İnsanlığın, acılarına ve ihtişamına dair kesintisiz tanıklığı hiçbir zaman durdurulamaz; nefes alıp verme edimi durdurulamaz.

Bugün neden yaratıcı yazardan çok gazetecilerimiz, Cézanne’lar yerine ressam-izcilerimiz olduğu, Savaş ve Barış veya Parma Manastırı’nın yerini neden acıklı hikâyelerle hafiye romanlarının aldığı ortada. Tabii bu duruma bakıp hümanistçe hayıflanmalara kapılmak, Ecinniler’deki Stepan Trofimoviç gibi sürekli serzeniş halinde dolaşmak mümkün. Tıpkı onun gibi, vatanperver melankoli nöbetlerine de tutulabiliriz. Ama melankoli gerçekleri değiştirmiyor. Bence en iyisi, içinde yaşadığımız çağı olduğu gibi görmek ve artık el üstünde tutulan ustalar, yakasına çiçek takıp gezen sanatçılar, oturduğu yerden ahkâm kesen dehalar döneminin geçtiğini sükûnetle kabul etmek. Bugün yaratmak, tehlike içinde yaratmak demek. Herhangi bir şey yayınlamak başlı başına bir eylemde bulunmaya denk düşüyor, ve bu eylem, hiçbir şeyi affetmeyen bir çağın çılgınlıkları karşısında kendini savunmasızca ortaya atmak anlamına geliyor. Sanat ve sanatın ifade ettikleri olmadan nefes alamayacak herkes için tek bir mesele var artık: Sayısız ideoloji ve onlara bekçilik eden polis güçleri arasında (ne çok kilise, ne büyük yalnızlık!), yaratmak denen o tuhaf özgürlüğün nasıl mümkün olacağını bulmak.

Toplumumuzda güzide örneklerine bol bol rastlanan sanat nefreti bugün bu kadar etkiliyse, bizzat sanatçılar tarafından canlı tutulduğu içindir. Bizden önceki sanatçıların kapıldığı kuşkular kendi yetenekleriyle ilgiliydi. Günümüz sanatçıları ise sanatlarının gerekliliğinden, dolayısıyla kendi varlıklarından kuşku duyuyor. Sanatın bizzat sanatçılar tarafından sorgulanıyor olmasının pek çok gerekçesi var […]; bunlar arasında en iyi açıklama, günümüz sanatçısının, tarihin acılarıyla ilgilenmediği takdirde yalan söyleyeceğini veya içi boş sözcüklerle iştigal edeceğini hissetmesi.

Gerçekten de, zamanımızın en belirgin özelliği, kitlelerin ve içinde bulundukları sefaletin olanca şiddetiyle duyarlılıklarımıza kazınıyor olması. Eskiden onları aklımızdan çıkarabiliyorduk, şimdiyse varlıklarını inkâr edemiyoruz. Fakat bu acıların eskisine göre daha fazla farkında olmamız, aristokrasimizin, ister sanatçılar olsun ister başka kesimler, daha iyiye gitmesinden değil – hayır, endişeye mahal yok. Bugün onlar yokmuş gibi davranamıyorsak, kitleler güçlendiği ve unutulmaya göz yummadığı için.

Sanatçı çoğu zaman kendinden ve sahip olduğu ayrıcalıklardan utanıyor – tabii herhangi bir ayrıcalığa sahipse. Her şeyden evvel, kendi önüne koyduğu şu soruya cevap vermesi gerek: sanat aldatıcı bir lüks müdür?

Buna verilecek ilk cevap şu: Evet, sanatın aldatıcı bir lüks olduğu durumlar olabilir. Biliyoruz ki gemilerin kıç güvertesinde, küreklere asılmış mahkûmlar helak olurken yıldızlardan dem vuran şarkılar söylemek her zaman mümkündür; arenadaki aslan, önüne atılmış köleyi paramparça ederken, amfitiyatro sıralarındaki seyircilerin hasbıhalini yazıya dökmek mümkündür. Geçmişte büyük başarılar kazanmış bu sanata karşı herhangi bir itirazda bulunmak da çok zor. Ama işler değişti, kürek mahkûmlarının ve aslanların önüne atılanların sayısı tüm dünyada inanılmayacak kadar arttı. Bunca acının karşısında sanat bir lüks olmakta ısrar ederse, aynı zamanda bir yalan olacaktır. […]

Aşağı yukarı bir yüzyıldır toplumumuz artık para toplumu bile olmaktan çıktı, soyut para sembollerinin toplumuna dönüştü. Tüccar toplumu, şeylerin kaybolup yerlerini göstergelerin aldığı bir toplum olarak tarif edilebilir. Bir hâkim sınıf servetini arazilerinin boyutuyla veya altınlarının ağırlığıyla değil, bir dizi mübadele işlemine tekabül eden rakamlarla ölçüyorsa, yaşamının ve dünyasının merkezine de bir yalanı koyuyor demektir. Göstergeler üzerine kurulu bir toplum, özü itibarıyla, insanın maddi hakikatine yapay bir şey muamelesi edilen yapay bir toplumdur.

Böyle bir toplumun, kendine din niyetine biçimsel ilkelerden oluşan bir ahlak yasasını seçmesinde, ve hapishaneleri kadar finans tapınaklarının tepesine de “özgürlük” ve “eşitlik” kelimelerini nakşetmesinde şaşılacak bir taraf yok. […] çünkü yüz yıldır tüccar toplumu özgürlük kelimesini kendine mal edip tektaraflı kullandı; özgürlüğü bir görev değil bir hak gibi gördü ve eline geçen her fırsatta, çırılçıplak bir mezalimi haklılaştırmak için ideal bir özgürlükten dem vurmaktan çekinmedi. Bu şartlar altında, böyle bir toplumun sanattan, özgürleşme yolu olmak yerine hayatın içinde hiçbir etkisi olmayan bir uğraş ve salt eğlence olmasını beklemesine neden şaşıralım? […]

Bu koşullarda, insanların, ya da sanatçıların gidişata dur deyip gerçeklere dönmek istemesi de şaşırtıcı değil. Böyle yapmakla, sanatçının yalnız olma hakkını da reddetmiş oldular ve ona, kendi hayallerini değil herkesçe yaşanan ve katlanılan gerçekliği işlemesini salık verdiler. [Fakat] burjuva toplumunu ve onun biçimsel sanatını reddeden, sadece ve sadece gerçeklik hakkında konuşmakta ısrar eden sanatçılar, çok zor bir ikilemle karşı karşıya kaldılar: Gerçekçi olmak zorundaydılar, ama bu mümkün değildi. Sanatlarını gerçekliğe tabi kılmak istiyorlardı, gelgelelim gerçeklik, onu her eserdeki özgünlüğe tabi kılacak bir seçimi devreye sokmaksızın betimlenemiyordu. Rus Devrimi’nin ilk yıllarındaki o enfes ve trajik yaratımlar sanatçıların yaşadığı bu sancının açık bir örneğidir. Rusya’nın Aleksandr Blok’ta, Pasternak’ta, Mayakovski ve Yesenin’de, Eyzenşteyn’de ve sertleştirilmiş çeliğin ilk romancılarında bize sunduğu, formlarla ve konularla deneyler yapılan muhteşem bir laboratuvardı; bereketli bir yerinde duramazlık, kabına sığmaz bir keşif tutkusuydu. Ama deneyleri bir sonuca bağlamak, yüzde yüz gerçekçilik imkânsızken gerçekçi olmanın nasıl mümkün olduğunu anlatmak gerekiyordu. Diktatörlük, her konuda olduğu gibi bunda da meseleye son noktayı koydu: Ona göre gerçekçilik, ancak ve ancak kasıtlı biçimde sosyalist olmak kaydıyla, önce zorunlu, sonra olanaklıydı. […]

Nicedir birbiriyle zıtlaşan iki estetik yaklaşım, bir yanda gerçek hayata gözünü kapatan, öte yanda gerçek hayata dayanmayan her şeyi reddeden yaklaşım, sonunda gerçeklikten uzak tek bir yalanda ve sanatın ortadan kaldırılmasında anlaşmaya vardı. Sağın akademizmi, solun akademizminin başka sebeplerle kullandığı bir sefaletin varlığını bile tanımıyor. Ama iki durumda da, sanatın yadsınmasıyla birlikte, sefalet olsa olsa daha da artıyor.

İşin aslı, karar verilmesi gereken şey, sanat gerçeklikten kaçsın mı yoksa ona uysun mu sorusu değil: Bir eser, bulutlara yükselip uçmaktan da, ağır çizmeleri yüzünden yerde sürünmekten de sakınmak için yanına ne kadar ağırlık, ne dozda gerçeklik almalıdır, buna karar vermek gerek. Her sanatçı bu sorunu kendi meşrebi ve yetenekleri doğrultusunda çözer. Bir sanatçının gerçekliğe isyanı ne kadar büyükse, o isyanı dengeleyecek gerçekliğin ağırlığı da o kadar yüksek olabilir. Ama bu ağırlık hiçbir zaman sanatçının yalnızlık gereksinimini boğmamalıdır. En azametli eserler, Yunan tragedyacılarında, Melville, Tolstoy veya Moliere’de olduğu gibi, gerçeklik ile, insanın o gerçekliği reddi arasında denge kuran eserlerdir; bu ikisi, bizzat hayatın en mutlu ve en yürek burkan iki ucu gibi, durmadan birbirinin üzerine taşarak üste çıkmaya çalışır. […]

Gerçek anlamda angaje sanatçı, savaşa katılmaktan imtina etmeyen, ama düzenli ordulara girmeyi reddedip bağımsız savaşan sanatçıdır. O zaman güzellikten çıkaracağı ders, eğer bunu hakkıyla yapabilirse, bencillik değil sağlam bir kardeşlik olacaktır. Belki de sanatın büyüklüğü, güzellik ile ıstırap, insan sevgisi ile yaratmanın deliliği, tahammül edilmez yalnızlık ile bezdirici kalabalık, red ile rıza arasındaki biteviye gerilimde yatıyor. Sanat iki dar boğaz arasında ilerliyor: bir yanda havailik, öte yanda propaganda. Büyük sanatçının yürüdüğü bayır üzerinde attığı her adım bir risk, tehlikeli bir macera. Ama sanatın özgürlüğü de orada, yalnızca o tehlikede saklı.

İnsanlığın, acılarına ve ihtişamına dair kesintisiz tanıklığı hiçbir zaman durdurulamaz; nefes alıp verme edimi durdurulamaz. Günümüz zorbaları, sanatçının, kendi köşesinde içinden gelen sese kulak verdiği zamanlarda bile bir toplum düşmanı olduğunu gösterdiklerinde bunda haklıdırlar. Ama böylelikle zorbalar, sanatçı aracılığıyla, hiçbir şeyin ezmeyi başaramadığı bir insan imgesine saygılarını sunmuş olurlar.

 

Albert Camus’nün 1957 yılında Uppsala Üniversitesi’nde yaptığı “Create Dangerously” başlıklı konuşmadan seçilmiş pasajlar; Resistance, Rebellion, and Death içinde, çev. Justin O’Brien (New York: Alfred A. Knopf, 1961) s. 249-272.

Kaynak: E-SKOP      (Çeviri: Elçin Gen)

  • Hakkımızda
  • Künye

 

Başka Bir Denizli… Başka Bir Ülke… Başka Bir Dünya… MÜMKÜN…