Özellikle AKP iktidarıyla birlikte, üniversiteler sermaye için düşünen ve araştıran merkezlere dönüşmüş durumda. İTÜ’nün Türkiye’de şeker politikalarına yön veren ve fruktoz üretimleriyle bilinen Cargill’le işbirliği yapıyor olması dikkat çekici

Türkiye’de önce sanat okullarıyla başlayan, ardından endüstri meslek liseleri ve meslek yüksekokulları ile devam eden sanayiye eleman yetiştirme süreci üniversitelere kadar uzanırken, tekno parkların üniversite bünyelerinde kurulmasıyla birlikte süreç farklı boyutlara ulaştı. Tekno parklarda görev alan öğretim üyeleri ve öğretim görevlileri bilimsel çalışmalardan uzak, sadece sermayeye ucuz iş üreten merkezlere dönüştürülürken, öğrenciler de bu sürecin parçası haline getirildi. Dünya tekellerinin de Türkiye’de eli ayağı haline dönüşen üniversiteler şirketlerin birer uzvu durumunda. Dünya tarım tekellerinden biri olan Cargill şirketi ile İTÜ’nün işbirliği yapıyor olması ise dikkat çekici.

Biyoteknoloji ortaklığı

Cargill Gıda Türkiye, Orta Doğu ve Afrika Yönetim Kurulu Başkanı ve CEO’su Murat Tarakçıoğlu geçtiğimiz günlerde DHA’ya verdiği röportajda, “İTÜ ile işbirliğimizde iki hedef için çalışıyoruz, 1000 Çiftçi 1000 Bereket programı kapsamında tarlada sürdürülebilirlik yönetimi ve biyoendüstriyel ürünler” dedi. Tarakçıoğlu, İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) ile işbirliğinin ‘sürdürülebilirlik’ odağında, gıda güvenliğinden iklim değişikliğine, çevreden bitkisel kökenli ürünlere kadar dünya gündeminin ilk sıralarında yer alan pek çok önemli başlıkta bilimsel ve teknolojik bakış açısının yaygınlaştırılmasına katkı sağlayacak daha fazla projenin hayata geçirileceğini ifade etti. Bu vurgular biyoteknolojik ürün olarak gösterilen GDO’nun kullanımının genişletilmesi çalışması olarak öne çıkıyor.

ABD eski Başkanı Bush’un ricası ile dönemin Başbakanı Erdoğan’ın desteği ile İznik Gölü kıyısını tüm mahkeme kararlarına karşın yerleşmiş olan Cargill’e yüzlerce protesto eylei yapıldı.

Açlığa neden olan açlığı çözer mi?

Birleşmiş Milletler Dünya Gıda ve Tarım Örgütü’nün geçen yıl yayınladığı gıda raporuna atıf yapan Tarakçıoğlu, “Bu raporda ortaya konulduğu üzere 2050 yılında dünya nüfusunun 10 milyarı bulması bekleniyor. Bu da 10 milyar insanın beslenmesi demek. Bugün bile 2 milyardan fazla insan güvenilir, besleyici ve yeterli gıdaya düzenli olarak ulaşamıyor. Kaynak sıkıntısı, çevre sorunları, içinde olduğumuz iklim krizi, bu kadar insanı beslemeyi zorlaştıracak. Bunlarla mücadele ederken yeni sorunlarla da karşılaşıyoruz. Günümüzde yaşanan ve gelecekte bizi bekleyen sorunların işbirliğiyle çözülebileceğine inanıyoruz. Üniversite-sanayi iş birliği de bu noktada çok büyük önem taşıyor” dedi. Bu sözler dünyada açlığa neden olanların açlığı çözme iddiasıyla insanlığı GDO’ya mahkum edip çok daha büyük bir açlığı yaratacak süreçler geliştiriliyor.

Köylü GDO’ya mı alıştırııyor?

İnovatif bir gıda ve biyoendüstri şirketi olarak faaliyet gösterdiklerini söyleyen Tarakçıoğlu, “Sürdürülebilirlik vizyonumuzun Türkiye’deki güçlü yansımalarından biri olan işbirliğimizin de hem yerel hem küresel değer zincirinde daha yüksek katma değer yaratacağına inanıyoruz” diye belirtti. Tarakçıoğlu, “İTÜNOVA Teknoloji Transfer Ofisi projemizde değerli hocamız İTÜ Öğretim Üyesi Prof. Dr. Filiz Karaosmanoğlu ile iki hedef için çalışıyoruz, 1000 Çiftçi 1000 Bereket programı kapsamında tarlada sürdürülebilirlik yönetimi ve biyoendüstriyel ürünler” dedi. Tarakçıoğlu, somut çıktılar olarak, “1000 Çiftçi 1000 Bereket programıyla tarlada.. ürün Yaşam Döngüsü Değerlendirmesi için çalışarak ayçiçek, kanola, mısır karbon ayak izlerini belirledik. Yanı sıra iklim krizi yeşil çözümlere olan ilgiyi artırıyor” ifadelerini kullanırken, GDO’lu tohumlar için yalan bir iddiayı yineledi.

Üniversiteler şiretlerin arka bahçesi haline gelmesine karşı çıkan öğrenciler yıllardır sömürüye karşı mücadele veriyor.

Cargill ve GDO

18. yüzyılın sonunda nüfus kuramını ortaya atan Thomas Robert Malthus’a göre, nüfus yiyecek maddeleri üretiminden daha hızla arttığı ve eğer bu hızlı artış düşürülmezse, dünya bir süre sonra üzerinde yaşayanları besleyemez olacaktı derken, Karl Marx ise, iyi örgütlenmiş bir toplumda nüfus fazlalığının sorun olmayacağını, işsizlik ve yoksulluğun temel nedeninin kapitalizmin işleyiş biçimi olduğunu belirtiyordu. Cargill yöneticisi Tarakçıoğlu’nun, “Kaynak sıkıntısı, çevre sorunları, içinde olduğumuz iklim krizi, bu kadar insanı beslemeyi zorlaştıracak” sözleri kapitalizmin yaratıcısı olduğu bu durumu şirketlerin çıkarları olarak kullandığı dikkat çekerken, GDO’lu tohumun dünyada açlığı bitireceği iddialarını buradan tekrarladığı görüldü.

‘Yeşil devrim’

1947’de Nelson Rockefeller’in kurduğu Uluslararası Temel Ekonomi Ortaklığı (IBEC) ile dünya tarım tekellerinden Cargill, ‘melez mısır tohum’ çeşitlerini üretmeye başladı. GDO’lu tohumlar için “Yeşil Devrim” adı verildi ve Meksika’dan başlayarak, tüm Latin Amerika’ya, ardından da Hindistan ve Asya’ya kadar yayıldı. ‘Yeşil Devrim’in en önemli sonuçlarıysa; zirai zararlılara karşı bağışıklık için kullanılan yeni tür pestisitlerin insan sağlığına olumsuz etkileri, melez türlerin toprağın yapısını bozması ve üretilen ürünlerin azalması oldu. Ürünü azalan çiftçiler, üreme kapasitesi düşük olan melez tohumları her yıl yeniden satın almak zorunda kalırken, ‘Yeşil Devrim’e büyük sulama projeleri eşlik etti.

300 bin çiftçi intihar etti

Cargill gibi dünya tarım tekellerinden olan Alman Bayer ve Monsanto dünyanın önde gelen pamuk üreticilerinden biri olan Hindistan’a tohum satıyordu. Bayer şirketinin sözcüsü Richard Breum, ‘Bt-pamuk’ olarak adlandırılan GDO’lu üretimin büyük bir başarı olduğunu ileri sürüyordu. Daha pahalı olan Bt pamuk tohumlarını küçük üreticiler satın alabilmek için ekstradan kredi almak zorunda kaldı. Geleneksel atalık tohumdan üretilen ürünlerden tohumluk ayrılması mümkünken, GDO’lu hibrit tohumlar ancak bir kez kullanılabiliyor ve çiftçiler her yıl yeniden tohum için borçlanmak zorunda kalıyorlardı. Hindistan’da 1995 ile 2013 yılları arasında Monsanto’nun tohumlarına mahkum edilen ve borçlar yüzünden arazilerini kaybeden 300 bini aşkın çiftçi intihar etti. İntihar etmek amacıyla trajik bir yolu kullandılar ve aynı firmanın yani Monsanto’nun ürettiği böcek ilaçlarını içtiler.

Cargill’in parmağı

Türkiye’ye ithal gelen mısırın büyük çoğunluğunun GDO’lu mısırdan oluştuğu belirtiliyor. Mısır nişastasını şekere (fruktoz) dönüştürmek için, İTÜ ile işbirliği yaptıkları ‘biyoteknoloji’ işine örnek olan GDO’lu enzimler kullanılıyor. Cargill, Türkiye’de ürettiği fruktoz şeker için konulan kotaları yıllar boyu içinde yer aldığı ‘Şeker Krurulu’ kararlarıyla yükseltmeyi başarmıştır. Şeker fabrikalarının özelleşmesinin temel amaçlarından birisinin ABD’li şirketlerin talepleri olduğu biliniyor. Özelleştirilen şeker fabrikalarının birçoğunun üretim yapmıyor olması ise bu süreçte ABD’li şirket Cargill’in parmağını gösterirken, dönem dönem marketlerde şeker kıtlığı yaşanıyor. Diğer yandan şekerlerin üzerinde ‘şeker pancarı’ ile üretilmiş ibaresi olmayan şekerlerde ‘GDO’ludur’ ibaresi yer almazken, hiçbir uyarı yapılmadan GDO’lu fruktoz şeker marketlerde satılıyor.

‘Önce soya-mısır, sonra hepsi’

Amerika’daki Maharishi Yönetim Üniversitesi Öğretim Üyesi ve GDO uzmanı Prof. Dr. John Fagan, GDO’lu ürünlerin solunum bozukluğu, ciltte kızarıklıklar, nezle, göz nezlesi, baş ağrısı gibi alerjik tepkilere neden olduğunu, ancak çok uluslu şirketlerin tarım ilacı satmak için Türkiye, Asya, Afrika’da GDO’lu ürünleri yaygınlaştırmaya çaba harcadığını belirtmesi dikkat çekmişti. Fagan’ın, “GDO ticari amaçla yapılan, etkili olmayan, hatta bu çağda yapılmaması gereken bir teknoloji. Türkiye’de hepsine dahil etmeyi istiyorlar, önce soya ve mısır, sonra hepsi” sözleri, GDO’lu tohumların patenlenmesinin önünün açılmış olmasıyla birlikte gelinen noktayı gösteriyor. Türkiye’de hayvan yemi adı altında GDO’lu soya ve mısıra ithalat izni verilmiş olması ise Fagan’ı doğruluyor.

Kaynak: Yeni Yaşam

  • Hakkımızda
  • Künye

 

Başka Bir Denizli… Başka Bir Ülke… Başka Bir Dünya… MÜMKÜN…