Çarklar küresel, mücadele enternasyonal

Çoktandır bilinenler pandemiyle birlikte daha iyi bilinir oldu: Üretim küresel, sömürü çarkları küresel, emekçiler enternasyonal. Haliyle, sendikalar da öyle olmalı. Uluslararası sendikal örgütlenmeleri tanıtan “Küresel Sendikalar Kılavuzu”nun yazarı, DİSK Uluslararası İlişkiler Müdürü Kıvanç Eliaçık emek mücadelesinin küresel seyrini Birartıbir’den Bekir Avcı’ya anlattı.

Uluslararası sendikacılık dendiğinde ne anlamalıyız?

Kıvanç Eliaçık: Kavramsal olarak uluslararası sendikacılıkla kastedilen sendikaların uluslararası bağlantıları, kurdukları uluslararası çatı örgütler, çokuluslu şirketler düzeyinde yapılan sendikal faaliyetler ve uluslararası kurumlarla ilişkiler. Aslında sendikacılık ile uluslararası sendikacılık tarihsel olarak aynı şey. Sendikaların doğuşuna baktığımızda, uluslararası sendikaların doğuşuna da bakmış oluyoruz. Geçmişten bugüne farklı uluslardan işçiler beraber çalışıp, sendikalarda beraber mücadele etmişler. Bunun en önemli nedeni göçmen işçiler. İşçi sınıfının büyük bölümü başlangıçtan günümüze göçmenlerden ve mültecilerden oluşuyor. En kötü, en zor işleri göçmenler yapıyor. İşçi sınıfı zaten ulus aşırı, dolayısıyla sendikalar da öyle olmak zorunda. Sendika tarihinin bu uluslararası boyutu bize hiç uzak değil. 1800’lerden beri memleketimizde canlı olan bir süreçten bahsediyoruz. Mesela İstanbul’daki ilk sendikalarda Rum, Ermeni, Türk, Arap ve Yahudi işçiler bir arada mücadele etmişler. 1920’de kurulan Beynelmilel İşçiler İttihadı farklı dillerde yayınlar yapıyor, dönemin uluslararası sendika örgütleriyle ve diğer ülkelerdeki sendikalarla bağlantıları var.

1920’lerin koşullarında sendikalar, işçiler iletişimi nasıl sağlıyor? O enternasyonal dayanışma nasıl oluşturuluyor?

Kıvanç Eliaçık

Mektupları veya telgrafları değil de iletişimin içeriğini, yani zarfı değil mazrufu konuşmak daha uygun olur sanıyorum. O dönem iki amaçla çok yoğun haberleşme var. Birincisi, uluslararası grev kırıcılığını engellemek. Bir ülkede grev varken patronlar komşu ülkelerden işçi getiriyor. Sendikalar da bunu durdurmak için adeta diplomasi geliştirmişler. Grev kırıcılar önceden biliniyor ve kapıda karşılanıyor! Grev kırıcılık sorunu dışında, uluslararası sendikalar farklı ülkelerdeki ücretler ve çalışma koşullarıyla ilgili bir bilgi ağı sağlıyor. Böylece meslek sahibi işçilerin başka bir ülkeye gittiklerinde haksızlığa uğramaları engelleniyor. Mesela bir İngiliz gemici Kopenhag limanında karaya çıktığında hangi koşullarda çalışacağını biliyor. Oradaki sendikaya üye oluyor. Bütün bu mücadele içinde dönemin Avrupa’sında binlerce işçi ülkeden ülkeye sürükleniyor, ekmeğinin peşinde koşuyor, ama siyasal eşitlik-özgürlük mücadelesinin içinde de yer alıyor. Dönemin işçi sınıfı kahramanları ülkeden ülkeye, meslekten mesleğe geçip grevler ve eylemler düzenliyor. Cezalar, sürgünler ve hatta idam fermanları onları kovalıyor. Bugünkü iş kanunlarını, sosyal güvenlik sistemlerini, hafta sonu tatilini onlara borçluyuz. Jack London veya Emile Zola’da okuduğumuz roman kahramanları kurgu değil, gerçeklere dayanıyor.

Uluslararası sendikaların birbiriyle bugünkü iletişimini, etkileşimini geçmişle kıyasladığımızda nasıl bir tablo çıkıyor?

1800’lerde mektupları, gizli pusulaları kullanan atalarımızın ardından bugüne gelince Clubhouse ile karşılaşıyoruz, orada kanallar kuruyoruz. (gülüyor) Şaka bir yana, bugün anlık haberleşme programları, e-mail, video konferans programları, sosyal medya uygulamaları, vs. var. Pandemi var evden çıkamıyoruz, işyeri sendika komitesi toplantısı erteleniyor, ama çok basit bir bilgisayar programıyla Arjantin’deki sendika ile toplantı yapabiliyoruz. Geçmişte iletişim teknolojileri daha zayıf olmasına rağmen iletişimin çok daha güçlü olduğunu söyleyebiliriz. Bugün elimizde ileri dijital teknoloji var, ama yüz yıl daha gerideyiz. Bu bizim irademizle, coşkumuzla ilgili bir durum. Acaba Robert Bresson’un dediği gibi, “imkânlar arttıkça yaratıcılık azalıyor” mu?

Uluslararası sendikacılığın ne kadar önemli olduğunu pandemide daha açık gördük. Arada sınırlar, farklı kanunlar da olsa işçilerin sorunlarının, patronların yöntemlerinin benzer olduğunu hep söylüyorduk, ama pandemide işçi sınıfının sorunlarının ne kadar uluslararası, uluslararası sendikalara ihtiyacımızın ne kadar yaşamsal olduğu bariz bir şekilde ortaya çıktı.

Pandemide ilk refleks ne oldu, salgınla geçen son bir yılda uluslararası sendikal örgütlenmede neler değişti?

2020 Şubat’ında, DİSK kongresinde Koreli bir yoldaşı misafir ettik. Onun dönüş uçağından sonra Kore uçuşları durduruldu. Bir hafta sonra da Kore sendikalarının kongresi vardı. Kongreden fotoğraf gönderdiler; herkes maskeli, mesafeli. Toplantılar dört ayrı salonda video konferans yoluyla yapılıyor. Biz o zaman maske takmaya başlamamıştık. Bilim kurgu filmi gibi gelmişti! Birkaç hafta içinde bu durum bizim günlük rutinimiz halini aldı. Virüs hızla yayılınca sendika etkinlikler durdu, uluslararası sendika merkezleri kapandı. Olağan faaliyetlerini yapamaz hale geldi sendikalar. Hızlı bir şekilde çeşitli video konferans yöntemleriyle buluşmaya başladık. Biz normalde ekonomik nedenlerle bu uluslararası toplantılara pek katılamıyorduk. Ama uluslararası toplantılar video konferans aracılığıyla yapılmaya başlayınca tartışmaları daha iyi takip edebildik. Eskiden daha az görüştüğümüz sendikalarla çok sık toplantı yapmaya başladık. Pandeminin ülkelerimizi, farklı iş kollarını, işçi haklarını nasıl etkilediğini, farklı hükümetlerin nasıl yöntemler izlediğini tartıştık, bu konularda epey bilgi akışı oldu. İlk aşamada bazı iş kollarının pandemiden çok fazla etkilendiğine görebildik.

Hangi işkolları?

Öncelikle sağlık işçileri… Onlar bizim yerimize bedel ödediler. Taşımacılık da aynı şekilde. Gıdanın, sağlık malzemelerinin ulaştırılması gerekiyordu. Ticaret ve nakliyat iş kolunda işlem hacmi arttı, çalışan sayısı arttı ve çalışma koşulları kötüleşti. Bu market işçileri için de böyle, marketten eve sipariş götüren için de, fırında ekmek üreten için de, bu ürünlerin satışında çalışan çağrı merkezi çalışanı, bankacısı, muhasebecisi, kuryesi, şoförü için de. Özetle, sağlık, nakliyat ve ticarette işçiler canla başla çalıştılar. Bu iş kollarında ölüm oranlarının da çok yaygın olduğunu görüyoruz zaten. Onlara “kahramanlar” dendi. Aslında kahramandan çok kurban oldu bu işçiler, özellikle sağlık işçileri.

Jakarta’dan bir duvar…

Küresel Sendikalar Kılavuzu’nun çıkışının pandemiye denk gelmesi tesadüf mü?

Uluslararası sendikacılığın ne kadar önemli olduğunu pandemi döneminde daha açık gördük. Arada sınırlar, farklı iş kanunları olsa da işçilerin yaşadığı sorunların, patronların yöntemlerinin birbirine çok benzer olduğunu hep söylüyorduk, ama pandemide işçi sınıfının yaşadığı sorunların ne kadar uluslararası olduğu, uluslararası sendikalara ihtiyacımızın ne kadar yaşamsal olduğu bariz bir şekilde ortaya çıktı. Tartışmayı 50 yıl öncesinden başlatabiliriz. Küreselleşme dediğimiz süreçte hem üretim hem hizmetler uluslararası nitelik kazandı. Dolayısıyla, bir sendika sadece kendi fabrikasında, kendi ülkesinde verdiği mücadeleyle patronların küresel sistemine karşı yanıt geliştiremez, mücadelede başarılı olamaz oldu. Bir ürünün parçaları farklı yerlerde üretiliyor; montaj bir ülkede yapılıyor, tasarım bir başka ülkede, satışı farklı farklı ülkelerde. Mesela pamuk, iplik, kumaş, fermuar, düğme, boya derken, basit bir kot pantolon üretim sürecinde dünyanın etrafını iki-üç kere dolaşıyor. Birbirini tanımayan farklı uluslar ve ülkelerden işçiler bu üretim sürecine katılıyor. Bütün bu işçileri kapsayan ortak bir sendika kuramazsak, o kot pantolonu üreten işçinin emeğini sömüren, onun üzerinden milyon dolarlar kazanan şirketler karşısında güçlü olamayız. Bu sadece özel sektörde değil, kamu hizmetlerinde de böyle. Başarılı olabilmemiz için hem imalatta hem hizmetlerde hem özel hem de kamu sektöründe farklı ülkelerdeki işçileri bir araya getiren bir sendikaya ihtiyacımız var. Böyle bir sendikamız var. Küresel Sendikalar Kılavuzu’nda onun tarihini ve bugününü anlatmaya çalıştık.

Bu kılavuz sendikalar ve işçiler için nasıl bir işlev görüyor?

Biraz bürokrasinin karmaşıklığı ve biraz da dil ve tercüme sorunları bazı şeylerin anlaşılmasını zorlaştırıyor, yanlış anlaşılmalara yol açıyor. Örneğin, hangi sendikanın hangi işlevi gördüğünü, hangisinin hangisiyle neden ve nasıl yan yana geldiği tam anlaşılmıyor. Uluslararası ölçekli olunca iyice zorlaşan bu durumu biraz kolaylaştırmaya çalıştık. Aslına bakarsanız, bazen işyeri düzeyinde bile sendikaları anlamak zor olabiliyor. Tüm bu karmaşıklığı biraz daha azaltacak, anlaşılır kılacak bir kitap hazırlamaya çalıştık. Bunların dışında sendika üyesi olmasalar da işçiler, taşeron olarak üretim yaptıkları uluslararası markayı zorlamak için uluslararası sendikal kanalları kullanabilirler. Bunun yolunu da bu kitaptan bulabilirler. Yabancı dil bilen kadrosu olmayan sendikalar ilgili uluslararası federasyonlara nasıl ulaşabileceklerini görecekler bu kitapta.

Pamuk, iplik, kumaş, fermuar, düğme, boya derken, basit bir kot pantolon üretim sürecinde dünyanın etrafını iki-üç kere dolaşıyor. Bu üretime katılan bütün işçileri kapsayan ortak bir sendika kuramazsak o pantolonu üreten işçinin emeğini sömüren, onun üzerinden milyon dolarlar kazanan şirketler karşısında güçlü olamayız.

Kitapta da belirtiyorsunuz, çalışma bunlarla sınırlı, tarihsel ve siyasi tartışmalara pek girilmiyor.

Uluslararası sendikal hareket üzerine derinlikli, siyasi ve akademik analizlerin yer aldığı çok sayıda kitap var. Küresel Sendikalar Kılavuzu, adı üzerinde, bir kılavuz. Derinlikli bir analize, siyasi değerlendirmeye girmiyor. Basit bir şekilde örgütleri tanıtmaya, sınıflandırmaya çalışıyor. Kitapta diğer çalışmalara dair bir kaynakça ve okuma önerileri var. Ama şunu eklemeliyim: 2006’dan beri uluslararası sendikal harekette bir birleşme süreci yaşanıyor. Bu konuda Türkçe kitapların hemen hemen hepsi 2006’dan önce yayınlanmış. Örgütler ve isimler değişti, birleşenler, kapananlar oldu; onlarla ilgili güncel bir kaynak yok. Bu örgütleri son durumları, yeni isimleri ve güncel örgütsel yapılarıyla anlatan ilk çalışma oldu. Bir güncelleme amacı da taşıyor yani.

2006’dan sonra nasıl birleşmeler oldu?

Uluslararası sendikal hareketin içinde, tıpkı Türkiye’deki sendikal harekette olduğu gibi, ayrışma, bölünme, farklılaşma var. Bu, Birinci Enternasyonal’in içindeki siyasi ayrılıklara kadar gidiyor. I. Dünya Savaşı’nın, II. Dünya Savaşı’nın ve sonrasında Soğuk Savaş’ın etkisiyle çeşitli bölünmeler yaşanıyor. Bunlar çok önemli dersler çıkaracağımız tartışmalar. Genel hatlarıyla söylersek, II. Dünya Savaşı sonrası ve Soğuk Savaş’la beraber uluslararası sendikal harekette üç ana akım var. Birincisi, Batı Avrupa ve Kuzey Amerika merkezli sosyal demokrat bir akım, yer yer anti-komünist. İkinci akım daha sol eğilimli. Komünist diyebiliriz ya da ABD karşıtı. Üçüncüsü, Hıristiyan demokrat partilere yakın bir sendikal hareket. Soğuk Savaş’ın bitimi, küreselleşme süreciyle beraber bu üç fraksiyon arasındaki ayrım belirsizleşiyor, grileşiyor. Öncelikle Uluslararası Hür İşçi Sendikalar Konfederasyonu (ICFTU) ile cisimleşen batı merkezli sosyal demokrat çizgi ile komünist ve daha sol sendikalar arasında bir birleşme süreci yaşanıyor. 2000’li yıllarda ortak platformlar kurulmaya başlanıyor. 2006’da Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu (ITUC) kuruluyor. ITUC’a çok sayıda bağımsız konfederasyon katılıyor. Bugün ITUC, bu üç tarihi eğilimi buluşturan bir konfederasyon. Çin Halk Cumhuriyeti hariç, dünyanın dört bir köşesindeki sendika ve konfederasyonların bir arada olduğu bir örgüt. Türkiye’den de dört büyük konfederasyon (DİSK, KESK, Türk-İş ve Hak-İş) ITUC’un kurucu üyesi. Öncesinde bu dört konfederasyon ICFTU üyesiydi. 2006’da kuruluş kongresinde beraberdik. Önce iki örgüt (ICFTU) ve Hıristiyan demokratların örgütü olan Dünya Emek Konfederasyonu (WCL) kendilerini lağvetti, yeni bir örgüt kurdular. Bugün 200 milyondan fazla işçiyi temsil eden, pek çok ülkede üyeleri bulunan en büyük sendika konfederasyonu durumunda ITUC.

ETUC’un çağrısıyla düzenlenen “Kemer Sıkma Politikaları Değil, İş ve Sosyal Adalet İstiyoruz” eylemlerinden (29 Şubat 2012)

Çin hariç dediniz. Milyonlarca işçinin olduğu bir ülkeden bahsediyoruz. Çin’de sendikalarla ilgili durum nasıl?

Çin’de Tüm Çin İşçi Sendikaları Federasyonu (ACFTU) diye bir teşkilat var. Belli düzeyde Çin sendikaları ile temasımız var. Ancak, 200 bin üyemiz olduğunu duyunca bizi işyeri sendikası sanıyorlar. Onların dünyasında rakamlar bizimkinden çok farklı. 900 milyon üyesi var ACFTU’nun. ITUC’un üye sayısından fazla. Çin dünyanın fabrikası. Ama Çin’de sendikaların bir devlet aygıtı olduğunu söyleyebiliriz. Çin’de devlet ya da parti denince anlaşılan şey bizim partiden ve devletten anladığımız şey değil. Dolayısıyla, oradaki sendikalar da bizim bildiğimiz sendikalar değil. Burjuvaziye karşı işçi sınıfını temsil eden bir yapıdan bahsedilmiyor. Ama bu çizginin dışında bağımsız sendikalar da var. Bizim anladığımız anlamda grev yapan, işçilerin haklarını talep eden sendikalar bunlar. Çoban ateşleri… ITUC, zaman zaman çeşitli platformlarda Çin sendikalar konfederasyonu ile yan yana geliyor, beraber çalışıyor. Bazen ITUC içinden itirazlar geliyor, “bu gerçek bir sendika değil, hatta işçiler üzerinde bir baskı aygıtı, onlarla çalışmayalım” deniyor. Bir yandan da dünyadaki üretimin büyük bölümü Çin’de, ekonomide önemli bir aktör, Çin’deki işçiler ve sendikalarla irtibat kurmadan gerçek bir küresel hareket inşa etmemiz mümkün değil. Bu uzun bir tartışma…

Yasakçı ve kısıtlayıcı sendika yasaları sadece çalışılan işkolundaki bir sendikaya üye olma imkânı veriyor. 12 Eylül darbecilerinin hazırladığı sendika yasalarına hapsolmuş durumdayız. Ama çoğu ülkede işkolu sınırlandırması yok, sendikalar farklı işkollarında faaliyet yürütebiliyor.

Nüfus açısından önde olan Rusya ve Afrika kıtası nasıl eklemleniyor uluslararası sendikal harekete?

Sovyet mirası nedeniyle Rusya’daki sendikalar uluslararası harekette dikkat çekiyor. Sovyetler Birliği’ndeki sendikal yapının devamı niteliğinde bir federasyon var orada: FNPR. 20 milyon üyesi var. Ancak, onlar da hükümetle yakın ilişkileri olan bir teşkilat. Ama ülkede sosyal güvenlik, sağlık ve emeklilik sisteminin hâlâ “görece” iyi durumda olmasını sağlayan şey de bu büyük sendikal teşkilatın varlığı. Onun dışında, Rusya’da 3 milyon üyesi olan hükümet karşıtı, alternatif başka bir muhalif sendikal yapı da var; KTR, Rusya Emek Konfederasyonu.

Afrika ise bambaşka bir dünya. Kuzey Afrika, Arap dünyasının bir parçası. Arap ayaklanmalarında diktatörlükleri deviren, sarı sendikaları alaşağı eden sendikal hareketlerden bahsetmeli ve iyi anlamalıyız. Sahra Altı’nda başka bir ortam var. Afrika’da sendikacılık denince aklıma ilk olarak Avrupa, Hollanda-Belçika merkezli Hıristiyan demokrat sendikal hareketin oradaki sömürge ülkeleriyle, bu ilişki üzerinden kurulan sendikalar geliyor. Dünyanın başka ülkelerinde olmadığı kadar güçlü Hıristiyan demokrat sendikalar burada. Esas ilgi çeken bölge, ülke, Güney Afrika Cumhuriyeti. Güney Afrika Sendikalar Konfederasyonu (COSATU) dünya çapında en dikkat çeken sendikalardan biri. Apartheid döneminde komünist partiyle beraber Afrika Ulusal Konseyi’nin (ANC) bir parçası. Hem ırkçılığa karşı mücadelenin hem de sınıf mücadelesinin parçası. Örgütsel kapasitesi çok yüksek. Apartheid’in yıkılması, ANC’nin iktidara gelmesiyle beraber ülkenin yaşadığı değişiklikle eski sendika liderleri, eski kurtuluş hareketi liderleri birden patron, yönetici, bürokrat haline geliyorlar. Ezilen ırk, ezilen sınıf bir aradayken birden siyahlar içinde bir sınıf ayrımı başlıyor. Tarihsel anlamda Mandela’nın sendikası diyebiliriz, ama bugün bazı örneklerde sarı sendikaları aratmıyorlar. Siyasi gelişmelerden sonra sendikaların pozisyonu ne olacak? Bir ulusal bağımsızlık sürecinde burjuvazi ve işçi sınıfı yan yana mücadele ediyor, ama bağımsızlık sonrası ilişki nasıl olacak? Güney Afrika Cumhuriyeti örneğinde çok ilginç. Bizim coğrafyamız açısından da önemli dersler var.

Ağrı (1 Mayıs 2013. Fotoğraf: Mazlum Kılıç)

Uluslararası sendikaların yapılarına, yapısal işleyişine gelirsek, bu sendikaların yöneticileri nasıl insanlar, işçi kökenli mi?

Süreç içinde Meslek SekretaryasıUluslararası İş Kolu Federasyonu gibi farklı isimler alıyor bu yapılar. Bugünkü ismi Küresel Sendika Federasyonu (KSF). KSFdenince bir iş kolundaki sendikaların uluslararası işçi örgütünü anlıyoruz. Mesela Küresel Sanayi İşçileri Sendikası (IndustriALL) metal, tekstil, lastik, petro-kimya, maden, enerji gibi iş kollarındaki işçilerin örgütü. Öğretmenlerin kendi örgütü var, Eğitim Enternasyonali (EI), Eğitim-Sen buraya üye. Gıda tarım turizm işçilerinin kendi federasyonu var, müzisyenlerin, sanatçıların kendi federasyonu var. Bunların yapısı birbirinden farklılaşıyor. Farklı yapıları, tüzükleri var. Farklı ülkelerde, farklı gelenek ve örnekler var. Uluslararası bazı gelenekler Türkiye’ye pek uymuyor. Bizde bir işçi çalıştığı iş kolunda sendikaya üye olabiliyor. Sendika yasaları yasakçı ve sınırlandırıcı olduğu için sadece çalıştığınız iş kolunda tanımlanmış bir sendikaya üye olabiliyorsunuz. 12 Eylül darbecilerinin hazırladığı sendika yasalarına hapsolmuş durumdayız. Ama çoğu ülkede iş kolu sınırlandırması yok, sendikalar farklı iş kollarında faaliyet yürütebiliyor. Mesela ABD’de adı Otomobil İşçileri Sendikası (UAW) olan sendika aynı zamanda akademisyenlerle de sözleşme yapabiliyor. Öte yandan bir iş yerinde, bir sendika organında olumlu veya olumsuz ne oluyorsa aynısı küresel düzeyde de yaşanabilir, yaşanıyor. Sendika var, sendika var! Bir sendika kendi temsilcisini seçimle seçer, işyerindeki çalışma arkadaşlarının güveniyle seçilen temsilci, onların koşullarını düzeltmek için kararlı bir şekilde risk alarak patrona müdüre “dur” diyebilir, “hayır” diyebilir. Bunu yaparken bir yandan memleketin genel gidişatıyla ilgili konularla ilgilenebilir; emeklilik sistemiyle ilgilenebilir, savaş karşıtı bir eyleme katılabilir, işyerindeki arkadaşlarını ifade özgürlüğüyle ilgili bir eyleme götürür. Bu bir sendikacılık anlayışı. Bunun yanında seçilmemiş, atanmış, patron ve müdürle iyi geçinmeye çalışan, kendisine avantaj sağlamaya çalışan bir sendikacı da olabilir işyerinde. Siyasete bulaşmayabilir, emeklilik yaşının yükseltilmesine sessiz kalabilir… Farklı sendikal anlayışlar var yani. Bunun küresel düzeyde de yansımaları var. Bazen fabrikada hiç çalışmamış, tezgâh başına hiç geçmemiş insanlar sendika temsilcisi olarak karşımıza çıkabiliyor. İdeal olan tabii ki, işyerinden seçilmiş, patrondan, müdürden, hükümetlerden bağımsız sendikacılardır. Ama uluslararası hareketi düşündüğümüzde farklı örneklerle karşılaşabiliyoruz.

Başarılı konfederasyonlarda, genel sekreterlerin ve yöneticilerin işçilikten, fabrikalardan, işyeri temsilciliğinden adım adım yükselerek geldiğini görüyoruz. İşin esası tabii ki, işçilerin işçiler tarafından temsil edilmesi.

Bu söylediklerinizden devam edersek, ITUC ve ETUC’ta durum ne?

Küçük bir işyerinde bile seçim, atama, TİS maddeleri filan derken bir bürokrasi oluşuyor. Uluslararası düzeyde çok daha büyük bir bürokrasiden bahsediyoruz. ITUC Genel Sekreteri Sharan Burrow uluslararası sendika bürokrasisinin en üstündeki insan. Sendika bürokrasisin en tepesinde bir kadın bulunuyor. Geçmişine baktığımızda, daha önce kendi ülkesi Avustralya’daki konfederasyonun başkanı. Tarih öğretmeni; öğretmenlikten sendika başkanlığına, oradan konfederasyona derken, şimdi hiyerarşinin en tepesinde. Başarılı konfederasyonlara baktığımızda, genel sekreterlerin ve yöneticilerin işçilikten, fabrikalardan, işyeri temsilciliğinden adım adım yükselerek geldiğini görüyoruz.

Gördüğüm kadarıyla başarılı örnekler hep böyle işçi kökenli. Ama tabii işin içine çok fazla teknik konu da giriyor. İşyerinde ücret pazarlığı yapan bir temsilcinin orta düzeyde ekonomi bilmesi gerekiyor, ama ülke çapında tartışıyorsanız o ekonomi bilginizin biraz daha iyi olması gerekiyor ve IMF’nin karşısına oturuyorsanız ileri düzeyde bilmeniz gerekiyor. Teknik detaylara hâkim olmanız lazım. İşçi sınıfının bu konuda kendi kadrolarını yetiştirmesi gerekiyor. Sendikalarda ekonomi, araştırma, hukuk uzmanları var. İşin esası tabii ki, işçilerin işçiler tarafından temsil edilmesi.

Tahrir Meydanı (22 Kasım 2011)

Bağımsız sendikalar oluşuyor, Türkiye’de de örnekleri var. Bunlarla nasıl ilişki kuruyor uluslararası sendikalar? Ya da kuruyorlar mı?

ITUC’un Türkiye’deki muhatapları Türkiye’deki üye konfederasyonlar, onlarla doğrudan irtibat kuruyorlar. Aslında burada Mısır örneğini konuşabiliriz… Mısır’da, 2011 öncesinde, devlet kontrolünde büyük bir sendikal yapı vardı: ETUF. Bir devlet aygıtından bahsediyoruz. 2000’li yıllarda buna alternatif olarak çok sayıda bağımsız sendika kuruldu. Tekstil, gıda, inşaat, kamu hizmetleri alanlarında bağımsız sendika komiteleri oluşturuldu. Çok sayıda grev yapıldı. Bu grevler Arap Baharı’nın ilk nüveleriydi. Tahrir Meydanı’nda büyük eylemler olduğunda pek çok gazeteci, araştırmacı şaşırmıştı bu kitselliğe, ama bu ayaklanmanın arkasında bağımsız sendikaların yıllarca geliştirdiği bir grev süreci vardı. Birden bire Tahrir’e çıkılmadı. ITUC o dönemde Mısır’daki bağımsız sendikalarla doğrudan irtibat kurdu. Bu bağımsız sendikalar zamanla kendi platformlarını, konfederasyonlarını kurdular.

Pandemide nakliyat sektörünü çok konuşuyoruz. Onlarla ilgili araştırmalar var. ETUC’un Yemek Sepeti benzeri şirketlerdeki eylemlerle ilgili araştırması şunu gösteriyor: Çok fazla grev, çok fazla iş bırakma eylemi var. Bu iş bırakma eylemleri sendikasız işçi grupları veya bağımsız sendikalar tarafından düzenleniyor. Bağımsız sendika ya da sendikasız işçi grubu bir eylem yapıyor, şirketin dikkatini çekiyor, şirkette bir düzenleme oluşturuyorlar. Sonrasında bu bağımsız sendikalar ya da işçi grupları o ülkedeki konfederasyona dahil oluyorlar. Konfederasyonlar bu yeni işçi kesimlerini, farklı eylem çeşitlerini ilk başta göremiyorlar belki. Sadece bağımsız sendikalar diye de düşünmemek lâzım. Sendikasız işçiler de eylem yapıyor, bazı kazanımlar elde ediyorlar, sonra sendika kuruyorlar ya da mevcut sendikalara dahil oluyorlar. Çok yaygın olmasa da bağımsız bir sendika da Küresel Sendika Federasyonu’na üye olabilir. İlginç bir örnek, Türkiye’den Deniz Çalışanları Dayanışma Derneği (DAD-DER). Türkiye’de tüzel kişiliği sendika olmasa da yaptıkları faaliyetler uluslararası anlamda sendikacılık ve Uluslararası Taşımacılık Federasyonu (ITF) üyesi.

Mısır’da 2000’li yıllarda çok sayıda bağımsız sendika kuruldu, sendika komiteleri oluşturuldu. Çok sayıda grev yapıldı. Bu grevler Arap Baharı’nın ilk nüveleriydi. Ayaklanmanın arkasında bağımsız sendikaların yıllarca geliştirdiği grev süreci vardı. Birden bire Tahrir’e çıkılmadı.

Mısır’daki sarı sendikacılığın bağımsız sendikaları doğurduğunu söylediniz. Türkiye’de de Hak-İş, Türk-İş hükümet yanlısı sarı sendikalar. Bunlar ITUC ve ETUC’un kurucu üyeleri aynı zamanda. Bunu nasıl değerlendirmek lâzım?

Bir sendikal birlikten bahsediyoruz sonuçta. Siyasi partilerin değil, sendikaların platformu. Farklı siyasi anlayışlardan, farklı ülkelerden, farklı örnekler var. Pek çok ülkede sendikalar sosyal demokrat partilerle, komünist partilerle iç içe. Hükümetle devletle geliştirilen ilişkiler farklılaşıyor. Dünya ölçeğinde konuşursak çok farklı örnekler çıkıyor karşımıza. Bir ILO konferansında, Küba sendikalarından bir temsilciyle şakalaşmıştık. “Yoldaş, çalışma bakanının konuşmasıyla çok benzer bir konuşma yaptın, yakıştı mı” dediğimde, “Hayır, bakan bana benzer konuşma yaptı” cevabını almıştım. Küba’da hükümet ile sendika ilişkisi bambaşka, Avrupa’da bambaşka. Pek çok gelişmiş sanayi ülkesinde sosyal demokrat sendikaların da devletten bağımsız kalamadığını görüyoruz. Uluslararası sendikalarla Türkiye’deki sendikaların ilişkisi tatlı-sert ilerliyor. Zaman zaman Türkiye’den bir sendika ITUC’u eleştiriyor, bazen ITUC onları uyarıyor. Türk-İş’in ICFTU üyelik başvurusu çok ilginç bir konu. Ama 12 Eylül döneminde darbeye verdiği destektenötürü üyelikten çıkartılması da dikkat çekici.

ITUC gibi yapılara gelen “sendikal emperyalizm” eleştirilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Uluslararası sendikal hareket, başlangıç itibarıyla, Batı Avrupa ve ABD’de oluşuyor. Sanayileşmeyle beraber ortaya çıktığı için sendikalaşma da sanayinin yoğun olduğu ülkelerde belirginleşiyor. Uzun süre, 1960-70’lere kadar, Batı Avrupa ve Kuzey Amerika yoğunluklu oluyor. İşyerlerindeki farklı sendikal tarzlar küresel düzeye de yansıyor. İşyerinde sarı sendikacılık olduğu gibi, küresel düzeyde de sarı sendikacılık var. Bazen bir işyerinde sendika, işçilerin hakkını arama aracı değil, işçileri zapt etme aracı olabiliyor. İşçi haklarıyla ilgisi olmayan, işçilere başka siyasi mesajlar vermeye çalışan sendikalarla karşılaşabiliyoruz. Bu küresel düzeyde de böyle oluyor. Özellikle Latin Amerika örneğine değinebiliriz. ABD istihbarat teşkilatı Güney Amerika’da sendikalar üzerinden ülkeyi şekillendirme, darbe organize etmeye kadar vardırıyor işi. Sendikalar üzerinden bir ABD kontrolü kuruluyor. Birtakım sömürgeci ülkelerdeki sendikalar üzerinden sömürge ülkelerinde siyasi faaliyetler yapılabiliyor. Bu tür örnekler bol. Yine Batı Avrupa ve Kuzey Amerika ağırlığının etkisini sendikalar düzeyinde, kişiler düzeyinde görebiliyoruz, bu bir gerçek, ama uluslararası sendikal hareket bir yandan bunu aşmaya çalışıyor. Avrupalı olmayan yöneticiler, genel sekreterler var. Mesela Küresel Sanayi İşçileri Sendikası’nın genel sekreteri Valter Sanchez Brezilyalı, genel sekreter yardımcısı Türkiyeli, Kemal Özkan. En genç küresel sendika federasyonu Ev İşçileri Federasyonu yöneticilerinin çok büyük bölümü küresel güneyden geliyor, göçmen, mülteci olarak çalışan insanlardan oluşuyor. İşçi sınıfı değiştikçe, işçi sınıfının yapısı değiştikçe Avrupalıların, beyazların, batılıların sendikalardaki hâkimiyeti de değişiyor. Mesela inşaat sektöründeki küresel sendika federasyonunun başkanı Ambet Yuson Filipinli. Çeşitli ülkelerdeki üyelerine baktığımızda Filipinli göçmen işçilerin inşaat sendikalarında yükseldiğini görüyoruz. İşçi sınıfı güney ülkelerinde yoğunlaştıkça, buralardaki sendikal mücadele arttıkça, sendikaların merkezindeki yönetimler de bundan etkileniyor.

Kötü çalışma koşullarına karşı Üçüncü Havalimanı işçileri eylemde (2018)

ITUC’un 2020 Küresel Haklar Endeksi’ne göre, Türkiye işçiler için en kötü 10 ülke arasında. Bu tablo buradaki sendikacılığa dair ne söylüyor?

Evet, en kötü 10 ülkeden biri Türkiye. Bu 10 ülke zaman zaman değişse de Türkiye hep ilk 10’da. Biraz da tersten düşünelim. Peki, en iyi ülkeler hangileri? Sendikal hakların, işçi haklarının belirgin şekilde diğer ülkelerden iyi olduğu dört ülke var: Uruguay, Danimarka, İsveç, Norveç. Bunları Yeni Zelanda ve İzlanda takip ediyor. Bugünlerde hep pandemiyi konuşuyoruz, saydıklarım pandemiye karşı mücadelede de en başarılı ülkeler. Sendikaları güçlü, sosyal güvenlik sistemleri güçlü. Bu ülkelerin önemli bir bölümünde başbakanlar ve sendika liderleri kadın. Bu ülkelerdeki sendikalarla bağlantımız var. Onlar da bizim başarılı olduğumuzu düşünüyorlar. Türkiye’de sendika üyelik sayıları çok düşük. Ama bu kadar baskı altında bayrağı dik tutmak, sendikanın kapısını açabilmek bile başarı kabul ediliyor. Türkiye’de her şeyi göze alarak 1 Mayıs’a çıkan, gaza, TOMA’ya, tutuklamalara rağmen eylem yapan, işten atılmayı, bedel ödemeyi göze alan işçiler var. Her türlü baskıya rağmen işçiler hâlâ sendikalara üye oluyor, dinamik bir sendikal hayatımız var. İktidar hayatı hedef alıyor, ama hayat da direniş oluyor.

Bir ILO konferansında, Küba’dan bir temsilciyle şakalaşmıştık. “Yoldaş, çalışma bakanının konuşmasıyla çok benzer bir konuşma yaptın, yakıştı mı” dediğimde, “Hayır, bakan bana benzer konuşma yaptı” cevabını almıştım. Küba’da hükümet ile sendika ilişkisi bambaşka, Avrupa’da başka. Pek çok gelişmiş sanayi ülkesinde sosyal demokrat sendikaların devletten bağımsız kalamadığını görüyoruz.

Bu “her şeye rağmen” durumunun nasıl bir önemi ve değeri var?

Geleneksel olarak Türkiye sanayileşmenin Avrupa’ya göre geç başladığı, işçi sınıfı oluşumunun geç olduğu bir coğrafya. Sendikalar üzerinde başlangıcından itibaren baskı ve kontrol var. Ama her şeye rağmen demokrasi ve toplumsal hareket kültürü var. Hiç beklemediğiniz bir yerden bir toplumsal hareket çıkabiliyor. Sendikacılıkta Metal Fırtına örneği, Gezi örneği, son dönemde Boğaziçi eylemleri; hiç beklenmedik bir yerde köylüler HES’lere karşı eylem başlatabiliyorlar. Kadın ve LGBTİ+ hareketi çok büyük kitlesel eylemler düzenleyebiliyor… Yasaklar durduramıyor. Türkiye’nin böylesi canlı bir toplumsal hareket kültürü var, deneyimlerimiz var. İşçiler açısından olsun, gençler, kadınlar açısından olsun, bir dinamizm var. Sendikalaşma rakamları düşük olabilir, ama ümit kesilmiyor. Sadece rakamlarla ilgili bir şey de değil. Çok küçük bir işçi grubunun yaptığı bir etkinlik milyonlarca kişiyi ekonomik ya da manevi anlamda etkileyebiliyor, umut verebiliyor. Bir öğretmenin yaptığı bireysel bir eylem milyonlarca kişiyi etkileyen bir eyleme dönüşebiliyor. Bir fabrikadaki küçük bir grev Türkiye’nin gündemine oturabiliyor. TEKEL işçilerinin eylemlerini düşündüğümüzde, özelleştirmeye karşı verilen mücadele birden bütün Türkiye’nin gündemine oturdu. Türkiye’de böylesi canlı, dinamik bir toplumsal hareket hali var.

Rusya (1 Mayıs 2013)

Uluslararası sendikal hareketle bağlantısı açısından bizim biraz farklı ülkelerdeki örnekleri takip etmemiz, öğrenmemiz gerekiyor. “Bu ecnebilerin yaptığı bir iş, uzak bir ülkede oluyor” demememiz, farklı örnekleri takip etmemiz lâzım. Ortadoğu’dan, bize tarihsel olarak daha yakın ülkelerden başlayarak, Lübnan’da, Tunus’ta, Mısır’da nasıl bir ekonomik durum var, patronların taktikleri neler, sendikalar nasıl savunma hattı, ne tür yöntemler geliştiriyorlar, onlara bakıp dersler çıkarmalıyız. Bir ayağımız Ortadoğu’da, ama bir yandan da AB’yle ticaret yapan bir ülkeyiz. Çok sayıda Avrupa ülkesinin Türkiye’de faaliyetleri var, oradaki sendika pratiklerini, iş kanunlarını ve toplu sözleşmeleri örnek almamız gerekiyor. Pandemi döneminde bu daha yakıcı hale geldi.

Toplumsal hareketlerden bahsettiniz, uluslararası sendikal hareket, işçi hareketi buralara nasıl dokunuyor?

Sendikalar bazen uluslararası düzeyde bu yeni toplumsal hareketlerin bir parçası olabiliyor. Bazı ülkelerde ise ilgisizlik ve hatta karşıtlık ortaya çıkabiliyor. Sendikalar, mesela Hollanda’da, LGBTİ+ hareketiyle yan yana, ama Polonya’da Onur Yürüyüşü’ne saldırıyor. Bazı ülkelerde sendikalar iklim grevlerine katılıyor, bazılarıysa “ekmeğimizle oynanıyor” diye karşı çıkıyor. Geleneksel olarak sendikalar, ulusal kurtuluş hareketlerini destekleyen örgütler. Filistin kurtuluş mücadelesi sendikaların ortak değerlerinden. Ama mesela uluslararası hareket Batı Sahra’nın özgürlük talebine destek verirken, Fas ve Cezayir’deki sendikaların tutumu bambaşka. Diğer taraftan, İspanya İç Savaşı’nda dünyanın her tarafından sendikalı işçiler Franco’ya karşı savaşmak üzere cumhuriyetçilere, anarşistlere katılıyor. Bu da saygıyla, gururla hatırlayacağımız bir örnek.

Hasan Oğuz

Kitabı Hasan Oğuz’a ithaf etmişsiniz. Hasan Oğuz’un örnek mücadelesiyle bitirelim…

Hasan’ı kitap hazırlanırken kaybettik. 13 Nisan 2020’de koronadan vefat etti, kayıtlara “bulaşıcı hastalık” diye yazıldı. Adını, anısını yaşatmaya çalışıyoruz. Ölümünden önce kitabı hazırlarken aklımda hep onun gibi işçiler vardı. Hasan Dev-Yapı İş üyesi ve uluslararası işçi mücadelesinin bir parçasıydı. Bazen “uluslararası sendikal hareketin işyerindeki sıradan bir işçiye ne katkısı var?”diye soruluyor. O katkıyı gören ve uluslararası araçları kullanan bir işçi Hasan. Daha önce inşaat işçisi olarak çalıştığı işyeri, şehir hastanesi inşaatı, uluslararası finans kurumlarından kredi alan bir işyeriydi. Hasan oradaki işinden sendikal faaliyetlerinden ötürü atıldı. Kapının önünde eylem yaptı. Sendikal nedenle işten atılma meselesini Dünya Bankası’nın gündemine soktu. İstanbul Havalimanı grevlerinin bir parçasıydı. Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu’nun ve İnşaat İşçileri Enternasyonali’nin (BWI) havalimanı ile ilgili faaliyetlerine öncülük etti, uluslararası heyetleri havalimanı şantiyesine soktu, barakalarda kalan işçilerle buluşturdu. Son olarak da Galataport’ta çalışıyordu. Galataport da çokuluslu sermayenin bir faaliyeti. Hasan orada pandemiye uygun sağlık koşulları sağlanmadığı için bir grev örgütledi. Dünyanın en büyük liman inşaatlarından birinde işçi sağlığı, iş güvenliği talebiyle grev örgütledi. İşçi arkadaşlarıyla bir birlik kurdu, sendikal eylemler düzenledi. Bunun uluslararası sendikal yapılarla bağlantısını oluşturdu. Yani tabandan gelen uluslararası sendikal hareketin bütününe yayılan bir deneyimi oldu. Onun anısını, mücadelesini yaşatmaya çalışıyoruz. Bu konuda kendisini tanıyan tanımayan insanların girişimleri var. Dünya onun gibi iyi insanların yüzü suyu hürmetine dönüyor…

Terence Faircloth’un Chicago’daki Elektrik İşçileri Sendikası’nın genel merkez binasının cephesine yaptığı resimden

Kaynak: Birartıbir (https://birartibir.org/emek/1142-carklar-kuresel-mucadele-enternasyonal)

İlginizi çekebilir