Cenaze Levazımatçıları: Pandemi, Patent ve Plütokrasi – Kansu Yıldırım

Tuvalet kağıdı ve kuru gıda satın alabilmek için marketlerde yaratılan izdiham, sokağa çıkma yasaklarını uygulamak üzere Avrupa ülkelerinde görüntülenen askeri araç konvoyları ve yoğun bakım ünitelerindeki solunum cihazlarına bağlı insanların görüntüleri apokaliptik bir evreye geçişin işaretleri olarak nitelendirilmiş, salgının birinci yılını geride bıraktığımızda ise “yeni normal”in inşası çoktan tamamlanmıştır. Teslimat şirketlerinin sayısının artması ve çevrim içi alışverişin yaygınlaşmasıyla birlikte marketlerden evlere yapılan servisler sayesinde artık tuvalet kağıdı veya dezenfektan için uzun kuyruklarda zaman geçirip kavga etmeye gerek kalmamış oldu. Maske ve dezenfektan temini için karaborsa oluşmamasının nedeni ise ilaç ve tekstil fabrikalarının piyasanın gereksinimlerine göre üretimlerini yeniden planlayabilmiş olmasıdır. Kısacası iktisadi ve kültürel düzlemlerde “yeni normal”e bu denli hızlı adaptasyonun temelinde salgının kalıcı olacağı ve kazanç getireceği rasyonalitesi yer almaktadır.

Viroloji ve epidemiyoloji ile kol kola ilerleyen salgını anlamlandırma gayreti artık ekonominin gölgesinde kalmaktadır ve bu zorunlu bir sonuçtur. Üçüncü faz denemeleri için insanların kobay misali kullanılarak geliştirilmesiyle elde edilen deneysel aşıların meta olarak şirketlerden satın alınması bu durumun en çıplak göstergelerinden birisidir. Bağışıklama hedeflerinin kamu bütçesinden ayrılan paya ve şirketlerin kar marjlarına endekslendiği bir sistemde, Hobbes’un yazdığı üzere, “insanın değeri fiyatı”ndan başka bir şey değildir.

Özel mülkiyetin kutsallığının bir parçası olan fikri mülkiyet gereğince aşılar ve salgını kontrol altına alabilecek her şey mübadele değeri kadar ve fiyatlandırılabildiği ölçüde önemli hale gelmektedir. Kapital’in ilk cildinde Almanca Baskıya Önsöz’deki şu ifadeyi hatırlayabiliriz: “Burjuva toplumda emek ürününün meta-biçimi ya da metaın değer-biçimi ekonomik hücre-biçimidir.” Ekonomik hücre-biçiminin varoluşunun ayrılmaz bir parçası metadır; görünen o ki başta aşı olmak üzere, aşının üretiminde kullanılan hammaddelerin ve üretim altyapısı için gereken teknolojinin temininde, tesislerin inşasında ve emek gücünün organizasyonunda halkın sağlığını korumak ve geliştirmek motivasyonu belirleyici değildir, siparişlerin yetiştirilmesi temel güdüleyici olmaktadır. Yalnızca patentin kaldırılması için yürütülen ancak aşı gibi yaşamsal bir ürünün üretilmesi için gereken teknolojinin ve halihazırdaki üretim kapasitesinin de paylaşılması gerektiğini vurgulamayan kampanyaların bu açıdan eksikli olduğunu söylemeliyiz.

Patent, mevcut ekonomik hücre-biçiminin sadece bir parçasıdır; üretimi gerçekleştirecek teknik ve fiziksel imkanlar, lojistik ağlarla pazarın denetlenmesi, şirket hisselerinin borsadaki dalgalanmalara karşı korunması zorunluluğu diğer tamamlayıcı parçalardır. Patent sorununu çözerek aşı üretme kapasitesine sahip ülkeler olduğu kadar, olmayan ülkeler de bulunmaktadır ve teknoloji transferi kriz anları gözetildiğinde sanıldığı kadar hızlı olmayabilir. Öte yandan, yoksul ülkelerin borç yüküyle zincirlendiği bağımlılık ilişkisine bu kez salgın üzerinden yeniden karakter kazandırılmaktadır. Pandemiden önce düşük gelirli 64 ülke, yerel sağlık sistemlerini güçlendirmeye ayırdıklarından daha fazlasını uluslararası borçlarına harcamaktaydı. Şimdiyse kamu borçlarının yükü yaklaşık 1.9 trilyon dolar artmıştır, bu rakam Sahra Altı ekonomisinin dört katı büyüklüğündedir.[2] Borç yükü altında ezilen ülkelerin koruyucu sağlık ve ofansif tıp uygulamalarını yerine getirecek kaynağı bulamamaları, ilaç tekelleri üzerinden medikal sömürgeciliğe hız kazandırmaktadır. Şu anda tüm dünyanın paylaştığı deneysel aşı kaderini, Afrika ülkeleri Ebola gibi salgın dönemlerinde çok önceleri yaşamıştır. Pfizer’ın Nijerya’daki bakteriyel menenjit salgınında çocukları kobay olarak kullanması, çocukların hayatını kaybetmesi ve sakat kalması nedeniyle gizli anlaşmalar sayesinde milyonlarca dolar ödeyerek çok ciddi suçlamalardan kaçmayı başardığı bilinen gerçeklerdir.[3] İlaç tekellerinin insan hayatını ve bedenini hiçleştirmesi tam da bu nedenle ancak rekabet olgusu eşliğinde netlik kazanabilir.

Sermayenin merkezileşmesinin ve yoğunlaşmasının ölçeği ekonomik hücre-biçiminin yapısını belirlemektedir. Anwar Shaikh’in belirttiği üzere, bu iki kavram Marx’ın çözümlemesinde rekabet savaşından doğarlar ve rekabetin kızışmasına hizmet ederler.[4] Tekelci kapitalizmin yapıtaşlarını oluşturan sermayenin merkezileşmesi ve yoğunlaşması eğilimi rekabet mücadelesini doğurur ve kar oranındaki azalmayı önlemenin bir aracı olarak tekellerin gelişmesini zorunlu kılar. Bugün medya kuruluşlarının ve teknokrat zümrenin propagandasıyla kızıştırılan, “aşı milliyetçiliği” olarak adlandırılan sürecin altında yatan itki esasen ilaç üreticilerinin kıyasıya rekabetidir. Kar, kapitalistin üretim süreci sonunda, artık-değere el koyma aracılığıyla elde ettiği sermaye genişlemesidir. Kapitalistler arası rekabet, daha yüksek kar oranlarına erişmek için onları üretim etkinliğini arttırmaya ve hızlandırmaya, dolayısıyla da emek sömürüsünü yoğunlaştırmaya ve derinleştirmeye zorlar. Shaikh’e göre rekabet dengeye gerçekten ulaştıran durgun bir süreç değildir, aksine yüksek salınımlı, kaotik ve vahşi bir süreçtir.[5]

İlaç tekelleri açısından patentlerin kaldırılması ciddi bir sorundur. Nitekim Biden’ın patent hakkından geçici feragatla ilgili açıklamasından sonra Pfizer, BioNTech, NovaVax ve Moderna hisselerinin değerinde düşüş yaşanmıştır.[6] Ne var ki, salgının devlet tarafından sermaye birikim stratejilerini yeniden şekillendirme, işçilerin çalışma pratiklerini yeniden düzenleme, kitlelerin tüketim alışkanlıklarına yeniden yön verme, ticarette şirketlerin pazar paylarını yeniden belirleyen bir manivela olarak kullanılması göstermektedir ki, hisselerdeki düşüşler hızlıca telafi edilebilecektir. Riskin sosyalleştirilmesi ilkesine göre muhtemel zararlar kamunun, kazançlar özel sektörün hanesine yazılmaktadır. 2021’in ilk üç ayında Pfizer 900 milyon dolar, Biontech 1.37 milyar dolar kar açıklamıştır. Aşı üreten şirketler kamu-özel işbirliği çerçevesinde yatırım teşviklerini ve Ar-Ge faaliyetlerini kamu kaynaklarından karşılamaktadır. ABD’de altı büyük ilaç şirketi, aşı geliştirmek için 12 milyar doların üzerinde kamu sübvansiyonu almıştır.[7] AstraZeneca aşısında kullanılan, şempanze adenovirüslerine dayalı aşıların geliştirilmesinde yararlanılan teknolojinin Ar-Ge çalışmaları yüzde 97-99 oranında, dolaylı olarak veya doğrudan kamu bütçesinden finanse edilmiştir.[8]

Forbes Dergisi’nde yayınlanan bir araştırmaya göre küresel milyarderler listesine 2020 yılı içerisinde 50 sağlık devi eklendi.[9] Sağlık sektöründeki milyarderlerin servetleri 7 Nisan 2020 ile 31 Temmuz 2020 arasında yüzde 36,3 artış göstererek, 402,3 milyar dolardan 548 milyar dolara yükseldi. Bu zenginliğin iki kaynağı vardır: Birincisi, devletlerden aldıkları destekler; ikincisi, devletlere sattıkları ürünler. Nihayetinde kamu bütçesi tarafından finanse edilmelerinden ötürü her satış işleminden elde ettikleri kar, hırsızlık ürünüdür. Genevieve Leigh’nin konuyla ilgili analizine göre sağlık milyarderlerinin servetlerinin neredeyse tamamının ortak özelliği, borsa fiyatlarındaki devasa yükselişe dayanmalarıdır. Virüs hızla küreselleşirken, yatırımcılar aşıların, tedavilerin, tıbbi cihazların ve ilgili alanların geliştirilmesinde yer alan şirketlere akın ettiler. Aynı zamanda ABD, Avrupa ve dünya genelindeki merkez bankaları, mali piyasalara trilyonlar pompalayarak borsa fiyatlarındaki yükselişi garanti altına aldılar. Sağlık milyarderlerinin serveti, 2018’in başından Temmuz 2020’nin sonuna gelindiğinde giderek arttı, bu dönemde 1.690 sağlık milyoner/milyarderinin sahip olduğu toplam servet, yüzde 50,3 artarak 658 milyar dolara yükseldi.[10]

Patent hakkını savunan, deneysel aşıları metalaştıran ilaç üreticilerinin toplumun belli kesimleri tarafından “kahraman” olarak görülmesi ve lanse edilmesi, kamu politikaları üzerinde doğrudan nüfuz sahibi olmaya başlamalarıyla da ilgilidir. Plütokrasi yani toplumun servet ve refah sahibi zenginler tarafından yönetilmesi gerektiği inancı pekiştirildikçe, yaşam alanlarının topyekun patentlenmesi girişimi de salgınla sınırlı kalmayacak biçimde adım adım ilerletilmektedir. Burjuvazinin karının kaynağı olan emekçileri aslında sömürmediği, onlara aş ve iş verdiği yanılsamasının bu denli inandırıcılık kazanabilmesi, patronların okullara tablet dağıtmak, aplikasyonlara ücretsiz erişim sağlamak, otellerini sağlık çalışanlarına açmak türünden hayırseverlik mitlerinde ısrarcı olması kamusal fayda fikrinin zayıflatılmasıyla ilintili olduğu kadar, burjuvazinin takındığı “uygarlık” maskesinin iplerinin gevşemesiyle de ilişkilidir.

Bir dönem insanlık tarihi açısından “devrimci” ve “ilerici” momentte yer aldığı düşünülen burjuvazinin yönetim kodları kan kokusunu aldığı kriz anlarında içerisinde filizlendiği mutlakiyetçiliğe geri dönmektedir. Mutlakiyeti devralan modern burjuvazi, eski ticaret yollarında seyahate çıkan barışçıl tüccarların soyundan gelmiyordu. Modern “girişimciliğin” toplumsal yuvasını hazırlayanlar, modern çağın başındaki Condottieri denen paralı asker çeteleri, düşkünlerevi yöneticileri, ıslahevi nöbetçileri, köle amirleri ve bu cinsten canilerdi. Kentli ticaret ve finans sermayesinin geleneksel ticaret ilişkilerinin ötesinde bir gelişme göstermesi ancak bu aygıt sayesinde ivme kazandı. İnsanlar kendilerini geçindirmek için değil, modern çağın başında militarize edilmiş ateşli-silah-devletini, onun lojistiğini ve bürokrasisini geçindirmek için para kazanmak ve kazandırmaya zorlanmıştır.[11]

Salgın sayesinde burjuva uygarlığına, etik-politik imajını düzeltmesine ve kaybolan siyasal meşruiyetini yeniden tesis etmesine fırsat veren bir geçiş dönemi hediye edilmiştir. Sermaye politikalarını yürürlüğe koyan devletlerin aşı politikaları, özünde, ekonomik yeniden toparlanmadan fazlası değildir. OECD’nin Mart ayındaki ekonomik görünüm raporunda küresel milli hasılanın bu yıl yüzde 5,6 büyüyeceği, ufukta bir ekonomik iyileşmenin göründüğü ancak daha hızlı ve daha etkili aşılamanın bu iyileşmede kritik öneme sahip olacağı yazmaktadır.[12] IMF’nin resmi sosyal medya hesabı üzerinden geçtiğimiz günlerde yapılan ankette aşı politikasının önemli bir ekonomik politika aracı olup olmadığı ve koronavirüs aşılarının eşit biçimde dağıtılmasının ekonomik toparlanmayı sağlamaya etkisi olup olmayacağı sorusu yöneltilmiş ve ankete katılanların yüzde 66’sı bu soruya etkili olacağı cevabını vermiştir.[13]Burjuvazi açısından “halk sağlığı”, fabrikalarda, şantiyelerde, tersanelerde, depolarda, marketlerde, dağıtımda, tarlalarda, okullarda, hastanelerde her gün işbaşı yapmaya hazır emek gücünün biyolojik yeniden üretimini ve toplumsal üretim araçlarının mülkiyetini garanti altına aldığı sürece yararlı/kullanışlı bir kavramdır.

Burjuvazinin temel hareket prensipleri dün neyse bugün de odur. Engels’in İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu’nda gösterdiği üzere, kolera, tifüs, çiçek ve öteki salgın hastalıkların ortaya çıkması, İngiliz burjuvaya, eğer kendini ve ailesini bu hastalıklardan koruyacaksa, kasaba ve kentlerde sağlık koruma kurallarına hemen uyulması gereğini göstermiştir.[14] Burjuvazi açısından halk sağlığı, kamu yararı, bilimsel eğitim, fırsat eşitliği, masumiyet karinesi, vd. ilke ve değerlerin özel mülkiyetin korunmasından kaynaklı menfaatlerine hizmet ettiği müddetçe bir anlamı vardır.

Sözü edilen plütokratik ikiyüzlülüğü açlık üzerinden şöyle temellendirebiliriz: BM Gıda ve Tarım Örgütü FAO’ya göre pandemi boyunca 13 milyondan fazla insan yetersiz beslendi. Kongo’da şu an 19,6 milyon kişi gıda kriziyle boğuşuyor, Mali, Burkina Faso ve Nijer’de de 4,5 milyon insan gıdaya erişemiyor, Nijerya’da ise yaklaşık 400 bin çocuk açlık riskiyle karşı karşıya. 2021 yılının sadece ilk dört ayı geride kalmış olmasına rağmen, 920 binin üzerinde insan açlık nedeniyle hayatını kaybetti. Gıda Krizine Karşı Küresel Ağ’ın raporuna göre 55 ülkede-bölgede en az 155 milyon kişi kriz ya da daha kötü seviyelerde akut gıda güvensizliği yaşıyor.[15]

Burjuva “halk sağlığı” mitosunu bir de su üzerinden temellendirebiliriz: Dünyadaki okulların neredeyse yüzde 43’ü sabun ve suyla temel el yıkamaya erişimden yoksun durumda. Her yıl, çoğu gelişmekte olan ülkelerde olmak kaydıyla 801 bin çocuk ishal nedeniyle ölüyor. İshalli hastalıklara bağlı ölümlerin yüzde 88’i, kirli içme suyundan, su yetersizliğinden ve sıhhi temizlik koşullarından mahrum olunmasından kaynaklanıyor. Göçmen ve mülteci işçiler, özellikle mevsimlik tarım işçileri için de temiz ve içilebilir suya erişmek sorunların en başında geliyor.[16]

Kullanım değeri olan her şeyin mübadele değeri niteliğini alması ve yığınsal meta üretimi için dünyanın adeta bir tür çalışma kampına dönüştürülmüş olması kapitalizmin iktisadi özelliği ise, kimin yaşayıp kimin öleceğine karar vermek de siyasal özelliğidir. Devletlerin viral çöküş karşısında ilk düşündüğü küresel tedarik zincirlerinin nasıl korunacağı olmuş, enfeksiyon riski altında çalışma ritminin nasıl artırılabileceği, işin aniden kaybıyla ve süreğen işsizlikle birlikte derinleşen toplumsal ve sınıfsal eşitsizliklerin nasıl göğüsleneceği, devletlerin temel sorunları haline gelmiştir. Dünya Ekonomik Forumunun kurucusu Klaus Schwab ve Thierry Malleret, viral çöküşün kapitalizm üzerindeki etkilerini minimum seviyeye indirmeye yönelik, bölüşüm politikalarını iyileştirecek temel gelir gibi modellerden söz ettikleri The Great Reset adlı kitaplarında önemli bir noktaya işaret etmektedir. Kapitalizmin yaşatılması gerektiğine inanan Schwab ve Malleret, birçok yorumcunun, sermayedarın ve siyasetçinin “piyasa fetişizmi”ni kınasalar dahi neoliberal doktrine esas darbeyi COVID-19’un indirdiğini yazmışlardır. Virüs nedeniyle “neoliberalizmin ölüm çanının çaldığını” belirten yazarlar, son birkaç yıldır neoliberalizm politikalarını en coşkuyla benimseyen iki ülkenin – ABD ve İngiltere – pandemi sırasında en çok zayiat verenler arasında olmalarının tesadüf olmadığını yazmıştır.

Bir kriz yönetim rejimi olan neoliberalizmin bizzat krizde olduğunun kapitalizmin siyasal temsilcileri tarafından dile getirilmesini salgınla sınırlandırmak rüya alemi içinde olmaktan farksızdır. Salgın sonrasında dünyanın post-apokaliptik inşa sürecini beklemekse rüyaya kaldığı yerden devam etmek demektir. Salgının çıkış ve yayılma zamanı sırasında kamu politikalarında, işçi-patron ilişkilerinde, gündelik yaşamda bireylerin tutumlarında egemenolan belirsizlik, bugün artık yerini sermaye mantığından yapılan hesaplamalara ve öngörülere bırakmıştır. Patent tartışmaları başta olmak üzere, salgına dair konuşulan tüm sorunların ertelenmesi veya çözümü, kapitalizmin yaşamsal verilerine bağlanmıştır. Döngüsel bir biçimde çalışmak ve enfekte olmak ise işçi sınıfının yaşamsal rutini haline getirilmiştir. “Çalışmak özgürleştirir” sloganı aklımıza gelebilir. “Çalışmak”, Nazi Almanyası’nda 1945’e kadar her yerde ve sürekli olarak, topluma homojenlik kazandırabilecek uygun bir araç olarak kabul edilmiştir.[17]Salgında “çalışmak” ve/veya “çalışmaya zorlanmak” da sınıfsal kompozisyonun homojenleştirilmesine hizmet etmektedir; bu sayede ücretli emek içerisinde odak daraltılarak harcanabilir ve gözden çıkarılabilir işçi ve işsiz işçi nüfusu tespit edilebilmektedir. Bu tarzı “kötü” ya da “beceriksiz” bir yönetim biçimi olarak nitelendirmektense, artık-değere el konulma biçiminin sermayenin gereksinimlerine göre yeniden düzenlenmesi olarak yorumlamak da mümkündür. Başta karantina ekonomisini ayakta tutacak market, teslimat, depo, imalat işkollarındaki işçiler olmak üzere üretimin mekanı neresiyse tüm işçi sınıfı için “hayat işletmeye sığmaktadır”

“Eski normal”e dönmek artık ne kadar olağandışı hatta absürt bir düşünce ise “yeni normal”in belirli bir zaman diliminde sona ereceğini ümit etmek de aynı derecede olağandışı ve absürt bir düşünce olarak kabul edilmelidir. Çünkü farklı coğrafyalardaki ölüm ve vaka sayıları, mutasyon çeşitliliği gibi istatistiksel farklılıklar bir yana, salgın, kapitalizm tarafından aslında çoktan standardize edilmiştir. Çalışma sürelerinin uzatılmasına dayalı mutlak artık-değer sömürüsünü merkeze alan üretim paradigmasının işlemesi için emek gücünün biyolojik yeniden üretimi ve ideolojik yeniden üretiminde devlet müdahalelerinin öne çıktığı “güvenlik devleti” konsepti bu standardizasyonda hakim motiflerden birisidir. Tahkim edilen güvenlik devletinden, salgının yanında burun akıntısı gibi kalacak devasa sorunlar yüzünden alevlenmesi muhtemel merkezi veya bölgesel isyan dalgalarını bastırması beklenmektedir. Yoksulluk, açlık ve hatta susuzluk bu sorunlar arasındadır. Latin Amerika’da ABD destekli neoliberal restorasyona karşı başlayan isyan dalgasını da bu çerçevede değerlendirebiliriz. Güvenlik konsepti, egemen sınıfların siyasal hegemonyasını sağlayacağı kadar, üretim faaliyetlerinin sürmesi için gerekli piyasa koşullarını ve emek gücünün sağaltılmasını da güvenlik altına almaktadır. Bu aşamalarda kıvılcım fitile ulaşmadan risk teşkil eden her tür hareketlenmenin hukuk aracılığıyla veya fiili olarak hızlıca bastırılması zamana karşı verilen bir yarıştır.

Atılması gereken ilk adım, çizmeye çalıştığımız çerçeve bağlamında, salgını ve sonuçlarını salt tıbbileştirerek değil, siyasallaştırarak düşünmek ve strateji üretmektir. “Aşı insanlığın ortak malıdır” sloganı doğrudur çünkü aşı şirketleri devlet bütçelerinden yatırım ve Ar-Ge finansmanını gerçekleştirirken, çeşitli lobi faaliyetleri yürütmekte, aşıları tekrar parayla devletlere satmaktadır. Bilhassa yaşamsal krizlerde özel mülkiyetin varlığından ve korunmasından kaynaklı bu soruna karşı kamulaştırmayı düşünmek kaçınılmazdır. Bulaş ve vaka sayılarıyla çalışan nüfusun kamusal alandaki ve üretim mekanlarındaki varlığı arasında açık bir korelasyon mevcuttur; salgında esas öznenin işçi sınıfı olduğu bu kadar açıktır. Başta patent tartışması olmak üzere tüm yaşamsal kaynakların sermaye hükümranlığından kurtarılarak insanlığın ortak mülkiyetine geçmesi ve paylaşılması sadece Covid-19 salgını için değil, tüm diğer krizler için de mutlak çözümdür.

Aksi takdirde burjuvazi bir cenaze levazımatçısı gibi çalışmakta, daha çok ve daha derin mezar kazmak için kürek, defnetmek için daha fazla tabut hazırlamaktadır. Marx’ın Ücretli Emek ve Sermaye’de yazdığı gibi her şeyi “kendisiyle birlikte mezara sürüklemektedir”.

[1] “‘Ecce homo’ Latince ‘İşte insan’ anlamına gelen bir söz öbeğidir. Bu sözler İsa’nın çarmıha gerilmesi cezasını veren Roma’nın Judea Eyaleti valisinin İsa’yı Kudüslülere gösterirken kullandığı sözdür”.https://www.sanatabasla.com/2014/02/ecce-homo-ciseri/
[2] “G20 Toplanıyor, Talebimiz Borç Adaleti”, https://diem25.org/g20-toplaniyor-talebimiz-borc-adaleti/
[3] Koronavirüs aşısı geliştiren Pfizer firmasının Nijerya’dan ABD’ye karıştığı skandallar neler?, https://tr.euronews.com/2020/12/06/koronavirus-as-s-gelistiren-pfizer-firmas-n-n-nijerya-dan-abd-ye-kar-st-g-skandallar-neler
[4] Anwar Shaikh, “Sermayenin Merkezileşmesi ve Yoğunlaşması”, Çev: Abdullah Ersoy, Tom Bottomore (Der.), Marksist Düşünce Sözlüğü
[5] Anwar Shaikh, “Marxian Competition versus Perfect Competition: Further Comments on the So-called Choice of Technique”, Cambridge Journal of Economics, 4(1): 75-83.
[6] U.S. backs waiving patent protections for Covid vaccines, citing global health crisis, https://www.cnbc.com/2021/05/05/us-backs-covid-vaccine-intellectual-property-waivers-to-expand-access-to-shots-worldwide.html
[7] Jayati Ghosh, “The Political Economy of Covid-19 Vaccines”, https://www.theindiaforum.in/article/political-economy-covid-19-vaccines
[8] Luca Tancredi Barone, The success of vaccine science is thanks to public funds, not private, https://global.ilmanifesto.it/the-success-of-vaccine-science-is-thanks-to-public-funds-not-private/
[9] Meet The 50 Doctors, Scientists And Healthcare Entrepreneurs Who Became Pandemic Billionaires In 2020 https://www.forbes.com/sites/giacomotognini/2020/12/23/meet-the-50-doctors-scientists-and-healthcare-entrepreneurs-who-became-pandemic-billionaires-in-2020/?sh=33c951ea5cd9
[10] Genevieve Leigh – “Pandemic profiteers: Forbes adds 50 health care moguls to its list of global billionaires” www.wsws.org/en/articles/2020/12/29/bill-d29.html (Türkçesi için: www.wsws.org/tr/articles/2020/12/30/bill-d30.html)
[11] Krisis Grubu, “Emeğe Karşı Manifesto”, Çev: Ayşe Boren, Elçin Gen, https://www.e-skop.com/skopbulten/emege-karsi-manifesto/4526
[12] OECD, A global economic recovery is in sight, https://www.oecd.org/economic-outlook?utm_source=twitter&utm_medium=social&utm_campaign=IEO-2021&utm_content=en&utm_term=pac – https://twitter.com/OECDeconomy/status/1374695774517407744
[13] https://twitter.com/IMFNews/status/1383072707454107653
[14] Friedrich Engels, İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu, Çev: Yurdakul Fincancı, Sol Yayınları, 1997, sf. 16
[15] C. P Chandrasekhar & Jayati Ghosh, “Hunger, again”, https://www.networkideas.org/featured-articles/2021/02/hunger-again/
Pandemi gıda krizini daha da kötüleştiriyor, https://www.dunya.com/dunya/pandemi-gida-krizini-daha-da-kotulestiriyor-haberi-610097
[16] DIGTAL COLONIZATION MEETS WHITE PATERNALSM, https://www.wrongkindofgreen.org/2020/10/31/its-not-a-social-dilemma-its-the-calculated-destruction-of-the-social-the-facebook-enclosure-of-africa
818 milyon çocuğun ellerini yıkama imkanı yok, https://haber.sol.org.tr/haber/818-milyon-cocugun-ellerini-yikama-imkani-yok-12087
Suriyeli tarım işçilerinin hayatta kalma mücadelesi: Su kuyudan, elektrik idareten, https://www.evrensel.net/haber/415201/suriyeli-tarim-iscilerinin-hayatta-kalma-mucadelesi-su-kuyudan-elektrik-idareten?utm_source=paylas&utm_campaign=twitter_ust&utm_medium=haber
[17] Lionel Richard, “Nazizm ve Kültür: Denizkızlarının Şarkısı”, çeviri: Nesrin Güner (Kalem, 1985).

Katkılarından ötürü Ebru Basa ve Elçin Gen’e teşekkür ederim.

Siyasal İktisat

Kaynak: İSİG Meclisi

İlginizi çekebilir