Çoklu krizde kadın olmak: Emek piyasasında kadın emeği ve pandemi (3) – Kadın Savunma Ağı

Çifte sömürüye karşı somut talep hareketleri yaratılabilir mi? Feminist grev bir yöntem olabilir mi? Feminist grev, bilindiği şekliyle grevi yalnızca işyerinde, fabrikalarda işçinin işverene karşı üretimden gelen gücünü kullanarak haklarını savunma aracı olarak değil, kapitalizmin patriarkayla işbirliği içinde kuşattığı hayatlarımızı savunma mücadelesinin bir aracı haline geliyor. Kadınlar yalnızca ücretli emekçiler olarak değil, görünmeyen emekleriyle de kapitalist toplumun bileşenidir. Yeniden üretimdeki büyük ve görünmeyen emekleriyle kadınlar hayatı üretir, kadınların üretimden gelen güçleri hayatı durdurabilir

Çoklu krizde kadın olmak: Emek piyasasında kadın emeği ve pandemi (3) – Kadın Savunma Ağı

  • Emek piyasasında kadınların genel olarak durumu nasıldır?

Ataerki bir yandan kadını ev içinde konumlarken bir yandan da emek piyasalarındaki konumunu da belirler. Kadınların asli işleri annelik, ev içi işler, uysal ve denetlenebilir eşler olarak belirlenir böylece ücretli emek alanında da dezavantajlı konuma getirilir. Çünkü ücretli emek alanı, kamusal alan erkeklerin asıl işidir. Kamusal alandan dışlanan kadın ucuz, esnek, güvencesiz, kötü koşullarda çalışmaya mahkûm edilir. Evkadınlaştırma adı verilen süreçte, kadınlar evkadınları olarak tanımlanarak, yalnızca evdeki ücretsiz çalışması görünmez kılınmakla ve “doğallaştırılmakla” -yani “bedava mal” muamelesi görmekle kalmaz. Aynı zamanda, kadının ücretli çalışması da sözde aileyi geçindiren kişi olan kocanın çalışmasını tamamlayıcı bir çalışma olarak görülür ve böylelikle değersizleştirilir.

Ev kadınlaştırma ile kadın emeği sömürüsünde kullanılan model, sermaye açısından ucuz, esnek güvencesiz çalışma rejimini genel emek rejimi haline getirmenin de bir yolu.

Kapitalist üretim ve ataerki ilişkisiyle erkeğin, kadının bedeni ve emeği üzerindeki denetimi evlilik ve kurumlar aracılığı ile kurulur; çocuk bakımı, ev işleri, kadınların erkeklere ekonomik bağımlılığı böylece meşrulaştırılır. Cinsiyete dayalı iş bölümü, iktidar ve hiyerarşi ile erkek ve kadının yaptığı iş farklılaştırılmıştır. Kadın ev içi, erkek kamusal olanla birleştirilip erkek ev içi hizmetlerden muaf tutulur. Toplumsal cinsiyet rolleri yoluyla da kimliklerin inşası belirlenir. Böylece ataerkil düzenden kaynağını alan eşitsizlik neoliberalizm ile daha da güçlenir. Kadının ev içinde maruz kaldığı iktidar ve tahakküm ilişkisi emek gücü piyasasında kadını güçsüzleştirir. Ataerkinin cinsiyetçi ideolojisine eklemlenen neoliberalizm cinsiyet eşitsizliğini pekiştirir. Kadın eşitsizliği, dışlanması, yoksulluğu derinleşir. Kadın ile erkek arasındaki yapısal eşitsizlik kadınların yoksulluğu daha ağır yaşamasına neden olur. Göçmen kadın emeği sömürüsü yaygınlaşır… Neoliberalizmin bir sonucu olarak özelleştirilen ve devletin çekildiği kamusal hizmetler çocuk ve yaşlı bakımı gibi kadının omuzlarına yüklenir.

  • İstihdamda kadınlar, ücret kaybı, hak kaybı…

Kadınlar Covid-19 döneminde daha fazla evlerine dönmek zorunda kaldı. Covid-19 bakım emeğine (hasta bakımı, çocuk bakımı, yaşlı bakımı, ev hijyeni gibi) olan ihtiyacı artırdığı için kadınları işgücünden ve istihdamdan çekilmeye zorladı ve işgücü piyasasında toplumsal cinsiyet eşitsizliği arttı.

 

 

Salgın nedeniyle kreşlerin, okulların kapanmasının, ortaya çıkan yeni ihtiyaçların kadınları hızla toplumsal cinsiyet rollerinin içine her zamankinden daha fazla çektiğini söyleyebiliriz. DİSK-AR’ın DİSK’e bağlı sendikaların üyeleri arasında yapmış olduğu “COVİD-19 İşçileri Nasıl Etkiledi?” raporunda bunu görmek mümkün. Rapora göre, çalışma düzeninde değişiklik olmayan erkeklerin oranı yüzde 40,7 iken; kadınlar arasında bu oran yüzde 19’a düşüyor. Kadın çalışanlarının yüzde 81’inin çalışma düzeni değişmiştir. Sırasıyla kadınların yüzde 23’ü kısa çalışma yaptığını/yapmakta olduğunu, yüzde 27,4’ü işe dönüşümlü gittiğini/gitmekte olduğunu, yüzde 8,4’ü ücretli mazeret izni kullandığını söylemiştir. Ayrıca kadın üyelerin yüzde 10,6’sı evden çalışmaya geçtiğini belirtmiştir ki, bu oran erkeklerde yüzde 2,3’tür. Kadınların çalışma biçiminin erkeklere oranla daha çok değişikliğe uğramasının nedenlerinin, okulların kapanması ve diğer cinsiyet rollerinin kadının üzerine yıkılması ve bu süreçte artan ev içi hizmet ve bakım işlerine ayrılacak zamanın yine kadınlardan beklenmesinin bir sonucu olduğu açıktır.

Öte yandan beklendiği gibi kısa çalışmanın ve ücretsiz izin uygulamalarının yaygınlaşmasıyla birlikte ortalama haftalık çalışma saatlerinde de düşüşler yaşandı. TÜİK verilerine göre kadınların ortalama çalışma süresi 39,5 saatten 35,4 saate gerilerken, erkeklerin ortalama çalışma süresi 47,1 saatten 41,3 saate geriledi.

Ülkemizdeki işgücü piyasasının en önemli özelliklerinden biri kadınların işgücüne katılım oranlarının düşüklüğüdür. 2017 yılı verilerine göre 15 yaş üstü nüfusun yüzde 50,4’ünü kadınlar oluşturmasına rağmen, işgücüne katılım oranları yaklaşık yüzde 29,5 düzeyinde kalmaktadır. Ki bu pandemide daha çok geriledi. Türkiye’de 62 milyon 525 bin kişi, 15 yaş ve üzerinde bulunuyor. Bu nüfusun 31 milyon 400 bini kadınlardan, 30 milyon 926 bini erkeklerden oluşuyor. TÜİK Haziran 2020 verilerine göre aynı nüfusun işgücünde bulunanların sayısı 30 milyon 632 bin kişi iken, bu sayının 9 milyon 718 binini kadınlar, 20 milyon 914 binini ise erkekler oluşturuyor. Bir başka deyişle işgücüne katılım oranı kadınlar arasında yaklaşık %32 iken erkeklerde bu oran %68,2. 2019 yılına göre de kadınların işgücüne katılım oranı yaklaşık %10 azalmış durumunda.

Türkiye’deki kadın istihdamının etkileyen toplumsal cinsiyete dayalı ücret farkının bir hayli yüksek olduğunu söylemek mümkün. DİSK-AR’ın Çalışma Yaşamında Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği raporuna göre, kadın ve erkekler arasında hem gelir hem de ücretler arasında ciddi farklılıklar var. Erkekler kadınlara göre %31,4 daha fazla gelir elde ediyor.

Aynı araştırmaya göre; Covid-19 döneminde kadınların yarısından fazlasının çalışma süreleri azaldı, yüzde 42’si ücret kaybı yaşadı ve çalışma biçimi erkeklere göre daha fazla değişti.

DİSK-AR’ın hesaplamalarına göre iş başında olanların sayısı son bir yılda 7 milyon 109 bin azaldı. Ancak bu konuda da kadın ve erkekler arasında önemli bir eşitsizlik ortaya çıktı. İşbaşında olan erkeklerin sayısı yüzde 23,5 ve kadınların sayısı yüzde 30,8 azaldı. Böylece hem istihdam hem de işbaşında olma durumu açısından kadınlar Covid-19’dan daha olumsuz etkiledi.

Ümitsiz kadınların sayısı yüzde 171 arttı!

Kadın yoğun sektörlerde pandeminin etkilerine baktığımızda ilk sırayı hizmet sektörü alıyor.

TÜİK’in dar tanımlı istihdam verilerinden;

Sağlık çalışanları içinde yüzde 65,

Eğitim faaliyetlerinde yüzde 54,6,

Mesleki bilimsel ve teknik faaliyetler alanında yüzde 39,18,

Konaklama ve yiyecek sektöründe yüzde 26,51,

Toptan ve perakende alanında yüzde 25,37 oranında kadın istihdamı olduğu görülüyor.

Emek piyasasındaki cinsiyet ayrımcılığını en net şekilde gördüğümüz bir diğer nokta ise kadın emeğinin en fazla hizmet sektöründe öne çıkıyor. Ülkemizde hizmet sektörü en kaygan ve en istikrarsız sektör olarak karşımıza çıkmakta ve bu durum da bugün hizmet sektöründe çalışan kadınların potansiyel birer işsiz oldukları sonucunu doğurmaktadır.

  • Kadınların ev ve iş yeri arasına sıkışması nasıl yaşandı? Üretim ve yeniden üretim alanın iç içe geçmesini nasıl deneyimledik?

Pandemiyle birlikte çalışma yaşamının mekânsal organizasyonunda yaşanan değişimlerden en fazla etkilenen taraf kadınlar olmuştur. Kamusal alanda ücretli bir işe sahip olan kadınlar açısından bir tarafta bitmeyen, süreğenlik gösteren ve artan evle ilgili mekânsal pratikler yer alırken, diğer tarafta sekteye uğrayan belki de bitmek zorunda kalan kariyerleri vardır. Yani kadınlar “yeni normal”de ev ve işleri arasında sıkışmış durumdadırlar. Evle ilgili “doğal” yükümlülüklerin artışıyla birlikte kadınlar -eğer uzaktan çalışıyorlarsa- ücretli işini devam ettirebilmek için en iyi ihtimalle gece mesaisi yapmak durumunda kalmaktadırlar. Kandiyoti, pandemi öncesi ve sonrası durumun özellikle ücretli emek alanında yer alan kadınların gündelik hayatında yol açtığı etkileri şöyle açıklar: Ücretli bir işte çalışan kadınlar pandemi öncesinde evle ilgili yükümlülükleri resmi ve/veya gayri resmi kurumlar aracılığıyla yürütmek amacıyla koordinatörlük rolünü üstlenirken, pandemi sonrasında bu kurumlara erişimin mümkün olmamasıyla birlikte icracılık rolünü üstlenmişlerdir

Kadınların emeği, bedeni ve yaşamı üzerindeki tahakküm ilişkisinin arttığı pandemi sürecinde aynı zamanda kentsel mekânla kurmuş oldukları sınırlı ilişki daha da sınırlandırılmıştır. Kadınların doğasıyla ilişkilendirilen ve onlar tarafından yerine getirilmesi beklenen temizlik, yemek yapmak, çamaşır-bulaşık yıkamak, ütü yapmak, çocukların/yaşlıların/ engellilerin bakımını üstlenmek, alışveriş yapmak gibi ev içi yükümlülükler; pandemi koşullarından bağımsız, kadınların kentsel mekânla ilişki kurma gerekçelerindendir. Kadınların kent hayatına dâhil olma fırsatı veren bu gerekçeler, kentsel mekândaki hareketlilikleri için toplumsal onaya da kaynaklık etmektedir. Çocukları okula, parka, sinemaya vb. götüren, yaşlıların veya hareket engeli bulunan evin diğer üyelerinin sağlık sorunlarıyla veya resmî kurumlarla kurmaları gereken ilişkiyi kuran, evle ilgili yapılması gereken alışverişi yapan genellikle kadınlardır. Görüldüğü üzere evle özdeşleştirilen kadınların kentsel mekândaki hareketlilikleri, ev içi yükümlülüklerinin kamusal uzantıları niteliğindeki işlerle ilgilidir. Ama pandemi koşulları altında uygulanan karantinalar, kadınların, büyük bölümü ev içi yükümlülüklere dayanan kentsel mekândaki hareketliliklerini erkeklere göre daha da kısıtlamıştır. Kadınlar açısından COVID-19 pandemisi, kentsel mekândaki hareketliliklerine toplumsal onay oluşturan gerekçelerin ortadan kalkmasına yol açmıştır. Fiziki teması önlemek adına uygulanan karantina uygulamaları sürecinde tüm hane üyelerinin evde olması, evle ilgili kamusal uzantılar niteliğindeki işlerin erkekler tarafından yürütülmesine yol açmıştır.

  • Üretim ve yeniden üretim alanının iç içe geçmesi: Nasıl deneyimliyoruz?

Evden çalışma ile üretim ve yeniden üretim alanı iç içe geçiyor. Kadınların evde harcadıkları zaman ve yeniden üretimdeki rolleri, ücretli emeği ile iç içe geçiyor. Patriarkanıın baskısı kapitalizme nasıl yarıyor. Hem sermayeyi hem erkek egemenliği güçleniyor. Sermayenin izole üretim üssü denilen şey ataerkil ve muhafazakâr aileyi temel alan bir yeni yaşam alanı tasarlıyor. Denetlemenin göbeğinde de devlet duruyor.

Ya uzaktan çalışma? Her gün trafik keşmekeşinden kurtulmak daha çok boş zaman imkânı demekti. Ama öyle olmadı. İş eve taşındı. Mesai saatlerini yok sayan zamansız toplantılar, gece yarısı e-posta trafiği, evde bir çalışma odası olmaması ile hayat işkenceye dönüştü.

Üretim ve yeniden üretim zamanın- mekânının iç içe geçmesi: hayatı üreten faaliyetler kapitalizmin devamı için ne kadar elzem olduğu pandemi ile bir kez daha ortada. Yeniden üretim; sağlık, bakım, ev işleri… İç içe geçme zaten kayıt dışı ekonomi içinde, güvencesiz biçimde kadınlar için mevcuttu. Boncuk işleme, evden el işi, parça işler gibi. Bir bakıma da ev ile iş hayatını uyumlulaştırma politikaları da ev içine uygun bir kadın istihdamı. Bu iç içe geçme covid 19 ile hızlandı.

Özel alanda patriyarkanın, erkeğin denetimi- kamusal alanda devlet denetimi ağırlıkta diye düşünürsek: evin biyopolitik denetimi özel alanın kamusal denetimini değiştiriyor mu? Hem otoriter baskıcı kadın düşmanı yasalar, uygulamalar kamusal hayatı, özel alanı etkilerken, doğrudan evin bir kamusal mekân gibi denetlenebilir olması nasıl bir fark yaratıyor? Emek ve beden denetiminin bir aracı olarak.

  • En çarpıcı krizlerden biri: kadın işsizliği

Pandemi sürecinde 20 yıl geriye giden kadın istihdamı oranı yüzde 25’lere kadar düştü. İki genç kadından birinin işsiz olduğu Türkiye’de, genç kadınların çalışma hayatına dönme ihtimalleri istihdamdan uzak kaldıkça azalıyor. Kadınlar tarih boyunca hiç olmadığı kadar kapitalizmin ihtiyaç duyduğunda kullanabileceği artık nüfusu haline getiriliyor. Özellikle üniversite mezunu genç kadınlardaki işsizlik verileri çok çarpıcı. İşsiz kalan ve iş bulamayan kadınların diğer toplumsal cinsiyet eşitsizlikleriyle birleşince karşı karşıya olduğu durum ya köleleşme ya da tam bir itaatsizliğe geçme zemini yaratıyor. Bizim açımızdan da en önemli mücadele konularından birini kadın işsizliği oluşturuyor. En temel hakkımız olan çalışma hakkı pandemiyle kadınların elinden büyük oranda alınmış vaziyette. Biraz da verilere bakalım.

Son Disk- Ar raporunda; GENİŞ TANIMLI KADIN İŞSİZLİĞİ YÜZDE 37,7!

COVID-19 ETKİSİYLE İŞ KAYBI VE GENİŞ TANIMLI KADIN İŞSİZLİĞİ YÜZDE 43!

HER DÖRT KADINDAN SADECE BİRİ ÇALIŞIYOR!

GENÇ KADINLARDA BU ORAN HER İKİ GENÇ KADINDAN BİRİ!

KADIN İŞGÜCÜ SON BİR YILDA YÜZDE 8,2 AZALDI!

TÜİK verilerine göre Ağustos 2020’den itibaren kadın işsizliği düşüyor. TOBB-ETÜ SMP’den Dr. Pınar Kaynak, bu durumun bir yanılsama olduğuna dikkat çekiyor: “İşsizlik oranındaki düşüş, kadınların istihdama katılmasından kaynaklanmıyor. Aksine ümidi kırıldığı için ya da başka sebeplerden dolayı iş aramayı bırakıp iş gücünden çıkmasından kaynaklanıyor. Yani işsiz sayısı değil, resmi olarak işsiz tanımına giren insan sayısı azalıyor.”

DİSK-AR’ın TÜİK verilerini de kullanarak yaptığı araştırmaya göre; pandemide kadınlar işgücü piyasasından daha hızlı çekilmek zorunda kaldı ve kadın istihdamı daha hızlı daraldı. Covid-19 etkisiyle geniş tanımlı kadın işsizliği yüzde 40’ın çok üzerine çıktı. Kadın istihdam oranı yüzde 26’ya geriledi. Kayıt dışı kadın istihdamında ise büyük kayıplar yaşandı.

TÜİK verilerine göre Kasım 2019 ve Kasım 2020 arası dönemde iş başında olan kadınların sayısı 992 bin kişi azaldı.

Kasım 2019’da erkeklerde zamana bağlı eksik istihdam sayısı 274 bin iken Kasım 2020’de bu sayı 1 milyon 37 bine yükseldi. Kasım 2019’da 86 bin olan kadınlarda zamana bağlı istihdam sayısı 320 bin kişi artarak Kasım 2020’de 406 bine yükseldi. Böylece zamana bağlı eksik istihdam sayısı son bir yılda erkeklerde yüzde 378,5 ve kadınlarda ise yüzde 472,1 oranında arttı Zamana bağlı eksik istihdam istihdamda olup esas işin ve diğer işinde/işlerinde 40 saatten daha az süre çalışmış olup daha fazla süre çalışmak istediğini belirten kişilerden oluşuyor.

  • Borçlanma emek piyasası tartışması olmasa da tüm bu sömürü süreçleri borçla yaşamı devam ettirme sorunu yaratıyor. Borçlanma üzerine konuşabiliriz.
  • Ne yapmalıyız? Taleplerimiz ne olmalı? Nasıl örgütlenebiliriz?
  • Bugün emeğin krizini aşmak iç in mevcut örgütlerin de krizini anlamalıyız. Sendikalar ya da benzer sınıf örgütleri bu katmerlenmiş sömürü biçimlerine karşı özlük hakları savunusundan öteye geçmeyen eylemlilikler üretebiliyor. Ki çoğu zaman bunlar bile protesto düzeyinde kalabiliyor. Genel durum böyleyken kadınların sendikalar içinde örgütlenmesi de daha zor hale geliyor. Ama bu bize bir boşluğu da gösteriyor. Feminist mücadele açısından örgütlenebilir bir zemin oluşuyor.

Üretim ve yeniden üretim alanının iç içe geçmesi kadın mücadelesine ne gibi olanaklar ve ne gibi zorunluluklar getiriyor? Bunları tartışıp bir yol haritası çıkarmalı. Evden çalışmaya dair talepler, bakım emeğine dair talepler, güvenceli iş talebi vs?

  • Yol, yöntem, eylem biçimleri neler olabilir?

Çifte sömürüye karşı somut talep hareketleri yaratılabilir mi?

Feminist grev bir yöntem olabilir mi? Feminist grev, bilindiği şekliyle grevi yalnızca işyerinde, fabrikalarda işçinin işverene karşı üretimden gelen gücünü kullanarak haklarını savunma aracı olarak değil, kapitalizmin patriarkayla işbirliği içinde kuşattığı hayatlarımızı savunma mücadelesinin bir aracı haline geliyor. Kadınlar yalnızca ücretli emekçiler olarak değil, görünmeyen emekleriyle de kapitalist toplumun bileşenidir. Yeniden üretimdeki büyük ve görünmeyen emekleriyle kadınlar hayatı üretir, kadınların üretimden gelen güçleri hayatı durdurabilir.

Özellikle bakım emeğini ortaklaştıran çeşitli kolektif çözümler bulunabilir mi?

TÜRKİYE’DE KADIN EMEĞİ VE BORÇLULUK

Borca bağımlılığı artan toplumsal yeniden üretim emeğinin sermaye birikimi açısından giderek daha çok önem kazanmasının özel olarak odaklanmamız gereken noktalardan biri olduğunu söyleyebiliriz.

Hane halkı borçluluğunun devlet –piyasa-hane ekseninde hareket eden ya da daha geniş ifadeyle tahakküm, üretim ve toplumsal yeniden üretim ilişkilerinin merkezinde yatan bir mesele olduğunu söyleyebiliriz. Borçluluğa feminist bir yaklaşım getirirken üretim- toplumsal yeniden üretim, hane- piyasa, yapısal gelişmeler-gündelik hayat ikilikler üzerinden inşa edilen alanları sorgulamamız gerekir.

İleri kapitalist ülkelerde borçluluk konut kredileriyle sınırlı kalmıştır. Geç kapitalistleşmiş ülkelerde borçluluk, görece yeni fakat bir o kadar da vahim ve gündelik ihtiyaçların giderilmesine kadar etki alanı geniş olan bir gelişmedir.

Türkiye hane halkı borçluluğunun en hızlı artan ve en yüksek tüketim oranlarına sahip ülkelerden biridir. Küresel sermaye akımlarının, özellikle kısa vadeli yatırımların kredi genişlemesine olanak sağladığı, finanslaşma sürecinin hızlandığı 2000’ler sonrası Türkiye’de borçluluk oranları 6 misli artmış ve tüketime dayalı bir ekonomik büyüme stratejisi sürekli olarak benimsenmiştir. 2008-2013 arası dönemde Türkiye’de tüketici kredisi kullananların yüzde 65’ini, geliri 2000’ TL ye kadar olan haneler oluşturuyor.

Borcu alan erkekler olsalar dahi borcu ödeyen ve hatta borçlanmayı mümkün kılan çoğu zaman kadınlar olmaktadır. Sosyoekonomik koşullar işçileri borçlanmaya iterken diğer taraftan borç yükü işçileri daha güvencesiz işlerde ve daha zor koşullarda çalışmaya zorlamaktadır.

Neoliberal-muhafazakâr çizgide oluşan patriarkal yapılanma içinde borçluluğun, kadın emeğine dayandığı kadar kadın emeğini kırılganlaştırdığını söylemek de mümkündür.

Hane halkı borçluluğu iç talebi canlı tutup tüketime dayalı suni bir ekonomik büyüme yaratmış, neoliberalizm popülizmin kuvvetli bir dayanağı olmuş, emek piyasasının güvencesizliklerine karşı bir “can simidi” işlevi görmüş, gündelik hayatın artan maliyetlerini karşılamak için kullanılmış ve eşitsizlikleri örtmek veya yönetmek adına yeni baskı ve denetim alanlarını doğurmuştur.

Toplumsal yeniden üretim maliyetlerinin önemli bir kısmı sağlık, eğitim, sosyal güvenlik gibi kamusal hizmetlerin metalaştırılması ve çocuk, yaşlı bakımı gibi birtakım sosyal hizmetlerin kamusal alandan uzaklaştırılarak aile ve piyasa üzerinden bireyselleştirilmesi sonucu ortaya çıkmaktadır. Sosyoekonomik eşitsizliklerin keskinleşmesi ve kamusal hizmetlerin yetersizliği yüzünden aile artık toplumsal riskleri kendi içinde çözemeyecek duruma gelmiştir.

Ekonomik durgunluk dönemlerinde erkek istihdamındaki ani düşüşler sebebiyle çalışmayan kadınların işgücüne katılım oranlarında bir artış beklenir. 2000’li yılları kapsayan bir araştırmaya göre, bu etkinin Türkiye’de çok zayıf olduğu gözlenmiştir. Kadınların işgücüne katılımını engelleyen Türkiye’ye özgün sebepler nelerdir?

Borçlanmanın kendisinden çok borç yükünün veya borç imkânı yaratabilmenin kadın emeği üzerindeki etkisinin daha belirgin olduğu ortaya çıkmıştır.

Türkiye’de 2000’li yılların başına kadar tüketim ihtiyaçlarının karşılanmasında etkili olduğu söylenen güven dayanışma ve sorumluluk gibi enformel ilişki ağlarının yerini formel borçlanma araçlarına bırakmaya başladığı toplumsal dönüşümün de habercisi niteliğindedir.

Hane halkının finansal sıkıntıları her durumda kadını ücretli emeğe yönlendirmez, kadının ev içi ve bakım emeği sorumluluklarını daha fazla üstlenmesine yol açabilmektedir. Kadınlar düşük ücretle çalışmak ve bakım emeğini üstlenmek arasında bir tercihe zorlanmaktadır.

Düşük gelirli haneler, toplumsal yeniden üretim maliyetlerini borçlanarak karşılamakta, diğer taraftan borç yükü, kadınların toplumsal yeniden üretim emeğini daha çok üstlenmesine yol açmaktadır. Temel ihtiyaçların giderilmesinde kredi kartının tercih edildiğini görüyoruz. Kredi kartıyla gerçekleştirilen toplam işlem hacmi, 2002 yılında 24 milyar TL iken, 2017 yılında 658 milyar TL seviyesine yükselmiştir. Bu tutarın 590 milyar TL kadarı yalnızca alışveriş için kullanılmış ve yerleşik hane halkı özel nihai tüketim harcamalarının yüzde 36’sını oluşturmuştur. Kredi kartıyla yapılan alışverişin büyük çoğunluğu başta market harcamaları olmak üzere (%19), temel ihtiyaçlardan kaynaklanmıştır. Süreklilik kazanan borç yükü hane halkı geçim maliyetlerinin düşürülmesine yönelik tasarruf gereksinimini artırmaktadır. Kadınların burada vade- kara geçme üzerine çeşitli stratejiler geliştirmesi ev içi emeğine her zamankinden daha fazla dâhil olmaktadır.

Borçlu hanelerde ikamet eden evli ve çalışan kadınların öncelikli amacının hane halkı bütçesine katkı sağlamak olduğu tespitini yapabiliriz. Bu sebeple ya çocuk sahibi olmayı ertelemiş ya da anne veya eş rollerini aksatmamak adına çalışmamayı tercih etmiştir. Bir diğer seçenek ise aile ile işi dengelemek adına evin veya mahallenin güvenli sınırları içinde geçici işlerle uğraşmak ve enformel istihdama katılmaktır.

Borca bağımlı haneler için ek gelir sağlamak yeniden borçlanma imkânı açısından özellikle önemlidir çünkü kredi kartlarının bloke edilmemesi için borçların asgari tutarını ödeyebilmek veya farklı hesaplar arasında borcu çevirebilmek gerekmektedir.

Doğum borçlanması olarak adlandırılan yöntem, kadınların doğum yaptıktan sonra çalışmadığı dönemlerin primini ödeyerek emekliliğe hak kazanmasını ön gören düzenlemeden yaralanabilmek için kredi çekilmesidir. Doğum borçlanması, bakım emeğini üstlenen ve yine aynı sebeple işten ayrılan kadınların bankaya borçlandırılması ve bu borçların kadınları yine ağır koşullarda çalışmaya zorlaması ve dolayısıyla kadın emeğinin istihdam rejiminin ve finansal sermayenin buluştuğu karmaşık noktayı örneklendirmesi açısından önemli bir örnek oluşturmaktadır. ( Praksis Kadın emeği sayısı- Pelin Kılınçaslan)

Yararlanılan Kaynaklar:

Kaynak: Kadın Savunma Ağı

İlginizi çekebilir