Camdan kafesler ve sendikalar – Hasan Ulaş Ceyhan 

Maden ocaklarında sağlıksız koşullarda gün ışığına muhtaç çalışanlar… 50 katlı bir gökdelende sisten aşağıyı dahi göremeyen ve gün ışığına muhtaç çalışanlar…

Aslında dönemimizin çalışma ilişkileri incelenip geçtiğimiz yüzyıl ile mukayese edildiğinde bu kurduğumuz cümledeki bağımlı değişkenler her şeyi tüm saflığı ile gün yüzüne sermekte. İnsanların çalışma biçimlerindeki değişim ve bunun getirdiği olumlu yönlerin karşısındaki duygusal ve psikolojik olumsuzluklar yeni emek sömürüsü sisteminin nasıl şekillendiğini ortaya koymakta. Biçimsel olarak yenilenmiş gibi gözükse de aslında içerik ve işleyiş mantığının ne koşulda olursa olsun devamlılığını koruduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Bu noktada irdelenmesi gereken; özellikle üniversite öğrencilerine bir hayal dünyası gibi anlatılan, insanların kahve içerek sohbet edip sosyalleştiği, güler yüzlerin olduğu bir plaza hayatı. Evet, plazalar (modern sömürü kafesleri), insanların mutluluk naraları attığı şu camdan kafesler.

Camdan kafesler ve sendikalar

Çalışma koşullarındaki değişim ve çalışma ilişkileri hakkında iki kelam etmeden önce bu koşul dönüşümünde 20. Yüzyıl (Türkiye’deki maden sektörü dikkate alındığında 21. Yüzyılı da dâhil etmemiz gerektiğini belirtmekte fayda var) maden ocakları ve günümüz plaza hayatını karşılaştırıp işçiler (beyaz yakalılar da ücretli çalışanlardır ve işveren vekili olmadıkları müddetçe 4857 sayılı iş kanununa göre de, benim düşünceme göre de işçi sayılırlar) açısından benzer olumsuzlukları gün yüzüne sermek gerektiğini düşünmekteyim. “Yaka rengi farklı, emek sömürüsü aynı” desek yanlış olmayacaktır. Burada birçok çalışma biçimi farklılıkları ve olumsuzluklarından söz edebileceğimiz gibi benim başlangıç temelli söylemek istediğim örneğim “güneş ışığı” çelişkisidir. Maden ocaklarında sağlıksız koşullarda gün ışığına muhtaç çalışanlar… 50 katlı bir gökdelende sisten aşağıyı dahi göremeyen ve gün ışığına muhtaç çalışanlar… Bu söylediklerimden sonra “kirli iş” ve özellikle metalde olduğu gibi bir işçi aristokrasisinin olduğu yönde yorum yapanlar olacaktır fakat bunun Türkiye’de ne kadar geçerliliği var bunu da herkesin kendi vicdanına bırakıyorum.

Çalışmanın evrimi ve sendikalar

Hizmet sektörünün istihdam ve girişim oranı anlamında yükselmeye başladığı yıllardan bugüne ofis çalışanlarının örgütlenmesi konusu Türkiye sendikacılık tartışmalarının yakın tarihinde süregelmiş; fakat konu tartışmanın ötesine geçememiştir. Yakın zamanda çalışan bir arkadaşımı ziyaret için gittiğim bir sendikada yaşadığım olay aslında tüm bu problemi özetler nitelikte. Bir sendika çalışanı ile tanıştık, sohbet ediyorduk ve bana arşivden eski grev albümlerini gösterirken “İşte bu insanları yürütürsün fakat o beyaz yakalıları değil” tarzında bir cümle kurdu.

Sanıyorum söylemeye çalıştığı şey çalışma koşullarından öte, yaşam standartları anlamında insanların direnişe geçme potansiyellerinin farklılaşmasıydı. Tüm sendika çalışanlarının böyle bir tutumda olduğunu kesinlikle belirtmiyorum. Sendikacılığın geleceği ve dijitalleşme ile birlikte bir dönüşüm içerisinde olan çalışma ilişkilerinin yarınının tartışıldığı bir dönemde sendikaların örgütlenme şekillerinde yenilik aramaları ve çabalamaları gerekirken böyle bir olay ile karşılaşmam da insanın düşüncelerinin değişmesine sebep olmuyor değil.

Bunun dışında bağımlı çalışmanın azaldığı bir süreçte sendikalara ne kadar ihtiyaç duyulabilir o da farklı bir tartışma konusu. Dünya Ekonomik Forumu kapsamında yapılan bir araştırma da bunu destekler nitelikte. Araştırmaya göre, 2027 yılında Amerika’daki toplam işgücünün yarısından fazlasını serbest (freelance) çalışanlar oluşturacak. İstihdamın hizmet sektöründe yüzde 50’lerin üzerine çıkması da uzun soluklu düşünüldüğünde ve piyasa ihtiyaçlarına bakıldığında Türkiye açısından da ilerleyen dönemlerde aynı durumun söz konusu olabileceğini göstermekte.

Kasım 2018’e ilişkin istihdam verilerine göre istihdam edilenlerin yüzde 17,7’si tarım, yüzde 20’si sanayi, yüzde 6,5’i inşaat, yüzde 55,8’i ise hizmet sektöründe yer alıyor. Önceki yılın aynı dönemi ile karşılaştırıldığında tarım sektörünün istihdam edilenler içindeki payı 0,9 puan, inşaat sektörünün payı 1,1 puan azalırken, sanayi sektörünün payı 0,8 puan, hizmet sektörünün payı 1,2 puan arttı (TÜİK, Şubat 2019). Sektörlere göre istihdamın dağılımı bile bazı genel geçer yönelimlerin değişmesi gerektiğini göstermekte.

Sendikalar ya beyaz yakalılara bir şekilde dokunacak ya da düzenli olarak (kitlesel anlamda) küçülmeye devam edecek. Sendikaların geleceğine yönelik yapılan bazı güzelleme ve olumlu eleştirilerde; ekonomik krizler ve geçim sıkıntılarının ağırlığının yükselmesi ile birlikte sendikaların ortak mücadele merkezleri haline geleceği düşüncesi hâkim. Burada da şu soruyu sormak gerekiyor: İşsizliğin adım adım yükseldiği ve yaşam standardının gitgide düştüğü bu ülkede neden sendikalar kurumsal niteliklerinin dışında bir ortak mücadele merkezi haline gelemiyor?

Sendikalar mı gençleşir? Gençler mi sendikalaşır?

Bu daha özel bir soru… Türkiye’de sendikalı işçilerin oransal olarak en düşük olduğu yaş grubu yüzde 3,5 ile 15-25 yaş grubudur. Bu durum sendikaların gençlere ulaşamadığı şeklinde değerlendirilebilecek bir örgütlenme oranı ortaya seriyor. Gençlere ulaşmak ve sendikal mücadeleyi gençlerle büyütmek gibi bir kaygı olup olmadığını da bilmemekteyiz aslında. Üniversite mezunu sayısının (niceliksel olarak) ciddi bir şekilde yükseldiği günümüzde mezunların büyük çoğunluğunun hizmet sektörüne giriyor olması ve genç (15-24 yaş) işsizlik oranının yüzde 23,6’ya yükselmesi gençlerin örgütlenmekten öte yaşam mücadelesinde yok olduğunun göstergesidir desek yanlış olmayacaktır. Kim bilir belki bu “mücadele örgütlerine dönüşecek” veya “yok olup gidecek” olan sendikalar da örgütleme tarzında ve alanında yenilikler yaparak gençlerin gönlünü kazanır…

Kaynak: Sendika.org

İlginizi çekebilir