Bruce Springsteen: Çağımızın Aristoteles’i – Ron Beadle

Son zamanlarda gösterime giren ‘Blinded the Light’ filmindeki Pakistanlı genç Javed, Bruce Springsteen’in müziği sayesinde kararlılık ve cesareti keşfediyor. Gazeteci Sarfraz Manzoor’un 1980’lere ilişkin hatıralarına dayanarak, Londra’nın kuzeyindeki Luton’lu işçi sınıfından bir çocuğun hayalleri ve hayal kırıklıklarını ve New Jersey’deki Freehold’da yaşayan bir başka işçi sınıfından çocuğun deneyimlerini paylaşıyor. Javed, yazdıklarını ve duygularını paylaşarak ilham veriyor.

Umut ve erdemi korumanın zorluğu, tıpkı 1975’te olduğu gibi, 2019’da da –11’nci kez İngiltere’de bir numaraya yükselen bir albüm yayınlamanın tadını çıkarırken- Time ve Newsweek’in kapaklarına taşınan Springsteen’in çalışmalarının bir özelliği olarak kaldı.

Springsteen hakkında pek çok şey yazılmıştır ama bildiğim kadarıyla, hiç kimse Antik Yunan filozofu Aristoteles (M.Ö. 384-322) ile bir bağlantı önermemiştir. Fakat aralarında bağlantılar mevcut; erdemi merkeze alarak, dostluk ve ortaklaşmanın yaşama doğru bir yön vermesi…

FİLOZOF

Ortaçağ’dan Aydınlanma dönemine kadar, Aristoteles genellikle yalnızca bir “filozof” olarak bilinirdi. Onun fikirleri İslam ve Hristiyanlık felsefelerinin gelişiminde merkezi öneme sahipti ve çalışmalarına gösterilen ilgi son yıllarda tekrar canlandı.

Aristoteles’in çalışmaları olan Politika ve Etik, bu dirilişin merkezinde bulunuyor. İki temel özelliği, bu eserleri Aydınlanmacı haleflerinden ayrıştırıyor. İlki, doğru düşüncenin bizi yalnızca istediğimiz şeylere değil, iyiliğe doğru götürmesi gerektiği. Bireyin tercihlerini yerine getirmekte özgür olduğunu varsayan neoliberal iktisatla arasındaki tezat gayet açık. Aristoteles açısından, arzuların bizim nezdimizde bir meşruluk iddiası taşıyabilmesi için somut olgulara yönlendirilmesi gerekir.

İkincisi, etik ve siyasetin bir araya gelmesidir; insanlar, iyi bir hayatın topluma hem yarar sağladığı hem de katkıda bulunduğu “politik hayvanlar”dır. Toplumda bir takım imtiyazların yalnızca bazı bireylere verildiği iddiasına sahip neoliberal politikalarla aradaki zıtlık daha keskin olmazdı.

Aristoteles ve Springsteen arasındaki bağlantılar, en iyi çağdaş ahlak filozofu Alasdair MacIntyre’ın bakış açısından kanıtlanabilir. Herkesten daha fazla MacIntyre, iyi bir hayatın Aristoteles’in merkeze koyduğu erdemlerini gerektirdiği düşüncesini canlandırdı: Bilgelik, öz denetim, adalet ve cesaret ve bunların yanı sıra Hıristiyanlığın dini erdemleri olarak, umut ve hayır.

Ne var ki, iş yaşamının büyük kısmında –Springsteen’in babasının çalıştığı halı fabrikası, motor fabrikaları ve plastik fabrikaları gibi alanlarda- bu tür erdemler söz konusu bile değildi. Springsteen’in Vaat Edilmiş Topraklar (1978) adlı şarkısında söylediği gibi:

“Doğru yaşamak için elimden geleni yaptım

Her sabah kalkıp her gün işe gidiyorum

Ama senin gözlerin kör ve kanın buz gibi

Bazen çok güçsüz hissediyor ve yalnızca patlamak istiyorum.”

KOŞMAK İÇİN DOĞMUŞ

Öz yaşam öyküsünde aktardığı kadarıyla, genç Springsteen bunlardan hiçbirini istemiyordu ve bunun yerine yaratıcı ve özgür bir hayat yaşamak istedi: O, koşmak için doğmuştu. Ancak çevresinde yaşanan çalışma hayatı onu yabancılaştırırken, toplum onu kendisine çekiyordu; günümüzde, doğduğu yerden yalnızca 16 km mesafede yaşıyor.

Endüstriyel çalışma hayatından kaçmasını sağlayan müzik, hem erdemlerini hem de becerilerini geliştirmesini gerektiriyordu: binlerce saatini pratik yaparak geçirmeye odaklanmıştı; başarısızlık riskini göze alma cesareti ve birlikte çalışan bir arkadaş topluluğu olan E-Street Band grubundaki yetenekli ortaklarını ve arkadaşlarını bulmak için bilgelik gösterdi. Aristoteles’e göre, gerçek dostluk, yalnızca erdemli olanlara, yani karşılıklı saygısı, karşılıklı keyif ve faydaların ötesine, hatta ölümün ötesine geçenlere açıktı. Springsteen, E-Street Band’de uzun zamandır saksafoncu olan Clarence Clemons’un ölümünün ardından dile getirdiği övgü dolu cümlelerde şunları söylüyor: “Clarence öldüğü zaman E-Street Band’den ayrılmadı. Hepimiz öldüğünde ayrılacak.”

Bir insanın çalışmalarına bu şekilde bağlanmak -ve bu tür bir anlayışın gerektirdiği kalıcı ilişkiler- ancak adaletin erdemine bağlı olmayı gerektirir. Bu nedenle, Springsteen’in Clemons’u gruba almasının ırkla ya da birlikte çalarken açığa çıkan sihirle ilgisi yoktu. Öte yandan, 1970’lerin New Jersey’inde yeni başlayan arkadaşlık, ikisinde de varlığını sürdürdü. İcra ettiğiniz zanaatın kusursuzluğunu öncelikli görmek, tercihlerinizin ırk, cinsiyet, cinsellik ve diğer her şeyden bağımsız olduğu anlamına gelir. Aristoteles’in eşitlik hususundaki adanmışlığı da tamamen bu kusursuzlukla ilgilidir.

Springstein’in toplumsal ve özellikle ırklar arası adalet savunuculuğu -özellikle de ‘American Skin: 41 Shots’ (Amerikan Teni: 41 Kurşun) gibi şarkılarda- yerel toplulukların savunulmasına ilişkin adanmışlığıyla bağlantılıdır; özellikle de 2008 mali krizinden sorumlu bankacıların tasvir edildiği ‘Death to my Hometown’ (Memleketimin Ölümü) şarkısında kayda geçtiği üzere:

“Açgözlü hırsızlar buraya geldiler,

Ve buldukları her şeyin etini yediler

Şimdi cezasız kaldı işledikleri tüm suçlar,

Caddelerde özgür insanlar olarak dolaşıyorlar.”

BİR AMERİKAN HİKÂYESİ

MacIntyre’ın ifadesiyle, ‘After Virtue’ (Erdemden Sonra) şarkısında, yaşamlarımızın, miras aldığımız anlatılarla iç içe olduğunu anlamamız gerekir; ve bunların büyük kısmı, çoğumuz için, ve kesinlikle Springsteen ve Javed için, mücadele anlatılarıdır. MacIntyre: “Yalnızca, ilk soru olan ‘Kendimde hangi hikaye veya hikayelerden bir parça buluyorum?’ sorusuna yanıt verebilirsem, ‘Ne yapmalıyım?’ sorusuna da yanıt verebilirim,” diyor.

Springsteen, öz yaşamını anlattığı Broadway gösterisinde, çalışmalarını şu şekilde tanımlıyor:

“Amerika’nın tüm hikâyesini duymak ve öğrenmek istedim. Kendi hikayemi, senin hikayeni bilmek istedim; kendimi anlamak için elimden geldiğince çok şeyi anlamam gerektiğini hissettim. Ben kimdim, nereden gelmiştim ve bu ne anlama geliyordu, bu ailem için ne anlama geliyor ve nereye gidiyorum, bir halk olarak birlikte nereye gidiyoruz, bir Amerikalı olmak ve bu yerde ve bu zamanda bu hikayenin bir parçası olmak ne anlama geliyor, anlamak istiyorum.”

MacIntyre’a göre, bu tür anlatıların geliştirilmesi, Aristoteles’in –etik ve politikanın ayrılmaz parçaları olduğu- ‘kendini anlama’ fikrinin önemli bir parçasını oluşturur. Springsteen’in, aktardığı karakterlerin hayatlarının daha geniş bir hikayenin parçası olarak anlaşılması konusundaki ısrarı da aynı fikrin bir yansıması.

Temmuz ayında düzenlenen bir konferansta 90. doğum gününü kutlayan MacIntyre, Albert Murray’in “edebiyat ve blues arasındaki akrabalığı” ele aldığı ‘The Hero and the Blues’ adlı eserini tavsiye etti. “Her ikisi de … izleyicilerine bilgi, irfan ve ahlaki rehberlik sunan usta işi çalışmalardır,” dedi. Ve elbette tüm bu sayılanlar Bruce Springsteen’e çok yakışıyor.

*İngiltere’nin Newcastle kentindeki Northumbria Üniversitesi’nde Örgütlenme ve İş Yaşamı Etiği Profesörü.

** Yazının aslı The Conversation sitesinden alınmıştır.

Kaynak: DUVAR     (Çeviren: Tarkan Tufan)

İlginizi çekebilir