Borges’deki Schopenhauer anlayışı, onun neyin gerçek, neyin hayal olduğunu düşünmesine sebep olmuş, kurgu ve denemeleri arasındaki sınır çizgiyi de bilinçli olarak bulanıklaştırmıştır.

Başlangıçta sonsuz hükmü ile kaos varmış. Karanlık, aydınlığa bir veda değil geçici olarak ışığın yokluğuna veya kesintiye uğramasına referansmış. Yıllarca yazarlar ışık ve karanlık kavramlarının ayırımı ve zıtlıkları konusunda metinlerinde farklı oyunlar kurdular. Romantikler ve varoluşçular, varolmanın esas anlamını bütünlemesine ve bireyin iç özgürlüğünü kazanmasına yönelik olarak karanlığın önemini hep vurguladılar. Ruhumuzun tamamen iyileşmesi için karanlık tünellerden geçmesi, uçurumların dibine ulaşması ve oradaki debelenmelerin ardından yükselmesi gerektiğini iddia ettiler.  Gece ve karanlığı aynı anlamda kullandılar. Edebiyatın sonsuzluğa açılan labirentlerinde gece ve karanlığın farklı yorumları yazarların hazine sandıklarında sessizce dile geldiler. Bu kavramları özgün yorumlayanlardan biri de kuşkusuz Jorge Luis Borges’ti.

Borges’in zengin külliyatında tekrar tekrar kaybolup giderken, onun gecelerine tutuldum kaldım. Zaten önemli olan şeyin okumak değil yeniden okumak olduğunu da Borges söylemişti bize. Yedi Gece, Buenos Aires Teatro Coliseo’da 1977’de yaptığı konuşmalarından bir derleme. Onun İlahi Komedya’dan Binbir Gece Masalları’na, Kabala’dan körlüğe ulaşan söylemlerini özellikle geceleri okumaya doyamıyorum. Ruhumuzu sonuna kadar doyuran benzersiz metinlerini Ortadoğu, Asya ve batı felsefesinden alıntılar ve hikâyelerle zenginleştiren Borges’in eserlerini okumak, edebiyat, dil, şiir, mitler, kavramlar, tarih, felsefe, kurgu, din, eleştiri üzerine derin bir düşünce ve anlatı yolculuğuna çıkmak demek. Dante’nin çelişkili iki kavramı olan sevecenlik ve acımasızlıktan Borges’in satırları sayesinde haberdar oluyoruz. Onun anlatımı ile sonsuzluğa açılıyor, şahsımıza armağan bir gece daha sunulduğunu hissediyor ve gecelerin içinde kaybolup gidecekmişiz duygusunu içselleştirebiliyoruz. Bitmeyeceğini bildiğimiz halde Binbir Gece Masalları’nı azimle okumak ve sindirmek istiyoruz. Zira Borges, hem batıyı hem doğuyu belleğimize ince uçlu bir kalemle yazabiliyor.  Düşler ve karabasanlar, uyanık yaşam ile hayallerin paralel gerçekliği arasında bize rüyalara benzeyen iç yolculuklar yaptırıyor. Sabah olunca belki gündüz düşlerine karışıyoruz. Kâbus onun sözlüğünde gecenin kurgusu. Hangi düşe uyandığımızı da unutuyoruz. Yine onun deyimiyle zaten hedef unutmak değil mi ki?

Sonsuz Gül isimli kitabında, “Evrenin Oluşumu” şiirinde:

“Zamanın ilk gecesinden önceki sessizliği,

Sonsuzlaşacak olan o ilk geceden.

Karanlık Herakleitos’un koca ırmağı

Gizemli yatağında dur durak bilmeden” diyor.

borgez

Borges’teki gece kavramını irdelerken, yıllar içinde onu, kendi kendine okuyabilme yetisinden yavaş yavaş mahrum eden körlüğünden söz etmek önem taşıyor. Karanlığa Övgü’sünde gecenin ve karanlığın bambaşka boyutlarına, kendi körlüğüne, ölümüne yoğunlaşmasına ve “kendi merkezini” keşfetmesine tanık oluyoruz.

“Bildiğiniz gibi,” diyor, “kör değilmişim gibi davranmaktan hoşlanıyorum ve gözleri gören bir adam gibi koşuyorum kitapların peşinden”. (Borges’in Evinde. Alberto Manguel s:27)

Gözleri gayet iyi gören ama entelektüel dünyanın nimetlerinden habersiz gibi (belki de gerçekten habersizler) yaşayan kitlelerin varlığı düşünülünce, insan, Küçük Prens’teki “gerçeğin mayasının gözle görülmeyeceği” alıntısını anımsamadan edemiyor. Ne kadar çok okursak okuyalım, tüm okumaların ve okuduklarımızı algılamaların sonsuz bir uçurumun dibinde uzandığının ayrımına varıyoruz.

“Ve gözlerim yalnız karabasanlar için var.” dizesine rastlıyoruz, “Kör Adam” şiirinde. (Sonsuz Gül,  s. 49)

Borges’in sohbet tarzı konuşmaları da yazılı eserleri kadar ilgi görür Aslında konuşmalarının bu kadar unutulmaz ve canlı oluşunun en önemli özelliğinin, körlüğü sebebiyle metinleri ezberlemesi olduğu söylenir. Bir duyunun işlevini yitirmesinin diğer duyulara özgün görevler yüklediği bilinen bir durum. Söz ettiği konular arasındaki bağlantılar, onun zihninin akışı içinde adeta aklın kütüphanesinin dillenip dışa vurumudur. Borges, Binbir Gece Masalları’na tutkuludur. Kitabın içinde 602 numaralı gecenin diğer geceler arasında, bir şeyleri açığa çıkaran aydınlatıcı özelliği ile masalların kırılma gecesi olduğuna inanır. Borges, pek çok araştırmacının da tartıştığı bu gecenin diğerlerinden farklı olduğunu vurgular. Şehrazat’ın dillendirdiği hikayelerde okur, sadece kralda değil, muhtemelen kendisinde de sonsuz tekrarın etkilerini hisseder. Borges, Richard Francis Burton’ın çevirisi olan versiyonda, 602. gecede, Şehrazat’ın kendi hikâyesini anlatmasının “sonsuzluğa düşüş” olduğunu iddia eder.1

Murat Gülsoy da 602. Gece kitabında “Kendini Fark Eden Hikaye” bölüm başlığı altında aynı konudan uzun uzun keyifle bahsetmiştir.

Kendi hayatımızda yeni yaklaşımlara, yorumlara, algılamalara, renklere açılan ve kırılma noktası olabilen hangi gece ya da geceler öne çıkar? Düşlerin içinde yuvarlanıp yazmak, düşleri gerçeklerle, gerçekleri düşlerle biçimlendirmek, hangisinin gerçek, hangisinin düş olduğuna aldırmadan yazmak, sakin gecelerde, karanlığın büyüsüne kapılıp sessizlikte okumak, galiba bir yazarı en fazla tatmin eden şeyler. Borges’deki Schopenhauer anlayışı, onun neyin gerçek, neyin hayal olduğunu düşünmesine sebep olmuş, kurgu ve denemeleri arasındaki sınır çizgiyi de bilinçli olarak bulanıklaştırmıştır. Zamanı çizgisel değil, döngüsel düşünmemize yardım ederek,  gerçek ve düş arasındaki sınırı belirsizleştirmiştir. Sonsuz Gül’de “Ephialtes” isimli bir başka şiirinde:

“Düşler var düşün ardında. Her gece

Yitip gitmek isterim karanlık sularda” demiştir.

Onun ayrıca çok iyi bir şair olduğunu anımsamamız gerekiyor. Evreni, dünyanın ve yaşamın merkezini kitaplar ve cenneti de bir çeşit kütüphane olarak algılayan Jorge Luis Borges’in kendi kütüphanesi ile ilgili alçakgönüllü bir ayrıntı da mevcut. Apartmanını ziyaret edenler, kitapların göze batmayan birkaç köşede toplandığı bir mekânla karşılaşırlar. Mario Vargas Llosa, kendisine neden daha büyük, daha lüks bir yerde yaşamadığını sorunca, Borges, Llosa’ya “Belki Lima’da öyle yapıyorlardır ama  burada, Buenos Aires’te, gösterişten hoşlanmayız”, yanıtını verir.2

Kum gibi başı sonu olmayan bir kitaptan söz ederek, arasına sızdırdığı düşünsel alıntılarla başka metinleri araştırmamız ve başımızı kitaplık raflarına gömmemiz konusunda aklımızı çeldiyse, metinleri tekrar tekrar okumaya bizi yönlendirdiyse, bir yazardan başka ne istenebilir? Ustanın Dersi Borges ve Yapıtları Üzerine kitabında, Borges’in kelime oyunlarından hoşlanmadığını, edebiyatın ona göre sözcüklerle göz boyamaktan ibaret olmadığını düşündüğünü öğreniriz. Hatta eleştirmenlere, aşırı yorumlar yaptıklarında, eserlerini zenginleştirdikleri için muzipçe teşekkür ettiği de belirtilir.

Borges yetmiş yaşına geldiğinde ise artık mutluluğu ulaşılmaz bir şey olarak görmediğine karar verir. Edebiyat ona daima sonsuz keyif vermiş, kitapların sinesi sığınağı olmuştur. Her şeye rağmen, o güleryüzü ile “mutlu olmanın ahlaki görevimiz” olduğuna inanır.

Yazının devamını buradan okuyabilirsiniz.

Kaynak: OGGİTO

  • Hakkımızda
  • Künye

 

Başka Bir Denizli… Başka Bir Ülke… Başka Bir Dünya… MÜMKÜN…