Dağ Fare Doğurdu: Eğitim Sisteminde 100 Günlük Eylem Planı – Nejla Kurul

Bugün Türkiye’nin en önemli sorunlarından ilki toplumsal adaletsizlik ise bunun eğitim ve okullardaki yansımaları büyüktür. Diğeri ekonomik kriz ise bunun da okuldaki yansımaları çok derindir. Eğitim sistemindeki devasa sorunları çözmek için yapılan 100 günlük eylem planı eğitimin devasa sorunları çözmek için çok zayıf bir başlangıçtır. Yani dağ fare doğurmuştur.

Kentler polislerle dolu iken ‘her okula bir polis uygulaması’ neyi çözecektir? İnsanlar, öğrenci ve öğretmenler daha ne kadar korkutulmak istenmektedir? Bu öneri yeni değildir, dört ya da beş yıl önce önerilmiş ne var ki kamuoyu tepkisi nedeniyle geri çekilmiştir. Şimdi ise yeniden gündeme getiriliyor. Öğrenci sayısı 1000-1500 olan okullarda ne tek başına okul müdürü, ne rehber öğretmen ne de bir polis memuru sorunları çözebilir. Okulun gerçek sahipleri, öğrenciler ve öğretmenlerdir, ebeveynlerin desteği de unutulmamalı. Okulun bileşenlerine güvenmek ve onların okul içi çözümleri kendilerinin bulmalarını sağlamak durumundayız.

Nitelikli liseler 600 civarındayken, ‘çocukları tam gün okulda tutma’nın ne yararı olacaktır? Nitelik, liseyi dört yıla çıkarmakla yükseltilemedi, tam gün eğitimle de bu başarılamaz. Eğitimin niteliği, insanlar arası işbirliği, güven ve umut ortamında yükselir. Öğrencilerin kendilerini geliştirme yetileri umuttan beslenir. Öğrenme, sevinç duygusunun ürünüdür. Öğretmenler “iyi” ve “kötü” hakkında konuşamaz olmuşlar, “doğrular” ve “yanlışları” anlatamaz hale gelmişlerdir. Okullardaki keder başarıya doğrudan yansımaktadır.

Eğitimde niteliğin giderek düştüğü merkezi sınav sonuçlarından anlaşılıyor. Gazete haberlerine yansıyan eğitimde başarı durumu şudur: “Üniversite adayları, son 10 yılın en düşük Matematik başarısını geçen yıl düzenlenen sınavda kaydetti. Bu yıl ilk kez uygulanan YKS’de ise 40 bin öğrenci, yarım net sınırını aşamayarak sıfır çekmiş bulunuyor. 511 bin öğrenci ise sınavın ilk oturumu olan TYT’de 150 puan barajını geçemeyerek elendi. Sınavın ikinci oturumu olan ve 2 milyon 19 bin 564 adaydan 1 milyon 877 bin 568’inin sınavının geçerli sayıldığı AYT’deki testlere verilen doğru yanıtların ortalaması ilk oturumdaki ortalamalardan daha düşük gerçekleşti. Adaylar, Türk Dili ve Edebiyatı’nda sorulan 24 soruya ortalama 4,7 doğru yanıt verdi. Tarih’te sorulan 10 soruya verilen doğru yanıt ortalaması 1 olurken, Coğrafya’da 6 soruya ortalama 2, Matematik’te 40 soruya ortalama 3, Fizik’te 14 soruya ortalama 0,4 doğru yanıt verildi. Kimya ve Biyoloji testlerine verilen doğru yanıtların Türkiye ortalaması ise sırasıyla 14 soruda 1,1 ve 14 soruda 1,6 oldu”.

Sınav eğitimde niteliğin tek göstergesi değildir. Ne var ki milli eğitim bakanları önüne konulan raporları okurlar ve eğitimin durumunu görürler. Önceki Milli Eğitim Bakanı İsmet Yılmaz nitelikli lise sayısını 600 olarak açıklamıştı. Artık okullarımız nitelikli okullar ve nitelikli olmayan okullar olarak ikiye ayrılıyor. Her ilde sınavla öğrenci alacak liseler arasında Fen Liseleri, Anadolu Liseleri, Sosyal Bilimler Liseleri, İmam Hatip Liseleri, Mesleki ve Teknik Anadolu Liseleri de yer alıyor. Bunlar MEB’in eğitimin niteliği kriterine göre belirleniyor. Bir anlamda yatırım yapılan, proje okullar. Nitelikli okulların sayısı çok az, yani kıtlaştırılmış durumda. Bu okullara giriş ise sınavla oluyor. O zaman niteliksiz okullarda tam gün eğitimin anlamı nedir?

Eğitimin kökleşmiş sorunları “profesyonel yöneticiler” eliyle mi çözülecektir? Profesyonel yöneticiler kimdir? Eğitim Fakültelerinin eğitim yönetimi bölümü mezunları mıdır? İşletme, iktisat ve kamu yönetimi mezunları mıdır bu kişiler? İnsan, toplum ve doğa sorunsalı ile insani gelişim konuları ile pek az ilgilenmiş profesyonel bir yönetici eğitim sorunlarını anlayabilir mi? Haydi anladı diyelim, çözebilir mi? Ayrıca bu da yeni bir öneri değildir. Yıllardır “meslekte esas öğretmenlik”tir diyen Bakanlık bu taleplerle hep karşı karşıya kalmıştı. Şimdi ise iktisadi ve idari bilimler, iktisat fakülteleri mezunlarının işsizliği öyle bir aşamaya geldi ki bu yol sadece eğitim alanında değil pek çok yerde kapı aralanıyor.

“Büyük veri” sistemi, bu baskıcı ortamda eğitimin bileşenlerini ürkütmekten başka bir şeye yaramayacaktır. AKP’nin 16 yıllık iktidarı döneminde insanlar hakkında ciddi veriler toplanmıştır, şimdi sıra çocuklar ve gençler de midir? Kutuplaşmanın, kamplaşmanın arttığı koşullarda, “büyük veri” sistemi, “kötü” ellerde ayrımcılığı artırabilir. Verilerin kimin için kullanılacağı konusu oldukça önemlidir.

Türkiye’de eğitim ve okul sistemi, siyasetin krizine koşut olarak, eğitim tarihinin en derin krizini yaşıyor. Okullar, ne öğretmenler ne öğrenciler ne de veliler için sevinçli bir yaşam alanıdır. Bu döneminde öğretmenler kaygılı, öğrenciler ise umutsuz bir bekleyişin içindedir. Analar ve babalar ya da ebeveynler, çocukları ve onların geleceğine ilişkin ciddi kaygı içindedirler. Okullara egemen olan duygu, korku ve güvensizliğin yarattığı kederdir. Okullar, çocuk ve gençlerin, içeriği tek-tipleştirilmiş “yerli-milli” kundağına sarıldığı yerler haline getirilmek istenmektedir.

Toplumda eleştiri istemiyorsanız, denetimi artırırsınız; okulları da bu yönelime uyduracak biçimde yönetirsiniz. Ne var ki eleştiri istememek, doğruluk arayışını toplumsal denetim altında kısıtlamak demektir. Toplumda hiyerarşiyi derinleştirmek istiyorsanız, insanı da buna koşulsuz rıza gösteren bireyler olarak yetiştirmek istiyorsunuz demektir; eğitimi de buna göre merkezi, hiyerarşik ve otoriter bir örgütlenme ile inşa edersiniz. Okulun bileşenleri bu yönetim anlayışında, çok az tartışır; asıl olan teknokratların, merkezdeki uzmanların ve hâkim siyasi anlayışın, kısaca “hükümet süreci”nin ne dediğidir.

Bu modelde, eğitim tabanının bir şeylerin değişeceğine ilişkin umudu yoktur ya da çok azdır. Okullar ve hatta okulların içinde yaşadığı kentler umudun mekânı değildir. Okullarda, tanınmayanlar, dilsizleştirilenler, reddedilenler ve nesneleştirilenler, kısaca “öteki” olarak yaşamak zorunda kalanlar vardır. Bugün yaşanan tam da bu süreçtir. Oysa “Kendimizi insani dünyaya söz ve edimle sokarız”. Okullar da insani dünyaya girişin, aileden sonra, en erken ve en uzun süren mekânıdır. Demokratik ve sosyal bir toplum, kendi geleceğinin, eleştiren ve konuşan bir toplumda olduğunu bilir. Çünkü insani potansiyel böylesi toplumlarda açığa çıkar. Bu toplum, eğitim alanı dahil büyük ölçüde aşağıdan yatay örgütlenmeleri gerektirir.

Eğitim olanaklarına erişim bakımından bölgeler, kır-kent ve kentler arasında eşitsizlik sıkça dillendirilen bir konu iken, son 15 yıl içinde, aynı kentte hatta aynı eğitim bölgesinin içinde bile okullar arası eşitsizlikler, eğitim tarihinin en yüksek düzeyine ulaştı. Diğer bir deyişle okullar arasındaki makas yakın tarihte hiç bu kadar açılmamıştı. Bilindiği üzere, toplam 11 bin 57 lisenin sadece 600’ü nitelikli okul sınıflaması içine giriyor ve sınav bu okullara giriş için yapılıyor. Öncelikle nitelikli okulların sayısının azlığı, Milli Eğitim Bakanlığı’nın ve özellikle siyasal iktidarın eğitimdeki çöküşün mimarı olarak anılmasını sağlayacak düzeyi ortaya koyuyor.

Buna ek olarak uluslararası sınavlarda öğrencilerin gösterdiği başarının düşüklüğü de eklendiğinde eğitimin niteliğindeki düşme açıkça ortaya çıkıyor. Uluslararası PİSA testi sonuçlarına göre Türkiye 72 ülke arasında 50. sıraya geriledi ve puanı önceki yıllara göre daha da düştü. Bu sonuçlar Türkiye’de eğitimin niteliğinin hızla düşmekte olduğunu diğer bir deyişle gerçek insani gelişim olanağının ortadan kalktığını ifade ediyor. OECD’nin 2016 yılı verilerine göre, 34 ülke arasında ilkokul, ortaokul ve lise düzeylerinde öğrenci başına yıllık eğitim harcaması tutarı (kamusal ve özel toplam olarak) 3500 dolardır. Bu verilere göre Türkiye, 34 ülke arasında eğitime en az kaynak ayıran dördüncü ülke konumundadır. Eğitim harcaması bakımından OECD ortalaması ise 10 bin dolardır. Lüksemburg, İsviçre ve Norveç’de bu rakamlar 15.500 ile 22.500 dolar arasında değişmektedir. Bu veriler, Türkiye’nin çocuklarını ve gençlerini en çok ihmal eden ülke olduğunu ortaya koyuyor.

Öte yandan liselerde sınavla girilecek “nitelikli okullar” çıkarıldığında geride kalan “niteliksiz liselere” yani 10 bin 457 okula, öğrenciler “adrese göre yerleştirilecek”tir. Nitelikli okullardaki “öğrenci profili”, büyük ölçüde, emeğin orta katmanlarından gelen, yaşam tarzı itibariyle dinden özerk, dolayısıyla öğrencilerin kendilerini bu dünyaya ait hissettiği bir kesimi yansıtıyor. Gerek nitelikli liselere yerleşme ve gerekse nitelikli üniversitelere giriş, sınıfsal eşitsizlikleri ortaya koyuyor. Bu nedenle gerek okulların gerekse üniversitelerin nitelik bakımından eşdeğer hale getirilmesi büyük önem taşıyor.

Özellikle liselerde, öğrencinin geleceğini gittiği okulun türü koşulluyor. Özel okullar, Anadolu liseleri, mesleki ve teknik liseler, imam hatip liseleri öğrencileri, 15 yaşından itibaren toplumsal piramit içinde anne/babanın yer aldığı katmanlara yerleştiriliyor. Bu durum toplumsal eşitsizlikleri artırıyor ve eğitimi toplumsal eşitsizlikleri üreten ve derinleştiren bir araç haline getiriyor. Okullar adeta “neysen O’sun” diyen, insanları aynılaştırarak aynı mahalleye gömen, kimlikleri sabitleyen, öğrencileri yeni özneleşme deneyimlerine açmayan, tüm çoğulluğu içinde yeni mahallelere taşıyamayan alanlara dönüştürülüyor. Eğitimde yaşanılan büyük ölçüde “mahalleye kapanma” halidir.

 

 

İlginizi çekebilir