Bülent Şık: Bu kadar abartılmış bir suçlama beklemiyordum!

Gıda Mühendisi Bülent Şık, Sağlık Bakanlığı tarafından yürütülen, işin tamamının Sağlık Bakanlığı tarafından finanse edildiği bir araştırma sonucunu kamuoyuyla paylaştığı için kendisine “yasaklanan gizli bilgileri açıklama”, “yasaklanan gizli bilgileri temin etme” ve “göreve ilişkin sırrı açıklama” suçlamalarıyla dava açıldığını anlatıyor ve araştırmanın yapıldığı bölgelerde toplam bir milyon üç yüz bin çocuğun yaşadığını hatırlatıyor.

2009 yılında öğretim üyesi olarak Akdeniz Üniversitesi’ndeki görevine başlayan Bülent Şık yine aynı üniversitede Gıda Güvenliği ve Tarımsal Araştırmalar Merkezi’nin kurulumu ve faaliyete geçmesi çalışmalarını yürüttü. Gastronomi ve Mutfak Sanatları Bölümü’nde öğretim üyeliği yaparken 22 Kasım 2016’da çıkarılan 677 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile kamu görevinden çıkarıldı.

Şık, 2011-2016 yılları arasında ise Sağlık Bakanlığı bünyesinde yürütülen, “Kocaeli, Antalya, Tekirdağ, Edirne, Kırklareli illerinde Çevresel Faktörlerin ve Sağlık Üzerine Etkilerinin Değerlendirilmesi Projesi”nde çalışmıştı. Projenin amacı Ergene Havzası’nda yer alan Edirne, Kırklareli ve Tekirdağ ile Kocaeli ilinde sık görülen kanser hastalıklarına çevrede bulunan kanserojen kimyasal maddelerin neden olup olmadığını anlamaktı. Ancak araştırmanın sonuçları üzerinden zaman geçmesine rağmen kamuoyuyla paylaşılmadı. Bunun üzerine Şık, ilki 15 Nisan 2018’de olmak üzere ilgili araştırma bulgularını, kamuoyuyla paylaşmak üzere Cumhuriyet gazetesinde yazı dizisi olarak yayınladı.

Bu yayının hemen ardından Şık hakkında Sağlık Bakanlığı’nca yürütülen ve Türkiye’de kanser vakalarının sık görüldüğü bölgelerde bulunan kanser yapıcı kimyasalları tespit etmeyi amaçlayan projeye ilişkin bulguları ‘kamuoyuyla paylaştığı’ gerekçesiyle dava açıldı. Şık’a açılan davanın ilk duruşması bugün Çağlayan 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülecek.

Şık’la duruşma öncesinde Sağlık Bakanlığı bilgisi dâhilinde yürülen mevzubahis araştırma sonuçlarını, buna rağmen raporun engellenme sürecini, seçilen pilot bölgelerde yetiştirilen sebze ve meyvelerde rastlanan ve içme suyunda olduğu söylenen kimyasal maddelerin insan üzerindeki etkilerini Duvar’dan Filiz Gazi konuştu.

Raporu hazırlayan ekipten bu konuyu kamuoyuyla paylaşma gereği duyan sadece siz misiniz? Hâlâ üniversitede ya da uzmanlık alanında işine devam eden var mı? Örneğin, hafta sonu size açılan davaya ilişkin İstanbul Tabip Odası’nda düzenlenen panele katılan var mıydı?

Bu soruya yanıt vermek, araştırmada görev yapan diğer akademisyenlerle ilgili konulara girmek istemiyorum. Meselenin odağında kişiler değil Sağlık Bakanlığı var. Araştırmadan elde edilen bilgiler bakanlıkta, araştırma sonuçlarını açıklaması gereken kurum bakanlık ve bu sonuçları ilgili kamu kurumları ile paylaşması ve onları uyarması gereken de bakanlık. Nihayetinde önlem almakla sorumlu kurum da bakanlık. Kişiler üzerinden konuşmak konunun odağını kaydıracaktır.

Tefrikayı yazmadan önce dava açılacağına dair olumsuz bir olasılık aklınıza gelmiş miydi? Devletin kardeşiniz Ahmet Şık’la imtihanı da düşünülürse…

Bir reaksiyon bekliyordum ama bu kadar fazla, abartılmış bir suçlama yapılmasını beklemiyordum.

‘ADALET KURUMLARININ İŞLEYİŞİNE DAİR MAKUL GEREKÇELER BULMAK ZOR’

Size “Yasaklanan gizli bilgileri açıklama (TCK 258)”, “yasaklanan gizli bilgileri temin etme (TCK 334)” ve “göreve ilişkin sırrı açıklama (TCK 336)” suçlamalarıyla dava açıldı. İddianameniz Terör ve Örgütlü Suçlar Soruşturma Bürosu tarafından hazırlandı. Bunları nasıl yorumluyorsunuz?

İddianame önce Basın Suçları Savcılığı tarafından yazılmış ve bağlı olduğu mahkemeye gönderilmiş. Mahkeme iddianameyi geri göndermiş. Sonra aynı iddianame Terör ve Örgütlü Suçlar Soruşturma Bürosu’nca düzenlenip başka bir mahkemeye gönderilmiş ve orada da dava açılmasına karar verilmiş. Neden öyle olduğunu bilmiyoruz. Hukuk ve adalet kurumları öylesine aşındı ki herhangi bir konuda makul gerekçeler bulabilmek zor.

“Devlet sırrını açıklama”, “göreve ilişkin sırrı açıklama” bunlar birçok davada duyduğumuz suçlamalar. Bilhassa gazetecilerin davalarında. Dilovası’nda yaptığı kanser araştırma raporunun sonuçlarını açıkladığı için Onur Hamzaoğlu’na da dava açılmıştı. Benzer iki örnek.

Onur Hoca, Kocaeli Dilovası bölgesinde bebeklerin doğduktan sonra yaptığı ilk kakasında ağır metal kalıntıları olduğunu tespit etmişti. Bu tespit bebeklerin anne karnında iken toksik kimyasallara maruz kaldıklarını gösterir. Bu sonucu açıkladığı için dava edilmişti. Bana açılan dava biraz farklı özellik arz ediyor. Onur hoca kendi yaptığı araştırma bulgularını açıklamıştı.

‘SAĞLIK BAKANLIĞI ARAŞTIRMA YAPILMAMIŞ, HİÇBİR ŞEY OLMAMIŞ GİBİ DAVRANDI’

Size açılan davanın farklılığı ne?

Bana açılan davada Sağlık Bakanlığı tarafından yürütülen, işin tamamının Sağlık Bakanlığı tarafından finanse edildiği ve kolektif yürütülen bir iş var. Yani ben araştırmada belli hizmetleri vermekten sorumlu bir kişi olarak yer alıyorum. Bu hizmetler de gıdalar ve sularla ilgili laboratuvar çalışmalarını yürütmek, gıdalar ile ilgili araştırma sonuç raporunu yazmak olarak belirlenmişti. Bu hizmeti nasıl vereceğim de Sağlık Bakanlığı ile imzaladığımız bir protokol ile belirlenmişti. Ama bu protokol Sağlık Bakanlığı’na da etik bazı yükümlülükler getiriyor. Ergene Havzası, Kocaeli gibi çevre kirliliğinin yaygın olduğu, insanların sağlığının bu kirlilikten olumsuz etkilendiği bölgelerde bu kirliliğin boyutlarını anlamak, halk sağlığına zarar veren etkenleri belirlemek amacıyla bir çalışma yapmak çok güzel bir şey. Ben böyle bir araştırmanın içinde yer almaktan mutluluk duymuştum. Bu çalışmanın sonuçları milyonlarca insanı ilgilendiriyordu. Ama böyle kapsamlı bir iş yapıldıktan sonra mevzu kapandı. Ortada ne bir açıklama, ne bir yayın ve ne de bir önlem alınması durumu var. Bir araştırma yapılamamış, hiçbir şey olmamış gibi davrandı Sağlık Bakanlığı. Ama ben öyle davranamam. Bakanlığın büründüğü sessizlik, gizlilik benim akademik sorumluluklarımı ortadan kaldırmaz. Bildiğim şeylerin bir kısmını yazarak, toplumu böyle bir çalışmadan haberdar ettiğim halde hala kendimi rahat hissetmiyorum.

“Demokratik bir ülkede yaşıyor olsak Sağlık Bakanlığı’nın yürüttüğü bu proje ile tespit edilen sorunları nasıl çözeceğimizi konuşuyor olurduk.”

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Niçin? Araştırmanın üzerinden zaman geçtiği için mi?

Evet. Araştırmanın yapılmasının üzerinden 3-4 yıl geçti ve o bölgelerde yaşayan insanlar yedikleri gıdalar, içtikleri sular ve soludukları hava ile hala o kirliliğe maruz kalıyor. Durum bu olduğu halde bakanlık çıkıp da ben şu önlemleri aldım, sorunu çözmek için şunu yaptım diyemiyor. Aslında bakanlığın yaptığı tek şey bana dava açmak oldu.

‘ARAŞTIRMANIN YAPILDIĞI BÖLGELERDE TOPLAM BİR MİLYON ÜÇ YÜZ BİN ÇOCUK YAŞIYOR’

Araştırmanın tüm aşamaları Sağlık Bakanlığı’nın bilgisi dâhilinde yapılıyor. Fakat raporun sonucu engelleniyor. Niçin? Raporun engellenme sürecini anlattınız. Doğru işleyen bir süreç olsaydı nasıl olması gerekirdi?

“Niçin?” Aslında bu soruyu Sağlık Bakanlığı yetkililerine sormak gerek. Projede yer alan çeşitli araştırmalar 2015 yılı sonu itibariyle bitti. Daha sonra sonuç raporunun yazılması, kamuoyuna açıklanması ve alınacak önlemlerin tartışılması gerekirdi. Araştırma projesinin içeriğini, araştırmadan elde edilen bilgilerin bir kısmını kamuoyuna açıklayarak ben üzerime düşen akademik sorumluluğu yerine getirdim. Perşembe günü görülecek duruşmada da yürütülen araştırmanın ne kadar kapsamlı olduğunu anlatmaya çalışacağım. Birbiri ile ilintili 16 farklı araştırma çalışmasından oluşuyor. Dolayısıyla bilgilerin büyük bir kısmı hala bakanlıkta ve umarım gün gelir bu çalışmadan elde edilen bilgileri çalışmanın yapıldığı illerdeki kirlenme sorununu nasıl çözeceğiz sorusuna arayacağımız yanıt için de kullanma şansımız olur. Ama unutulmamalı ki o bölgelerde yaşayan insanlar kirliliğe hala maruz kalıyor ve bu konuda harekete geçilmemiş olmasını gerçekten kabul edemiyorum. Araştırmanın yapıldığı bölgelerde toplam bir milyon üç yüz bin çocuk yaşıyor ve kimyasal kirlilikten en çok onlar olumsuz etkileniyor. Çocuklarımızı da koruyamayacaksak nasıl hâlâ bir toplum olabiliriz?

‘SORUMLULUĞU BİREYLERE YÜKLEYEN ŞİRKETLERİ GÖRÜNMEZ KILAN BİR SİSTEMİN İÇİNDEYİZ’

Devletler çevreyi ve tüm canlıları etkileyecek hak ihlallerinde şirketlerden yana bir hukuku mu öne çıkartıyor? Dünyada da böyle mi?

Dünya genelindeki hukuki mevzuat genel olarak şirketlerin çıkarlarını korur. İmalat süreçlerinin gizliliği, patent, ticari sır vb gibi hukuki kavramlara yaslanan mevzuat şirket faaliyetlerinin ne olduğunu bilmemizi engeller. Yani üretim prosedürü nedir, çalışanların sağlığı ne kadar olumsuz etkileniyor, üretim faaliyeti sonucu hangi toksik atıklar açığa çıkıyor ve bu toksik atıklara ne oluyor gibi pek çok sorunun yanıtı belirsiz bırakılır. Geçtiğimiz yüz yıl içinde sadece insan hayatını değil gezegenimizdeki canlı yaşamın tamamını yok oluş noktasına getiren bir sistem var, bu sistemin yol açtığı onca sorun var ve hala bu sorunlara yol açanları koruyan bir hukuki mevzuat var. Bu bir garabettir. Çevre kirliliği sadece insan hayatını değil bir bölgede yaşayan tüm canlıları olumsuz etkiler. Bu iyi bilinmesine rağmen hâlâ kirlilik yaratan yatırımlarda ısrar edilmesi, kirliliğin yol açtığı sağlık sorunları ile insanların baş başa bırakılması, mevcut hukuki mevzuata göre kamusal olarak önlem alınmasının zorunlu olduğu durumlarda bile kamu kurumlarının ortada olmaması herhalde bambaşka bir döneme girdiğimizin işareti olarak yorumlanabilir. Sorumluluğu bireylere yükleyen şirketleri görünmez kılan bir sistemin içindeyiz. Sistem dediğimde belirsiz oluyor neyi kastettiğim. Sistem ile piyasada iş gören şirketleri, kamu kurumlarını, akademik kurumları, medyayı kastediyorum. Kamuoyu üzerinde etkili bütün bu yapılar genel olarak şirket çıkarlarını koruma esasına göre davranıyorlar. Bu her zaman böyle değildi elbette. Türkiye’ye kıyasla Avrupa’ya baktığımızda orada işler daha iyi gibi görünüyor ama geçtiğimiz otuz yıl içinde Avrupa ülkeleri kirlilik yaratan pek çok sektörü çevre mevzuatlarının zayıf olduğu ülkelere kaydırdılar. Her yıl milyonlarca ton toksik atık Avrupa ülkelerinden Afrika ülkelerine gönderiliyor. Bunları da değerlendirmelerimize katarak meselelere bakmalıyız.

“Sistem ile piyasada iş gören şirketleri, kamu kurumlarını, akademik kurumları, medyayı kastediyorum” dediniz. “Ana akım, yaygın ya da havuz medyası” olarak tanımlanan mecralardan bu konu için sizi arayan oldu mu?

Olmadı.

Rapora dönersek… Araştırma beş ayrı ilde yürütülmüş. Kocaeli, Antalya, Tekirdağ, Edirne, Kırklareli. Niçin bu pilot bölgeler?

Araştırmada Ergene Nehri Havzası’nda yer alan Edirne, Kırklareli, Tekirdağ illeri ile Kocaeli ili ülkemizde kanser vakalarının sık görüldüğü iller olarak niteleniyor. Bu iller aynı zamanda ülkemizde sanayi faaliyetlerinin en yoğun olduğu ve kimyasal kirlilik sorununun da sürekli gündemde olduğu iller. Araştırmanın amacı çevresel ortamlardaki kanserojen madde kirliliğinin ne düzeyde olduğunu ve o bölgelerde yaşayan insanların soludukları hava, içtikleri su, yedikleri gıdalarla bünyelerine kansere neden olan kimyasal maddeleri alıp almadıklarını belirlemekti. Antalya ilinde sanayi faaliyetleri yok. Bir turizm ve tarım kentidir Antalya. Dolayısıyla Ergene Havzası’ndaki illerle Kocaeli bölgesinde sanayi faaliyetlerinden ve zehirli atıklardan kaynaklanan kanserojen madde kirliliğini sanayinin olmadığı bir bölge ile kıyaslamak amacıyla Antalya seçildi. Böylece mevcut kirliliğin ne düzeyde olduğunu kıyaslayabilmek de mümkün olacaktı.

Antalya, Edirne, Kırklareli, Tekirdağ ve Kocaeli ilinde çeşitli yerleşim bölgelerinden alınan sularda mevzuatta belirlenen sınır değerlerin üstünde arsenik, alüminyum ve kurşun tespit edilmiş. Cumhuriyet’te yazı dizisi halinde yazdığınız yazılardan birinde, araştırma sonucu edilen bilgilere göre 52 yerleşim bölgesinin suları içilemez nitelikte olduğunu söylüyorsunuz. Bu zehirli kimyasal maddeler suya nasıl karışmış?

Araştırmadan elde edilen bilgiler Antalya iline kıyasla Kocaeli ve Ergene Havzası’nda yer alan illerde özellikle sularda çok yaygın kimyasal kirlilik olduğuna işaret ediyor. Antalya’ya kıyasla elbette. Arsenik, kurşun, alüminyum gibi kirleticilerin sularda bu kadar yaygın çıkması bölgede ciddi bir atık sorunu olduğunu, bu atıklardan açığa çıkan kimyasal maddelerin sulara karıştığını gösteriyor.

‘ÇEŞİTLİ HASTALIKLARA YAKALANAN İNSANLAR SORUMLU OLAN KURUMLARA DAVA AÇABİLİRLER’

Kimyasal kirliliğe yol açan fabrikaları, sanayi tesislerini fail olarak bulmak mümkün mü?

Mümkün. Çalışma hangi kimyasal maddenin nerede yoğun olduğunu gösteriyor ve buradan yola çıkarak ve bu konuda yapılan diğer araştırmalardan gelen bilgileri de yan yana koyarak mevcut kirliliğe kimlerin yol açtığını söylemek olanaklı. Yani bu bölgelerdeki yaygın kimyasal kirliliğin failleri kimdir sorusunun yanıtına Sağlık Bakanlığı’nın yaptığı araştırmalardan elde edilen bilgilerle net bir cevap vermek kanımca mümkündür. Plansız, hak ve çevre sağlığını önemsemeden yürütülen endüstri faaliyetleri ve bu faaliyetlere göz yuman kamu kurumları mevcut kirliliğin sorumlularıdır.

Bunu bilmek ne işimize yarar?

Araştırmadan elde edilmiş somut veriler var. Ve bu verilere dayanarak kirlilik nedeniyle çeşitli hastalıklara yakalanan insanlar bu konuda sorumlu olan kurumlara dava açabilirler.

Yine araştırma sonucuna göre taze fasulye, biber, marul, maydanoz sebzeleriyle çilek, erik, elma meyvelerinde pestisit kalıntıları bulunmuş. Pestisit ne demek?

Pestisitler tarımsal üretimde kullanılan zehirli kimyasal maddelerdir. Pestisit, zararlıları öldüren anlamına gelir. Genel bir isimlendirmedir. Yani tarımda kullanılan ot öldürücüler (herbisit), böcek öldürücüler (insektisit) sınıfına giren tarım zehirlerini de kapsayacak şekilde hepsine birden pestisit denir. Dünya genelinde pestisit olarak kullanılan bine yakın kimyasal madde var. Ancak kullanılan pestisitler hasat edilen gıda ürünlerine kalıntı bırakabiliyor. Gıdalardaki pestisit kalıntıları ise insan sağlığını olumsuz yönde etkiler. Tarımda kullanılan pestisitlerin sadece gıdalarda kalıntı bırakmaz çevreye da yayılarak çeşitli canlıları olumsuz etkiler. Örneğin son yıllarda arıların ölümüne yol açan pestisitlerle ilgili dünya genelinde çok yoğun bir tartışma var. İşin aslına bakılırsa tarımda kullanılan pestisitlerin %90’dan fazlası doğaya karışır, bulaşır ve kirliliğe neden olur. Örneğin sulara bulaşan ve kirliliğe yol açan pestisitler var. Glifosat, folpet, atrazin, DDT vs. gibi.

Bu derece zararlıysa tarımsal üretimde niçin kullanılıyor?

Tarımsal ürünleri çeşitli zararlılardan korumak amacıyla kullanıldığı söyleniyor ama bu doğru değil. Pestisit kullanımı zorunlu değil, pestisit kullanımını azaltan ya da ortadan kaldıran ekolojik tarım yöntemleri var. Pestisitlerin kullanılmasının ciddi zararlara yol açtığını gösteren çok sayıda yayın var.

Pestisit insanı uzun ve kısa vadede insanı nasıl etkiliyor?

Maruz kalınan pestisitlerin dozuna ve maruz kalma süresine bağlı olarak akut veya kronik çeşitli sağlık sorunları ortaya çıkarır. Bu sorunlara yol açmamak için gıdalarda bulunan pestisit kalıntılarının belirli eşik değerleri aşmaması gerektiği kabul edilir.

Yani bu ne demek?

Yani, bir gıda ürününde bulunan pestisit kalıntısının mevzuatta izin verilen eşik değerler aşılmadığı sürece sağlığa zararlı olmayacağı kabul edilir. Ancak son yıllarda elde edilen bilgiler bu inancın sorgulanması gerektiğine işaret ediyor. Tarımsal üretimde kullanılan kimyasal yapıları farklı yüzlerce çeşit pestisit var. Hangi pestisitin hangi gıda ürününde kullanılacağı yasal kurallara bağlı. Bir gıda ürününün üretiminde farklı özelliklere sahip birden fazla sayıda pestisit kullanılıyor. Böyle bir durumda gıda ürününde birden fazla sayıda pestisitin kalıntı bırakacağı çok açık. Zaten Sağlık Bakanlığı tarafından yürütülen çalışmada da analiz edilen gıda ürünlerinin yüzde 11’inde birden fazla sayıda pestisitin kalıntısı bulundu. Şu anki bilimsel bilgi düzeyimizle tek bir pestisitin yol açacağı sağlık sorunlarını kısmen de olsa belirleyebiliyoruz. Ancak gıda ürünlerinde bulunan pestisit kalıntılarının sayısı birden fazla olduğunda bunun ne gibi sağlık sorunlarına yol açacağını ise çok az biliyoruz. Gün içerisinde çok çeşitli gıda maddeleri yediğimiz ve her bir gıda ürününden de çeşitli sayıda pestisit gelebileceği dikkate alınırsa, konunun önemi daha çok anlaşılacaktır.

Duruşma öncesi dile getirmek istediğiniz bir şey var mı?

Demokratik bir ülkede yaşıyor olsak Sağlık Bakanlığı’nın yürüttüğü bu proje ile tespit edilen sorunları nasıl çözeceğimizi konuşuyor olurduk. Umarım o günleri de görürüz.

Kaynak: DUVAR-Filiz Gazi

İlginizi çekebilir