kaymasından söz ediyorum yani. Sadece sempatizanlardan da söz etmiyorum. Güncel olana koştururken parametrelerimizin kaymasından ya da kayma belirtilerinden söz ediyorum.

Daha da genelleştirilebilir… Mesela 1960’ları 70’leri yaşamış olan yaşı müsait devrimciler, şu ‘ütopya’ kelimesini bu kadar çok duymuşlar mıdır? Hiç sanmıyorum. Kendi payıma benim, ‘ütopya’ ile ilgili bilgi dağarcığım, bir takım safdil ama iyi insanların geçmişte kurdukları düşler olduğu, Marks’ın da bu düşleri yok saymadan, onlara hürmet ederek işi ayakları üstüne dikmeye çalıştığı şeklindeydi. Peki, Komünizm, ‘yok-ülke’ anlamında bir ütopya mıdır? Tabii ki hayır! Manyak mıyız biz, niye canımızı ortaya koyuyoruz böyle bir dünya için?

Ne ara bu kadar çok girdi hayatımıza ‘ütopya’ sözcüğü? İnancımızı, vicdanımızı, ufkumuzu yitirmemek uğruna “tamam gerçekleştirilmesi imkansız ama böyle de bir rüyamız var” demeye ne ara başladık biz?

“Başka bir dünya” lafı da öyle hafiften ‘deist’ bir kavram değil mi? Başka bir dünya… İçini de herkes kendince dolduruyor, doldursun evet, sakınca yok ama olmayacak duaya amin ezikliği taşımıyor mu biraz kendi içinde. Ya da “inadına” sözcüğü? Bir avuç moruk olarak kalmışız da sanki inat ediyormuşuz gibi?

“Gerçekçi ol imkansızı iste” sözü gerçekten Che’ye mi aittir bu arada? Hep kuşku duymuşumdur bundan. Kitaplarında filan da rastlayamadım hiç. Peki, nedir ‘imkansız’ olan? ‘Gerçekçi’ olmak nedir? Bugünkü durumu ve hayatımızı veri kabul etmek de gerçekçiliktir bir bakıma; hatta kapitalizm de gerçekliktir! Yani biraz zorlasak, “komünizmi düşle ama akşamki diziyi de kaçırma” aforizmasına kadar varabiliriz. Abartıyor olabilirim, haksızlık ediyor olabilirim, özür dilerim ama “bugünkü davranış” ile “yarının amacı” arasındaki bütünlüğü zedeleyen bir yaklaşım, “devrimci yaşam tarzı” dediğimiz şeyi de zedelemez mi? O zaman, devrimin bugünden başlayan bir şey olduğu ve bugünkü davranışlarımız ve ilişkilerimiz neyse yarın kuracağımız şeyin muhtevasının da o olacağı yolundaki doğru yaklaşım güme gitmiyor mu?

***

Peki, ne diyorum ben?

Edebiyat hocalarımızın hep bellettiği gibi, ‘ana fikir’ nedir bu yazıda? Durum böyleyse gerçekten, çözüm nedir?

Çok açıkça ve hiç sağa sola kıvırmadan söyleyeyim. Geçmişte, (kendi payıma konuşuyorum) birçok şeyi daha fazla bildiğimi düşünürdüm ve sorunların çözüm yolları üzerine köşeli de olsa yanıtlar üretmekte daha özgüvenliydim. Ayrıca, bilirdik de. Yani öyle eskiden ukalaydım da şimdi düzeldim anlamında söylemiyorum bunları. Geçmişte benim ve aidiyet duyduğum çevrenin düşüncelerinin temel olarak yanlış olduğu kanısında da değilim. Ama şimdi, şu anda, vardığımız noktada her şey o kadar kolay gibi görünmüyor. Şu araçlarla şuradan başlayıp şuraya varırız şeklindeki düşünme biçimi hiç kötü değildir; ancak şimdi çok daha karmaşık bir toplumsal yapıyla, değişen güç ilişkileriyle ve bulunması gereken değişik yollar sorunuyla karşı karşıyayız ve nereden nereye gelineceği konusunda daha kaotik durumlar, sürprizler önümüzde duruyor. Dolayısıyla, bu kadar laf ettikten sonra, okura “işte yol şudur” diyemiyor olmanın bir kusur olduğunu düşünmüyorum; genel olarak da bireysel akılların çok belirleyici olduğu bir dönem kapanmış görünüyor; artık daha fazla aklın birleşik çalışmasına ihtiyaç var.

Ama bir şeyi biliyorum ve belki onu söyleyebilirim: Devrimci hareket, bu açıyı kapatmak zorunda. Bu, kabuğuna çekilerek büyük hazırlıklar yapma meselesi değil. Ha, olabilir de tabii. Yani mesela bir yönetmen, adadaki evine çekilip bir çalışmaya başlarsa, insanlar yahu bu adam niye film yapmıyor diye ona kızmaz, onu anlar. Ama sonunda, müthiş bir filmle ortaya çıkmak koşuluyla! Bunu yapamaz ve işi sakız gibi uzattıkça uzatırsa, e onu da kimse yemez.

Öte yandan, biz bir kenarda duralım ve herkese kalayı basalım, bir gün nasıl olsa değerimiz anlaşılır ve ‘zırhlı trenle’ gelip bu işi bitiririz diyerek de bir yere varamazsınız. Kendinizi iyi hissedersiniz, o kesin ama vatandaşın sizle ilgili duygularını bilemem!

Ama her sabah kalkıp akşam olanlara tepki veren, her gün “gelecek seçimde n’apsak acaba” diye kafa patlatan, varlığını o günkü mecraya (Kürt hareketi, CHP, vb…) armağan eden bir “reaksiyon” hareketi olarak da bir yere varılamıyor.

Bir yol bulmak gerekiyor ezcümle. Bilip de söylemiyorsam iki gözüm önüme aksın! Bilmiyorum. Daha doğrusu sistematik bir bilme hali değil hepimizin kafasında olanlar. İşler, Mahir’in bir vakitler şematik de olsa doğru tanımladığı gibi “aynılar aynı yerde, ayrılar ayrı yerde” pozisyonunda da değil. “İyi insanlar” çeşitli yapıların ve yapı-dışı birey topluluklarının içine dağılmış durumda. Biliyorum ki benim şu anda en alerjik yaklaştığım yapıların içinde ve çeperinde de memleketin oksijeni biraz artsa hepimizin önüne düşebilecek müthiş çocuklar var. Dolayısıyla, mesela kendi payıma ben, sırf eski aidiyetimden dolayı içi geçmiş insanlara çok önem vermiyorken, değişik cenahlardaki gencecik çocukları, onların zekalarını ve enerjilerini daha fazla seviyorum.

Sonuçta, bir yol bulunacak ve bu belki de geçmişte olduğu gibi çok büyük zekaların önümüzü açmasıyla değil, bizim gibi daha az parlak olan yıldızların yolda birbiriyle tanışıp kaynaşıp ışıklarını birbirine eklemesiyle olacak.

Ama nerede? Yolda!

Başka bir yerde değil, yolda!

Başka bir şansımız yok bana kalırsa ve yine bana kalırsa şansımız hiç az değil. Böyle dönemlerde ‘deizm’ bize değer biraz, değsin varsın. Ama yakamızı kaptırmayalım ona. Huysuz moruklar oluruz yoksa; yeni bir dünya için ise “huysuzluk enerjisi” pek yetersizdir zannımca.

Kaynak: Gazete Karınca

İlginizi çekebilir